Bir gemiye binerken motorunu kontrol etmiyorum. Trene binerken rayların altına bakmıyorum. Otobüse bindiğimde frenlerin ne zaman değiştirildiğini, şoförün kaç saattir direksiyon başında olduğunu bilmiyorum. Uçağa binerken bakım kayıtlarını, pilotların eğitim dosyalarını incelemiyorum.
İnceleyemem de.
Çünkü modern toplum dediğimiz şey biraz da güven üzerine kuruludur.
Ben vergimi ödüyorum, biletimi alıyorum, otoyol ve köprü parasını veriyorum. Devlet de benim tek başıma denetleyemeyeceğim riskleri benim adıma denetliyor.
En azından aramızdaki sözleşmenin böyle olması gerekiyor.
Ama son yıllarda yaşadığımız facialara baktıkça insanın aklına aynı soru geliyor:
Can pazarı bu kadar ucuz mu?
30 Ağustos’ta Girne’den Taşucu’na gitmek üzere yola çıkan Filo Jet feribotunun batması bu soruyu yeniden önümüze koydu.
Gemide yolcu ve mürettebat dahil 267 kişi bulunuyordu. Son açıklamalarda sekiz kişinin hayatını kaybettiği, çok sayıda kişinin kurtarıldığı ve arama çalışmalarının sürdüğü bildirildi. Gemi 500 metreden fazla derinlikte yatıyor; Türkiye’den TCG Işın da derin deniz çalışmalarına katıldı. Kazanın nedeni ise soruşturma tamamlanmadan kesin olarak bilinmiyor.
Dolayısıyla şimdiden hüküm vermek doğru olmaz.
Ama şu soruyu sormak son derece meşru:
Ben Girne Limanı’nda o feribota binerken ne yapabilirdim?
Geminin denize elverişlilik belgesini mi inceleyecektim? Can yeleklerini mi sayacaktım? Tahliye sistemini mi test edecektim? Mürettebatın eğitim dosyasını mı isteyecektim?
Bunların hiçbiri yolcunun işi değildir.
Bunları yolcu adına kamu otoritesi yapmak zorundadır.
Bu soruyu ilk kez sormuyoruz.
22 Temmuz 2004’te Pamukova’da İstanbul-Ankara hattındaki hızlandırılmış tren raydan çıktı. 41 insan öldü. Yıllar süren yargılama sonunda iki makiniste hapis cezaları verildi.
8 Temmuz 2018’de bu kez Çorlu’da bir yolcu treni raydan çıktı. Kazada 25 kişi hayatını kaybetti.
Aynı yılın 13 Aralık sabahında Ankara-Konya seferini yapan Yüksek Hızlı Tren, Marşandiz’de kılavuz trenle çarpıştı. Üçü makinist dokuz kişi öldü. TCDD’nin daha sonra hazırladığı raporda kazanın makasın yanlış düzenlenmesi sonucunda meydana geldiği belirtildi.
Şimdi düşünün:
Trene binen anne menfezin bakım tarihini mi soracak?
Ankara’ya giden yolcu makasların doğru düzenlenip düzenlenmediğini mi kontrol edecek?
Böyle bir beklenti zaten modern devlet fikrinin inkârıdır.
30 Kasım 2007’de Isparta yakınlarında düşen yolcu uçağında, aralarında Prof. Dr. Engin Arık ve bilim insanlarının da bulunduğu 57 kişi yaşamını yitirdi.
Davanın son bölümü ancak 2024 yılında, yani kazadan yaklaşık 17 yıl sonra tamamlandı. Yargıtay yeniden yargılanan iki sanığa verilen 5 yıl 10’ar aylık hapis cezalarını onadı. Daha önce şirketin çeşitli yöneticileri ve bakım sorumluları hakkında da mahkûmiyet kararları verilmişti.
Bir yolcu havayolunun bakım organizasyonunu nasıl denetleyebilir?
Denetleyemez.
Zaten bunun için sivil havacılık otoritesi vardır.
Karayollarındaki tablo ise belki daha da çarpıcı.
TÜİK’in düzeltilmiş 2025 verilerine göre Türkiye’de trafik kazalarında 6.035 kişi öldü, 403.937 kişi yaralandı.
Bu, günde ortalama 16,5 ölüm anlamına geliyor.
Elbette her trafik kazasını devlete yükleyemeyiz. İnsan hatası vardır, sürücü kusuru vardır.
Ama kamu otoritesinin işi de tam burada başlar.
Şoförün çalışma süresini denetlemek, hız kurallarını uygulatmak, aracın bakımını kontrol etmek, yolu güvenli tutmak ve kurala uymayan işletmeyi trafikten çekmek.
Denetim, form doldurmak değildir.
Her facianın ardından aynı cümleleri duyuyoruz:
“Derin üzüntü duyuyoruz.”
“Gerekli soruşturma başlatılmıştır.”
“Sorumlular hakkında gereken yapılacaktır.”
Bunlar söylensin.
Ama asıl sorular başka:
Araç en son ne zaman gerçekten denetlendi? Eksiklik varsa neden sefere izin verildi? Denetleyen kimdi? İşletmeye kim ruhsat verdi? Uyarılar yapıldıysa neden uygulanmadı? Üst yönetim ne biliyordu?
Ve en önemlisi:
Bu felaketten sonra sistemde ne değişti?
Çünkü hesap verebilirlik yalnızca makinisti, kaptanı, şoförü veya teknisyeni mahkemeye göndermek değildir.
Sorumluluk zinciri nereye kadar gidiyorsa hesap da oraya kadar gitmelidir.
Ben Kıbrıs feribotuna binerken korkmak istemiyorum. Ankara-İstanbul trenine binerken rayları düşünmek istemiyorum. Hakkâri uçağına binerken bakım kayıtlarını araştırmak istemiyorum. Gece otobüsünde şoförün gerçekten dinlenip dinlenmediğini tahmin etmek istemiyorum.
Bunların benim adıma kontrol edildiğini bilmek istiyorum.
Çünkü devlet yalnızca vergi toplayan, ruhsat veren ve yönetmelik yayımlayan bir mekanizma değildir.
Vatandaşın tek başına kontrol edemeyeceği riskleri onun adına kontrol eden kurumdur.
Standartları karşılamayan gemi limandan çıkmamalı. Bakımı yapılmamış otobüs yola çıkmamalı. Güvenliği tamamlanmamış demiryolunda tren çalışmamalı. Uçuşa elverişli olmayan uçak havalanmamalı.
Ve ihmali olan kim olursa olsun hesabını vermeli.
Felaketlerin tamamını önleyemeyiz.
Ama bile bile gelen felaketleri önlemek zorundayız.
Bir vatandaş biletini alıp gemiye, trene, otobüse ya da uçağa bindiğinde tek bir güvenceye sahip olmalı:
“Benim kontrol edemediğim her şeyi, benim adıma devlet kontrol etti.”
Bunu sağlayamıyorsak mesele yalnızca ulaşım güvenliği değildir.
Mesele, vatandaş ile devlet arasındaki güven sözleşmesidir.
4 Eylül 2026 - Can Pazarı Bu Kadar Ucuz mu?
3 Eylül 2026 - Beni Kodlayan Adam: Dedem Mehmet Arıcıoğlu
2 Eylül 2026 - Taşın Hafızasını Korumak, Geleceğe Taşımak
1 Eylül 2026 - Tonyukuk’tan Bugüne: Liderin Gerçek Gücü, Yanındaki Akıldır
31 Ağustos 2026 - 30 Ağustos: Zaferden Önce İttifak Çökmüştü