Hayat zaten yeterince zor. Bir de biz onu suratımızı asarak ağırlaştırmayalım.
Türkiye’nin pek çok stratejisi var. Enerji stratejisi, sanayi stratejisi, ihracat stratejisi, dijital dönüşüm stratejisi, savunma stratejisi…
Bence acilen bir tane daha gerekiyor: Uzun vadeli, sürdürülebilir bir “neşelendirme ve güldürme” stratejisi.
Çünkü toplum olarak yüzümüz biraz fazla asık.
Siyasetçiler gülmüyor. İş insanları kan ağlıyor. Gençler tebessümü unutmuş. Kadınlar erkeklerden, erkekler kadınlardan şikâyetçi. Emekliler geçinemiyor, çalışanlar emekli olamıyor. Emekli olanların bir kısmı da evde sıkılıp yeniden çalışıyor.
Herkesin haklı bir derdi var.
Ama bu kadar haklı insanın arasında insan biraz da haksız yere gülebilmeli.
Bir sofraya oturuyoruz, daha mezeler gelmeden memleketi kurtarmaya başlıyoruz. Ekonomide herkes merkez bankası başkanı, dış politikada büyükelçi, futbolda teknik direktör. Hele masada birkaç iş insanı varsa işiniz zor: faiz, kur, Çin, Trump, vergiler, finansmana erişim…
Garson geliyor:
“Tatlı ister misiniz?”
“Bu ortamda tatlı mı yenir kardeşim?”
Yenir. Hatta tam da bu ortamda yenir.
Çünkü dünya bizim suratımızın asık olup olmadığına pek aldırmadan dönüyor.
Ben de yıllarca ciddi işlerle uğraştım. Diplomasi, enerji, jeopolitik, yatırımlar, hükümetler, uluslararası kuruluşlar, büyük şirketler… Kalın raporlar okudum, daha kalınlarını yazdım. Saatler süren toplantılarda dünyanın nereye gittiğini tartıştık.
Şimdi geriye bakıyorum: Dünya bizim toplantılardan habersiz gayet güzel dönmüş.
Demek ki biraz abartmışız.
Kurumsal hayatta zaten ciddiyet başlı başına bir performans sanatı. Bazı toplantılara giriyorsunuz, yüzlere bakınca ameliyathaneye geldiğinizi sanabilirsiniz. Genel müdür konuşuyor, yardımcılar not alıyor, danışmanlar başlarını sallıyor. Ekranda başlık:
“2035 Stratejik Vizyonumuz.”
İnsan içinden, “Önce şu toplantıyı saat beşte bitirebilirsek 2035’e sonra bakarız” demek istiyor.
Ama diyemiyorsunuz.
Çünkü iş dünyasında mizahın da hiyerarşisi var: Patron şaka yaparsa herkes güler. Siz yaparsanız herkes önce patrona bakar.

Belki de ekonomik göstergelerimizin yanına yeni bir tane eklemeliyiz: Gayrisafi Millî Tebessüm.
Enflasyon aylık açıklanıyor. Büyüme ölçülüyor. İşsizlik hesaplanıyor. Peki toplumun neşesi neden ölçülmüyor?
Sokakta insanlara bakıyorum; herkes görünmeyen bir yönetim kurulu toplantısına yetişiyor gibi.
Siyasetçiler biraz gülümsese devletin ciddiyeti bozulacak sanıyor. İş insanına “Nasılsın?” diyorsunuz, cevap bilanço sunumu gibi geliyor:
“Satış iyi ama marj düştü, finansman pahalı, Avrupa yavaş, Çin geliyor…”
Yahu sadece nasılsın diye sordum.
Gençlerin işi daha da zor. Eğitim, iş, kira, gelecek kaygısı… Üstelik telefona bakıyorlar; dünyada kendileri dışında herkes zengin, güzel, başarılı ve Maldivler’de.
İnsanın morali bozulur tabii.
Kadınlar erkeklerden şikâyet ediyor. Erkekler de kadınlardan şikâyet ediyor ama çoğu bunu açıkça söyleyecek kadar cesur değil.
Kadın-erkek ilişkileri muhtemelen insanlık tarihinin en uzun diplomatik müzakeresi. Binlerce yıldır görüşmeler sürüyor, henüz ortak bildiri yayımlanamadı.
Kendimizi fazla ciddiye almamakta fayda var.
Bugün genel müdürsünüz, yarın “eski genel müdür”.
Bugün bakansınız, yarın “eski bakan”.
Bugün telefonunuz hiç susmuyor, yarın siz arıyorsunuz kimse açmıyor.
Hayatın mizah anlayışı bizimkinden daha güçlü.
Bir gün dünyanın enerji geleceğini tartışıyorsunuz, ertesi sabah evde tesisatçı arıyorsunuz.
Bir masada küresel jeopolitik dengeleri anlatıyorsunuz, birkaç saat sonra teknede rüzgâr ters dönüyor ve bütün stratejik doktrininiz iki kelimeye iniyor:
“Halatı bırakma!”
Milyarlarca dolarlık yatırımları konuştuğunuz toplantıdan çıkıp restoranda hesabı kimin ödeyeceğini on dakika müzakere ediyorsunuz.
Bazen uluslararası müzakereler daha kolay.
Yaş aldıkça hayatın bilançosu sadeleşiyor.
Her tartışmayı kazanmak gerekmiyor. Her eleştiriye cevap vermek gerekmiyor. Her toplantıya katılmak hiç gerekmiyor. Sizi sevmeyen insanlara kendinizi sevdirmeye çalışmak ise hayatın en kötü yatırımlarından biri.
Benim bilanço giderek basitleşiyor:
Daha az tartışma, daha az kendini ispatlama, daha fazla dost, daha fazla deniz, daha uzun sofralar, daha çok kahkaha ve mümkünse daha az toplantı.
Çünkü sonunda mesele şu:
İnsanların hayatına girdiğimizde onlara ne hissettirdik?
Bir gün arkamdan “Çok önemli bir adamdı” demelerindense, “Onunla ne çok gülerdik” demelerini tercih ederim.
O nedenle yeni stratejik hedefimi de açıklayayım:
Kişi başına düşen kahkahayı artırmak.
Mümkünse çift haneli.
Enflasyon hariç, hiç olmazsa bunda dünya liderliğine oynayalım.
Hayat zaten yeterince ciddi.
Biz bari biraz daha az ciddi olalım.
25 Ağustos 2026 - İnsanları Okumak: Söylediklerinden Çok Söylemediklerine Bakın
24 Ağustos 2026 - Hindistan’ın “Tavuk Boynu”: Asya’nın Yeni Jeopolitik Fay Hattı
23 Ağustos 2026 - İnsanlar Ürünü Değil, Güveni ve Hikâyeyi Satın Alıyor
21 Ağustos 2026 - Dört Ülkeden Dört Emekli Fotoğrafı: Yaşlanınca Bizi Nasıl Bir Hayat Bekliyor?