Beni Kodlayan Adam: Dedem Mehmet Arıcıoğlu

3 Eylül 2026

Bazı insanlar ölür ama gitmez.

Bir fotoğrafın içinde, eski bir evin duvarında, çocukluğun belli belirsiz bir kokusunda yaşamaya devam ederler. Bazen yürürken adımlarınızda onları fark edersiniz. Bazen önemli bir kararın eşiğinde, nereden geldiğini bilmediğiniz bir ses kulağınıza fısıldar. Yıllar sonra dönüp kendi hayatınıza baktığınızda ise şaşkınlıkla görürsünüz:

Meğer sizi siz yapan bazı kodlar, daha siz onların farkında bile değilken yazılmış.

Benim hayatımın ilk kodlayıcılarından biri annemin babası, dedem Mehmet Arıcıoğlu’ydu.

Benim gözümde o, efelerin efesiydi.

Hayat beni dünyanın farklı köşelerine götürdü. Devlet adamlarıyla, iş insanlarıyla, diplomatlarla, akademisyenlerle aynı masalara oturdum. Çok başarılı, çok güçlü, çok zengin insanlar tanıdım.

Ama insanın gerçek büyüklüğünün ne olduğunu bana ilk öğreten adamın ne büyük bir makamı vardı ne serveti ne de kartvizitinde gösterişli unvanları.

Ankara’da küçük bir dükkânı vardı.

Bir de çok büyük bir yüreği.

Cumhuriyet’i Önce Ondan Dinledim

Dedem 1898 doğumluydu.

Bir imparatorluğun son dönemini görmüş, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış, cephede topçu olarak görev yapmıştı. Yıllarca top seslerinin arasında kalması işitmesini azaltmıştı.

Ama hafızası güçlüydü.

Mustafa Kemal’in 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişini anlatırken yüzünün nasıl değiştiğini hâlâ hatırlıyorum. Efe kıyafetlerini giymişler, seğmenlerle birlikte zeybek oynayarak Mustafa Kemal’i karşılamışlardı.

Biz Cumhuriyet’i önce tarih kitaplarından öğrenmedik.

Ben Cumhuriyet’i dedemin gözlerindeki parıltıdan öğrendim.

Bir devletin nasıl kurulduğunu, yokluk içindeki insanların nasıl umut üretebildiğini, memleket denilen şeyin yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değil; fedakârlık, aidiyet ve sorumluluk olduğunu onun hikâyelerinden sezdim.

Belki daha sonra diplomasiye, siyasete, tarihe ve dünyadaki güç dengelerine duyduğum merakın ilk tohumu da o yürüyüşlerde atıldı.

Çünkü tarih benim için hiçbir zaman yalnızca tarihlerden ibaret olmadı.

Tarih, dedemin yüzüydü.

Atpazarı’ndaki Küçük Cumhuriyet

Atpazarı-Samanpazarı civarında, meydana hâkim bir dükkânı vardı.

Berberdi.

Ama o yılların berberi bugünün berberi değildi.

Saç sakal keser, sünnet yapar, hacamat ve sülük uygular, diş çeker, yaralara ve çeşitli rahatsızlıklara şifalı bitkilerle çare arardı. Dükkâna gelemeyecek kadar yaşlı ya da hasta olanların evlerine giderdi.

İnsanların yalnız saçını değil, bazen derdini de alırdı.

Dükkânı küçük bir mahalle meclisiydi. İnsanlar gelir, oturur, çay içer, konuşur; memleket meseleleri tartışılır, dertler paylaşılırdı.

Bugün düşünüyorum da toplum dediğimiz şey eskiden biraz da böyle kuruluyordu.

Devlet yukarıdaydı; dayanışma aşağıda, insanların arasındaydı.

Dedemin bana bıraktığı ilk büyük derslerden biri de buydu:

İnsanın değeri sahip olduklarıyla değil, kaç insanın hayatına dokunduğuyla ölçülür.

Yemen’e Giden Arif

Ama onun içinde hiç kapanmayan bir yara vardı.

Kardeşi Arif.

Yemen’e savaşmaya gitmiş ve bir daha dönmemişti.

Öldü mü?

Esir mi düştü?

Uzak bir yerde yaşamaya devam mı etti?

Kimse bilmiyordu.

Dedem de ömrünün sonuna kadar öğrenemedi.

Arif’in adı geçtiğinde o güçlü adamın gözlerinin dolduğunu, bazen ağladığını görürdüm.

Çocukken bunu tam anlayamazdım.

Şimdi anlıyorum.

İnsan bazen ölümü kabullenebilir ama belirsizliği kabullenmek çok daha zordur.

Çünkü ölüm bir noktadır. Belirsizlik ise ömür boyu devam eden bir cümle.

Dedem kardeşini bir isimle yaşattı. Büyük ağabeyime Arif adı verildi.

Böylece bir isim Yemen’den Ankara’ya, dedemden torununa uzanan görünmez bir köprüye dönüştü.

Belki aile dediğimiz şey biraz da budur:

Bizden önce yaşanmış sevinçleri, acıları ve yarım kalmış hikâyeleri, çoğu zaman farkında bile olmadan geleceğe taşımak.

