Yıllar boyunca, iyi ya da kötü anlamda “fenomen” olarak gördüğüm siyasetçilerin, iş dünyası liderlerinin, sanatçıların ve sıra dışı karakterlerin portrelerini yazdım. Erdemlerini de kibirlerini de yakalamaya çalıştım.
Son zamanlarda birkaç dostum soruyu bana çevirdi:
“Sen de başlı başına bir fenomensin. Neden biraz da kendini yazmıyorsun?”
Başkaları hakkında yazmak çok daha kolay. Kendiniz hakkında fazla sıcak yazarsanız narsisizme dönüşüyor; özeleştiriyi fazla kaçırırsanız bu kez yapay bir tevazu gibi duruyor.
Ben de işin bir kısmını başkalarına havale ettim. Eski dostlarıma ve çalışma arkadaşlarıma sordum, okuyucu yorumlarına baktım, hatta yapay zekâya yıllar boyunca yazdıklarımı ve kamuya açık geçmişimi tarattım.
Ortaya kusursuz olmaktan uzak, zaman zaman çelişkili ama belki de gerçeğe makul ölçüde yakın bir portre çıktı.
Geriye dönüp baktığımda bazen ben de kendime soruyorum: Bir ömre nasıl bu kadar çok şey sığdı?
Bir dönem Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na danışmanlık, ardından diplomasi, İş Bankası Teftiş Kurulu, OECD’de yatırım çalışmalarının liderliği, Uluslararası Enerji Ajansı’nda Asya-Pasifik çalışmaları ve British Gas’ta 28 ülkeyi kapsayan sorumluluklar…
Ardından Invensys, Genel Energy plc, Şişecam, Yaşar Holding, YEO ve Saudi Crown Holding gibi şirketlerde bağımsız yönetim kurulu görevleri; daha sonra danışmanlık çalışmaları, Global Resources Partners ve London Energy Club.
Böyle alt alta yazınca kuşku uyandıracak ölçüde CV’ye benziyor.
Oysa bana hiçbir zaman öyle gelmedi.
Her geçiş başka bir hayat, başka bir okul, dünyanın gerçekte nasıl işlediğine açılan başka bir pencereydi.
Belki de bunun erken bir işareti vardı.
Mülkiye’de mezuniyet yıllığımızı hazırlarken arkadaşım İbrahim Tutar hepimizin karikatürünü çizmişti. Benim karikatürümde koltuklarımın altında aynı anda dört karpuz taşıyordum — Türkçede aynı anda gereğinden fazla işe girişmek anlamına gelen o meşhur deyim.
Anlaşılan yetişkinlik hayatımın önemli bir bölümünü o karikatürün hakkını vermeye çalışarak geçirmişim.

Bugüne kadar 168 ülkeye seyahat ettim.
Pekin’den Washington’a, Moskova’dan Riyad’a; Afrika’dan Latin Amerika’ya, Orta Asya’dan Pasifik’e…
Bazen iş için, bazen konuşma yapmak için, bazen de meraktan başka hiçbir sebep olmadan.
Bu izlenimlerin bir kısmı Yaşam Bir Seyahattir kitabıma girdi. Yol boyunca yüzlerce makale, binlerce köşe yazısı ve Türkçe ile İngilizce kitaplar da bunlara eklendi.
Fakat bütün bunlardan hafızamda en canlı kalanlar kurumlar ya da unvanlar değil.
İnsanlar.
Eski bir devlet başkanı, hafızamda Ege’de küçücük bir lokantanın sahibiyle yan yana durabiliyor. Bir milyarder, bir balıkçıyla aynı yerde.
Zaman bana oldukça basit bir şey öğretti:
Kartvizitler solar. Unvanların süresi dolar. İnsanlar kalır.
Belki de yıllar içinde biriktirdiğim en büyük servet, dünyanın dört bir yanına dağılmış dostluklarım.
Mesleki ya da ideolojik kutulara hiçbir zaman rahatça sığamadım.
Diplat deyin, iş insanı ortaya çıkıyor. İş insanı deyin, yazar araya giriyor. Akademisyen tanımı bana biraz fazla durağan geliyor; bürokrat ise biraz fazla itaatkâr.
Batı’nın bilgeliğin tekelini elinde tuttuğuna inanmadan Batılı kurumların içinde yıllarca çalıştım. Çin’i hayran olmanın moda haline gelmesinden çok önce tanıdım ama Pekin romantizmine hiç kapılmadım. Rusya’yı anlamaya çalıştım ama Kremlin’in gözlüğünü ödünç almadım.
Türkiye’nin milli çıkarlarını özgüvenle savunması gerektiğine her zaman inandım; fakat bu, gerekli gördüğümde Ankara’yı eleştirmeme hiçbir zaman engel olmadı.
Bağımsızlık bazı insanları çeker, bazılarını ise rahatsız eder.
Bir şey daha var.
Kendi değerimin — ve daha önemlisi kendi değerlerimin — farkındayım.
Bazıları bunu özgüven olarak yorumluyor, bazıları ego.
Muhtemelen ikisinden de biraz var.
Aksini iddia edecek kadar mütevazı değilim.

