Camın milyonlarca tonluk sanayi yüzünü de gördüm, bir ustanın avucunda birkaç gramının sanata dönüşmesini de. Nasuf Cömert bana şunu bir kez daha gösterdi: Cam ateşle şekillenir ama ruhunu insan nefesinden alır.
Dün gece Bodrum’da, dünyaca tanınan cam ustası Nasuf Cömert’le tesadüfen karşılaştım.
Ayaküstü başlayan sohbetimiz kısa sürede ateşe, cama, ustalığa ve geride ne bırakıldığına uzandı. Ayrılırken kendi yaptığı zarif bir çeşm-i bülbül hediye etti.
“Baktıkça beni hatırlarsınız,” dedi.
Işığa tuttuğunuzda bir cam parçası görüyorsunuz. Ama biraz daha dikkatli bakınca yarım asırlık emek, sabır ve nefes görünüyor.
Nasuf’u dinlerken aklıma tek bir soru takıldı:
Cam sanatı mı bu, zanaatı mı?
Galiba ikisi de.
Zanaat malzemeyi tanımak, ona hükmetmektir. Sanat ise o malzemeye ruh katabilmektir.
Nasuf ikisini aynı ateşte eritiyor.

Cama benim de özel bir ilgim var. Yalnız estetik nedenlerle değil.
Uzun süre Şişecam’da bağımsız yönetim kurulu üyeliği yaptım. Paşabahçe’den mimari ve otomotiv camına uzanan dünyayı yakından görme imkânım oldu.
Orada camın sadece bir malzeme değil; teknoloji, enerji, tasarım ve küresel rekabet olduğunu öğrendim.
Belki de Nasuf’la sohbetimin beni bu kadar etkilemesinin nedeni buydu.
Şişecam’da camın endüstriyel dev yüzünü gördüm. Nasuf’un elinde ise birkaç gram camın ateş, nefes ve el ile nasıl bir esere dönüştüğünü.
Bir tarafta dev fırınlar ve mühendislik.
Diğer tarafta bir usta, bir alev ve insan nefesi.
Aslında zıt değiller. Aynı malzeme hem sanayi gücü hem hayal gücü olabilir.
Dünyanın birçok yerinde cam atölyeleri gördüm. Murano’da camın nasıl sanat ve ekonomiye dönüştüğüne tanık oldum.
Ama Nasuf’un eserlerine bakınca şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bu incelikte ustalık her yerde bulunmaz.
Onun yolculuğu 1970’lerde İstanbul’da başlıyor. Alman ve İsviçreli ustaların yanında yetişiyor. Sonra Bodrum’a geliyor. 22 yıl Bodrum Kalesi Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde çalışıyor, eser üretiyor ve öğrenci yetiştiriyor.
Camın hem sıcak hem soğuk dünyasını biliyor.
Birinde saniyelerle yarışıyorsunuz, diğerinde sabırla.
Nasuf ikisini de aynı ustalıkla konuşuyor.

Sohbetimizde beni en çok etkileyen şey yaptığı eserler değil, öğrencilerinden bahsederken gözlerinin parlamasıydı.
Bugün kendi yolunu açmış öğrencilerini anlatırken bir ustadan çok bir baba gibiydi.
Gerçek ustalık burada başlıyor.
Bin eser yaparsınız, dağılır gider.
Ama birkaç usta yetiştirirseniz, bir gelenek başlatırsınız.
Nasuf’un en büyük eseri belki de insanlardır.
Nasuf’un bir hayali var:
Bodrum’da yaşayan bir cam müzesi kurmak.
Bence bu fikir çok değerli.
Bodrum artık bir dünya markası. Ama gerçek zenginlik sadece binalar ve fiyatlarla ölçülmez.
Hafızayla ölçülür.
Bu müze sadece sergi alanı değil; üretim, eğitim ve yaşam alanı olmalı.
Ateş yanmalı, ustalar çalışmalı, gençler öğrenmeli.
Birincisi: Bodrum’da Cam Sanatı ve Zanaatı Merkezi kurulmalı.
İkincisi: Ustaların bilgisi kayıt altına alınmalı ve gençlere aktarılmalı.
Üçüncüsü: Sanayi ile sanat birleştirilmeli; Şişecam gibi kurumlar bu yapının parçası olmalı.
Dün gece eve döndüğümde Nasuf’un verdiği çeşm-i bülbüle tekrar baktım.
Ateşten çıkmış ama narin. Kırılgan ama güçlü.
Biraz insana benziyor.
Türkiye’nin en büyük hatası, değerlerini kaybettikten sonra fark etmek.
Oysa asıl mesele yaşarken kıymet bilmek.
Nasuf Cömert örneğinde zanaat sanata, sanat mirasa dönüşüyor.
Çünkü ateş söndükten sonra müze kurmak kolaydır. Asıl mesele, ateş yanarken geleceği kurabilmektir.