Hep Yürüyen Adam

Dedemin en belirgin özelliklerinden biri yürümekti.

Neredeyse hiç arabaya, hatta otobüse binmezdi. Seyranbağları’ndan Hisar’a, Atpazarı’na, Samanpazarı’na kilometrelerce yürürdü. Daha eski yıllarda uzak mesafelere atla gittiği anlatılırdı.

Bizi de yanına alırdı.

Müzelere giderdik.

Okullara, Atatürk Orman Çiftliği’ne giderdik.

Eğlence parklarına, pikniklere giderdik.

Ama bugün fark ediyorum ki asıl mesele vardığımız yer değildi.

Yoldu.

Yürürken anlatırdı.

Eski Ankara’yı, savaşları, yokluğu, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, insanları…

Belki hayatım boyunca dünyayı dolaşma, yeni yerler görme, farklı insanları tanıma arzumun köklerinden biri de oradadır.

Dedem bana farkında olmadan şunu öğretmişti:

Dünyayı anlamak istiyorsan yürümelisin.

İnsanların arasına karışmalısın.

Sokağı görmelisin.

Dinlemelisin.

Merak etmelisin.

Ve hiçbir zaman bulunduğun yeri dünyanın merkezi sanmamalısın.

“Okuyun, Büyük Adam Olun”

Bize sürekli aynı şeyi söylerdi:

“Okuyun, büyük adam olun.”

Çocukken “büyük adam” sözünü yanlış anlamışım.

Büyük bir makam…

Çok para…

Güç…

Şöhret…

Belki bunlardan biri sanıyordum.

Hayat sonra bunların hepsinin ne kadar geçici olduğunu gösterdi.

Makam biter.

Kartvizit değişir.

Para gelir gider.

İnsanların alkışı bugün vardır, yarın kesilir.

Ama karakter kalır.

Şimdi dedemin ne demek istediğini daha iyi anlıyorum.

Oku ki kimse seni kolayca kandıramasın.

Oku ki dünyayı anlayabilesin.

Oku ki kendi aklınla düşünebilesin.

Oku ki senden daha güçsüz olana faydan dokunsun.

Ve öğrendikçe kibirlenmek yerine ne kadar az bildiğini fark et.

Büyük adam olmak başkalarının önünde büyümek değilmiş.

İnsan önce kendi nefsinin karşısında küçülebilmeliymiş.

Mendilindeki Erikler

Ama dedemi düşündüğümde bütün bu büyük tarih hikâyelerinden önce küçücük bir görüntü gelir gözümün önüne.

İki mendili vardı.

Birini kendisi kullanırdı.

Diğerini bize ayırırdı.

İçine kokulu erikler, iğde, kestane koyar, eve geldiğinde mendili açıp bize dağıtırdı.

Bugün dünyanın en güzel sofralarına otursam da o mendilden çıkan eriğin tadını hiçbir yerde bulamıyorum.

Çünkü çocukluğun bazı tatları damağımızda değil, kalbimizde saklanıyor.

Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti.

O eriklerin kokusu hâlâ burnumda.

Belki sevginin en saf biçimi de budur.

Çok paranız olmayabilir.

Çocuğunuza bırakacak büyük bir servetiniz olmayabilir.

Ama cebinizde onun için sakladığınız iki erik varsa, elli yıl sonra bile hatırlanabilirsiniz.

Hisar’daki Ev, Kaybolan Bağlar

Dedemin babası Hacı Mustafa Arıcıoğlu’ydu.

Arıcılıkla uğraştığı, Ankara’nın önemli bal üreticilerinden olduğu anlatılırdı. Arıcıoğlu soyadının da buradan geldiği söylenirdi.

Tuzluçayır-Mamak taraflarında geniş üzüm bağları, kirazlıkları ve arazileri varmış.

O yıllarda toprak bugünkü anlamıyla bir yatırım aracı değildi. Bir dönüm arazinin bazen bir inek ya da koyun karşılığında verildiği, sevilen insanlara toprak hediye edildiği bile anlatılırdı.

Bugünün Ankara’sında o arazilerin değerini hesaplamaya kalksak muhtemelen şaşırırız.

Ama artık bunun pek önemi yok.

Dedemden geriye Hisar’da, Ankara Kalesi’nin içinde iki katlı eski bir Ankara evi kaldı. Yıllardır gerektiği gibi ilgilenilemedi. Muhtemelen şimdi yorgun, metruk, yeniden hayat bulmayı bekliyor.

Bir gün o evi ayağa kaldırmak istiyorum.

Ama artık biliyorum ki dedemin gerçek mirası tapu kayıtlarında bulunmuyor.

Mirası biziz.

Doktor Olup Seni Kurtaracaktım

Dedem 1974’te öldüğünde on iki yaşındaydım.

Ölümü kabul edemedim.

Çocuk aklımla kendime bir söz verdim:

“Doktor olacağım. İnsanları kurtaracağım. Dedem gibi kimse ölmesin.”

Yıllar sonra üniversite sınavına girdiğimde ilk tercihim Hacettepe Tıp’tı.