Hayat beni cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, milyarderler ve dev şirketlerin patronlarıyla aynı masalara oturttu.
İlginçtir, güce yakın olmak ona duyduğum hayranlığı artırmadı.
Azalttı.
Uzaktan bakıldığında güçlü insanların etrafında bir hale oluşuyor. Yaklaştığınızda ise güvensizlikleri, korkuları, egoları ve özenle inşa edilmiş ihtişamlarıyla karşılaşıyorsunuz.
Bazen yıllardır hayranlık duyduğunuz biriyle yarım saat geçirip oradan şu düşünceyle ayrılıyorsunuz:
“Gerçekten hepsi bu muymuş?”
Bugünlerde unvanlardan çok insanların gerçek ağırlığıyla ilgileniyorum:
Ne kadar öz var? Ne kadar etki? Ne kadar derinlik?
Ve hepsinden önemlisi, ne kadar sahicilik?
Fazla mı?
Muhtemelen.
Fazla fikir. Fazla proje. Fazla seyahat. Fazla insan. Fazla merak.
Bir gün küresel enerji güvenliğini tartışıyor olabilirim, ertesi gün jeopolitik üzerine yazıyor; ardından bir yatırım toplantısından çıkıp öğleden sonrayı Urla’da eski bir Rum evinin taş duvarını en iyi nasıl kurtarabileceğimizi tartışarak geçirebilirim.
Bana son derece normal geliyor.
Anlaşılan herkese öyle gelmiyor.
Ama yaş almak insana seçici olmayı öğretiyor.
Bir kapıyı açabiliyor olmanız, mutlaka o kapıdan geçmeniz gerektiği anlamına gelmiyor.
Dolayısıyla bundan sonraki bölüm, “daha fazla”dan ziyade “daha iyi” üzerine olmalı.
Daha az insan, daha derin dostluklar.
Daha az proje, daha büyük etki.
Daha az gürültü, daha fazla anlam.
Dört ayrı kurumdan resmen emekli oldum.
Kâğıt üzerinde bu beni son derece tecrübeli bir emekli yapıyor.
Gerçekte ise “emeklilik” kelimesi bile beni rahatsız ediyor.
Hiçbir işte yaklaşık beş yıldan fazla kalmadım. Bir bölüm kapandığında ufukta mutlaka başka bir meydan okuma belirdi.
Çalışmak benim için hiçbir zaman yalnızca para kazanmanın bir yolu olmadı.
Hayata bağlı kalma yollarımdan biri oldu.
Emeklilik, eğer benim için bir anlam taşıyacaksa, dünyadan geri çekilmek değil; zamanınızı neyin hak ettiğini seçme özgürlüğüne kavuşmak demektir.
Başka yerlere seyahat etmediğim zamanlarda yılı Londra, Nice, İstanbul, Çeşme, Karaburun ve Urla arasında bölüştürüyorum.
Her birinin ayrı bir işlevi var.
Londra dünyaya açılan pencerem olmaya devam ediyor. Nice, Akdeniz’in daha yumuşak ritmini sunuyor. İstanbul, insanların, fikirlerin ve enerjinin karşı koyamadığım girdabı. Çeşme, Karaburun ve Urla ise Ege’de giderek daha derin kök saldığım yerler.
Oralarda eski Rum evlerini restore ediyor, taşı ve ahşabı koruyor, zeytin ağaçlarıyla ilgileniyor ve zeytinyağı üretiyoruz.
Benim Ege’m siyasi sınırlarda da sona ermiyor.
Lipsi, Sakız, Midilli, Patmos, Leros…
Karşı kıyıya geçmek bana pek başka bir medeniyete girmek gibi gelmiyor.
Aynı deniz, aynı rüzgâr, benzer sofralar ve yüzyıllar boyunca birbirine dolanmış hikâyeler.
168 ülkeden sonra insanın ihtiyaç duyduğu şeyler şaşırtıcı ölçüde sadeleşebiliyor.
Bir zeytin ağacı.
Eski bir taş ev.
İyi bir sofra.
Bir avuç gerçek dost.

Yaş ilerledikçe daha fazla değer kazanan başka bir talihim daha var.
Eşim Aynur ile büyük ölçüde aynı frekansta yaşıyoruz.
Birlikte seyahat edebiliyor, aynı sofrada uzun saatler geçirebiliyor; bir zeytin ağacından, eski bir evden, denizden, sanattan, yemekten, insanlardan ya da yeni bir yolculuk ihtimalinden aynı ölçüde heyecan duyabiliyoruz.
168 ülkeyi gezebilirsiniz.
Dünyanın en güçlü insanlarından bazılarıyla aynı masalara oturabilirsiniz.
Farklı şehirlerde evleriniz, dünyanın her yerinde tanıdıklarınız olabilir.
Sonunda önemli sorunun nerede yaşadığınız olmadığını keşfediyorsunuz.
Hayatı kiminle — ve nasıl — paylaştığınız.
Bugün hayattan ne istediğimi biliyorum.
Oldukça net biçimde.
Yeni bir unvan, makam ya da alkış beklemiyorum. Birilerinin önümde kapı açmasını da beklemiyorum.
Ama meraktan, yazmaktan, öğrenmekten, üretmekten, dostluktan ya da yeni bir şeyin heyecanından emekli olmaya hiç niyetim yok.
Belki önümüzdeki yıllar daha seçici olacak.
Daha sessiz.
Daha derin.
Ama asla durağan değil.
Son anım geldiğinde masamda hâlâ tamamlanmamış bir yazı, kafamda yeni bir fikir ve ufukta başka bir yolculuk olmasını isterim.
Belki de adına “Mehmet Öğütçü fenomeni” denilen şeyin tamamı bundan ibaret:
Bir gün hayat beni emekli edecek.
Benim hayattan emekli olmaya hiç niyetim yok.