Taşın Hafızasını Korumak, Geleceğe Taşımak

2 Eylül 2026

Bir an durup etrafımıza bakalım.

Gökyüzünü delen ama ruhumuza dokunmayan gökdelenlere, birbirinin aynı toplu konutlara, betonla boğulmuş villalara, kimliksiz kamu binalarına…

Sonra birkaç yüzyıl geriye gidelim.

Doğayla kavga etmeyen; iklime, toprağa ve insana uyum sağlayan yapılara bakalım. Taşın, ahşabın, ışığın, gölgenin ve insan emeğinin birlikte konuştuğu evlere, köprülere, camilere, kiliselere, hanlara…

İnsan ister istemez soruyor:

Teknoloji ilerledikçe mimaride neden bu kadar geriledik?

Taş Sadece Taş Değildir

Taş sıradan bir yapı malzemesi değildir.

Bir coğrafyanın hafızasıdır.

Mısır piramitlerinden Roma tapınaklarına, gotik katedrallerden Hindistan’ın mabetlerine kadar insanlığın en kalıcı eserlerinin önemli bölümü taşla yapılmıştır.

İtalya, Fransa, İspanya, Yunanistan ve Portekiz’in birçok bölgesinde taş mimarisi hâlâ yaşayan bir kültürdür. Provence köylerinde, Toskana çiftliklerinde, Puglia’nın taş evlerinde veya Yunan adalarında gelenek ile modern hayat yan yana yürüyebiliyor.

Türkiye’nin mirası ise çok daha katmanlı.

Anadolu’da taşın tek bir dili yok.

Hitit var, Roma var, Bizans var, Ermeni ve Süryani taş işçiliği var, Selçuklu var, Osmanlı var, Rum sivil mimarisi var.

Bunları birbirinden koparmak yerine aynı büyük Anadolu hafızasının parçaları olarak görmek gerekiyor.

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Selçuklu taş işçiliğinin nereye ulaşabildiğini gösteriyor.

Ahlat başka bir okul.

Mardin ise adeta taştan yapılmış yaşayan bir şehir.

Diyarbakır’ın bazaltı, Şanlıurfa’nın kesme taşı, Midyat’ın konakları, Kapadokya’nın kayaya oyulmuş yapıları, Safranbolu’nun taş-ahşap evleri…

Ege’de ise Ayvalık, Alaçatı, Çeşme, Urla ve Karaburun’un taş evleri başka bir mimari hafıza taşıyor.

Asıl Hazine Evlerdir

Bence taş mimarisinin en kıymetli tarafı yalnız saraylar, camiler ve anıtlar değildir.

İnsanların yaşadığı evlerdir.

Çünkü bir medeniyetin kalitesi bazen hükümdarın sarayından çok, sıradan insanın evinde görülür.

Ege’de yüz yıl önce yapılmış bir köy evine giriyorsunuz.

Duvarı 60–70 santimetre.

Yazın serin.

Kışın korunaklı.

Penceresi güneşe göre açılmış.

Avlusu rüzgâra göre konumlanmış.

Taşı birkaç kilometre öteden gelmiş.

Bugün “sürdürülebilir mimari”, “pasif soğutma”, “yerel malzeme”, “düşük karbon” diye yeniden keşfettiğimiz birçok şeyi o ustalar zaten biliyordu.

Taşın Bir Ruhu Var

Son on yılda Çeşme, Urla ve Karaburun’da taş evler yapmak ve eski yapıları yeniden hayata döndürmekle uğraşırken bunu yakından gördüm.

Taşla çalışmak beton dökmeye benzemez.

Her taş aynı değildir.

Damarı vardır.

Yönü vardır.

Ağırlığı vardır.

Bazen taş size nereye gitmesi gerektiğini söyler.

İyi usta bunu görür.

Bu yüzden gerçek taş ustalarına ben “taş mimarı” diyorum.

Yıllardır tanıdığım Veli Oktay bunlardan biri.

Taşı sadece kesip yerine koymaz. Duvarın ritmini, köşeyi, kemeri, boşluğu düşünür. Günün sonunda birkaç adım geri çekilip yaptığı işe bakar.

Bir ressamın tuvaline baktığı gibi.

Kaybetmek üzere olduğumuz bilgi tam da budur.

‘Taş mimarı’ Veli Oktay

Türkiye Taş Ustası Yetiştirmeli

Artık nostalji yetmez.

Türkiye’de bir Ulusal Taş Mimarisi ve Ustalığı Programı kurulmalı.

Tek bir okul da yetmez.

Ege’de Urla-Çeşme-Karaburun hattında Ege ve Rum taş evi geleneği;

İç Anadolu’da Konya-Kayseri-Sivas hattında Selçuklu taş işçiliği;

Doğu Anadolu’da Ahlat-Erzurum-Kars hattında volkanik taş ve geleneksel yığma yapı teknikleri;

Güneydoğu’da Mardin-Midyat-Diyarbakır-Urfa hattında kalker ve bazalt ustalığı;

Karadeniz’de taş-ahşap karma yapı teknikleri;

İstanbul ve büyük kentlerde ise restorasyon, çağdaş taş mimarisi ve taş mühendisliği öğretilmeli.

Bunlar sıradan meslek okulları olmamalı.

Usta, mimar, mühendis, restoratör ve tasarımcı aynı çatı altında buluşmalı.

Öğrenci yalnız bilgisayarda çizim yapmamalı.

Taşı eline almalı.

Keski tutmalı.

Duvar örmeli.

Kemer yapmalı.

Geleneksel harcı öğrenmeli.

Aynı zamanda deprem mühendisliğini, enerji verimliliğini ve modern yapı standartlarını da bilmeli.

Amaç geçmişi taklit etmek değil.

Selçuklu’nun geometrisini, Osmanlı’nın oran duygusunu, Rum ve Anadolu sivil mimarisinin sadeliğini, modern Türkiye’nin mühendislik kapasitesiyle birleştirmek olmalı.

Taşımız Var, Ustamız Kalacak mı?

Türkiye’nin taşı bol.

Mermeri var, bazaltı var, traverteni var, andeziti var, kalkeri var.

İnsanımız da var.

Eksik olan, bu malzemeyi kültüre dönüştürecek yetişmiş insan zinciri.

Usta giderse yalnız bir meslek kaybolmaz.

Bir el hafızası kaybolur.

Bir oran duygusu kaybolur.

Bir şehrin karakteri kaybolur.

Bu nedenle Veli Oktay gibi ustalara yalnızca “usta” değil, yaşayan kültür mirası olarak bakmalıyız.

Yanlarına gençler vermeliyiz.

Bilgilerini kaydetmeliyiz.

En iyilerini eğitmen yapmalıyız.

Ve birkaç yıl içinde yüzlerce yeni taş ustası yetiştirmeliyiz.

Çünkü mesele yalnız geçmişi korumak değil.

Türkiye’nin gelecekte nasıl bir mimari kimliğe sahip olacağı meselesidir.

Bugün diktiğimiz birçok bina otuz-kırk yıl sonra yıkılacak.

Ama beş yüz, sekiz yüz, hatta iki bin yıl önce yapılmış taş yapılar hâlâ ayakta.

O halde soru basit:

Gelecek kuşaklara daha fazla beton mu bırakacağız, yoksa yüz yıl sonra da dokunup hayranlık duyacakları yapılar mı?

Taş ustalığını korumak geçmişe dönmek değildir.

Geleceği daha güzel kurmaktır.

Çünkü taşın ömrü uzun.

Ustanın ömrü sınırlı.

Ve usta giderse, bazen onunla birlikte bir medeniyet bilgisi de gider.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.