Mülkiye’yi kazandığımı öğrendiğimde sevinmek yerine bir an üzülmüştüm.

Sanki dedeme verdiğim sözü tutamamıştım.

Hayat beni doktor yapmadı.

Başka yollara götürdü.

Diplomasiye, enerjiye, uluslararası ilişkilere, iş dünyasına, yazıya…

Ama çok sonra fark ettim ki çocukken verdiğim söz aslında meslekle ilgili değilmiş.

İnsanlara faydalı olmakla ilgiliymiş.

İnsan her zaman bir hayat kurtaramaz.

Ama bir insanın önünü açabilir.

Bir gence cesaret verebilir.

Bir haksızlığın önüne geçebilir.

Bildiğini paylaşabilir.

Bir kapıyı aralayabilir.

İki insanı birbirine bağlayabilir.

Bazen küçücük sandığımız bir dokunuş, başka bir insanın hayatının yönünü değiştirebilir.

Belki dedeme verdiğim sözü başka bir meslekle, başka bir biçimde tutmaya çalıştım bütün hayatım boyunca.

O Sabah

Dedemin öldüğü sabah, selasının okunması için kilometrelerce ötedeki imama haber götürme görevi bana verilmişti.

Şafak henüz tam sökmemişti.

Ağlayarak yürüdüm.

O yolu hâlâ hatırlıyorum.

Hayatımın en uzun yürüyüşü değildi belki.

Ama en ağırlarından biriydi.

Şimdi düşünüyorum da dedem hayatı boyunca yürümüş, bizi de yürütmüştü.

Son yolculuğunda da beni yürütmüş.

Belki çocukluktan yetişkinliğe attığım ilk gerçek adım o sabahtı.

Bizi Kim Kodluyor?

Yaş ilerledikçe insan tuhaf bir şeyi fark ediyor.

Kendimizi tamamen kendi eserimiz sanıyoruz.

Değiliz.

İçimizde annemiz var.

Babamız var.

Dedemiz, ninemiz var.

Bir öğretmenin cümlesi, bir dostun davranışı, çocukken gördüğümüz bir iyilik, bazen uğradığımız bir haksızlık var.

Bizi hayat boyunca taşıyan kodların önemli bir bölümü, daha dünyanın ne olduğunu bile bilmediğimiz yıllarda yazılıyor.

Bu yüzden çocukların yanında nasıl konuştuğumuz, onlara nasıl davrandığımız ve hangi değerleri gerçekten yaşadığımız çok önemli.

Çünkü çocuklar söylediklerimizi değil, çoğu zaman yaşadıklarımızı kopyalıyor.

Dedem bana dürüstlük üzerine konferans vermedi.

Dürüst yaşadı.

İnsan sevgisini anlatmadı.

İnsanlara hizmet etti.

Tarihin önemini öğretmedi.

Tarihi yaşadı ve anlattı.

Sağlıklı yaşam dersi vermedi.

Kilometrelerce yürüdü.

Eğitimin değerini uzun uzun açıklamadı.

Sadece:

“Okuyun, büyük adam olun.”

dedi.

Ve yetti.

Elimi Hiç Bırakmamışsın

Hayatım boyunca çok insan tanıdım.

Güçlüler.

Zenginler.

Dünyaca ünlüler.

Ama yaş aldıkça insanın zihnindeki başarı sıralaması değişiyor.

Şimdi kendime başka sorular soruyorum:

Kaç kişinin hayatını kolaylaştırdın?

Kaç gencin önünü açtın?

Gücün varken adil olabildin mi?

Kimse görmediğinde de doğru olanı yaptın mı?

Çocuklarına ve torunlarına banka hesabından başka ne bıraktın?

Çünkü sonunda hepimizin bilançosu biraz da buna çıkıyor.

Evler kalıyor.

Topraklar el değiştiriyor.

Unvanlar unutuluyor.

Fotoğraflar sararıyor.

Ama bir çocuğun zihnine bıraktığınız tek bir cümle, siz öldükten yarım asır sonra bile yaşamaya devam edebiliyor.

Dedem beni çocukken elinden tutup Ankara sokaklarında yürüttü.

Ben o zaman onun bana yalnızca yolu gösterdiğini sanıyordum.

Meğer hayatta nasıl yürümem gerektiğini de gösteriyormuş.

Şimdi anlıyorum dede.

“Büyük adam olun” derken büyük makamlardan söz etmiyordun.

İyi insan olun diyordun.

Dürüst olun.

Okuyun.

Merak edin.

Yürüyün.

İnsanlara dokunun.

Nereden geldiğinizi unutmayın.

Ve giderken ardınızda maldan mülkten daha değerli bir şey bırakın:

İyi bir iz.

Sen 1974’te gittin.

Ben büyüdüm.

Dünyayı dolaştım.

Çok uzun yollar yürüdüm.

Ama bunca yıl sonra geriye baktığımda görüyorum ki o yolların bazılarında hâlâ yanımdasın.

Çocukken elimi tutmuştun.

Meğer hiç bırakmamışsın.

Hep aklımdasın, dedeciğim.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.