Hem teknolojiyle uğraşan rasyonel insanlar hem dindar sofular dünyanın sonunun yakın olduğu inancında. “Kıyametleri” farklı ama yaşadığımız döneme bakışları aynı. Üstelik, kıyameti yakınlaştırma konusunda iş birliği yapıyorlar. Onların karşısında “daha iyi bir dünya mümkün,” diyenler de var.
“Ben çokça tanrının (emrettiği) işlerini yapıyorum. Bu bizi kıyamete götürse de sorun değil. Dünyada öyle şeyler var ki, Deccal (kıyamet habercisi) aramızda dolaşıyor olsa pek şaşırmazdım.”
Bu sözler JD Vance’a ait. Trump’ın dini bütün Başkan Yardımcısı… Yarın-öbür gün belki de ABD başkanı olacak kişi…
“Gerekli önlemleri almadan, kendi kendini geliştiren yapay zeka peşinde koşarak, hayatımızla kumar oynuyorlar.” – “10 yıl içinde insanlığın sona erme ihtimali %10’dan büyük.”
Bunlar da dünyanın önde gelen yapay zeka (YZ) şirketlerinden iki rasyonel bilim insanının sözleri. Hani biri geçen hafta çalıştığı şirketten istifa etti de açıklamaları ortalığı birbirine kattı. Öbürü de ona destek attı… İşte onlar…
Politikacı-bilim insanı, spiritüel-rasyonel, bugünlerde herkes, insanlığın sonundan, “kıyamet”ten söz ediyor. Herkesin bu söze yüklediği anlam farklı köklerden besleniyor ama sonuçta aynı gövdede, aynı soruda birleşiyor: İnsanlık adım adım kendi sonunu mu hazırlıyor?

Bundan bir yıl kadar önce, The Guardian’da bir makale yayınlandı. Naomi Klein ve Astra Taylor adlı iki solcu aktivistin kaleme aldığı makale, aşırı sağın yönlendirici ideolojisini “kıyametçi faşizm” olarak tanımlıyor ve bu ideolojinin, dünyayı felakete sürükleyen krizleri (iklim, nükleer, pandemi, yapay zekâ) hem hızlandırdığını hem de bu krizlerden fayda sağladığını vurguluyordu.
Bir yanda milyarderlerin bir yanda da Trump’ın seçmen tabanının, geleceği bir “çöküş” olarak gördüklerini belirten makalede, Hristiyan kıyametçi söylemler ile (İnananların göğe yükselişi, deccal, Armageddon), seküler “ütopyaların” (insan ömrünün uzatılması, insan zekasına eşdeğer yapay zeka, Mars kolonileri) aynı “Ahir Zaman” (End Times – Kıyamet öncesi) anlatısında birleştiğine dikkat çekiyordu. Bu birleşmede egemen unsurun, sadece seçkinlerin hayatta kalmasını hedefleyen (özel sığınaklar, dışa kapalı şehirler, dünya dışı koloniler), dışlanan grupları ise gözden çıkaran “üstünlükçü” bir ideoloji olduğu vurgulanıyordu.
Trump yönetiminin, bu kıyametçi vizyonu devlet politikası hâline getirdiğini belirten yazarlar, bu bakış açısının sınırları duvarlarla çevreleyerek, göçmenleri kitlesel olarak sınır dışı ederek, kaynakları ordunun/savaşın emrine vererek, düzenleyici kurumları/kuralları kaldırarak, mevcut düzende gerçekleştirdikleri yıkımların kutlamasını yaparak hoşnutsuz kitleleri mobilize ettiğini belirtiyordu.
Yazarlar, kıyametçilerin düşüncesini şekillendiren önemli bir boyutu da Umberto Eco üzerinden aktarıyorlardı. Yazar ve filozof Umberto Eco, Mussolini döneminde geçen çocukluk yıllarını değerlendirdiği ünlü bir denemesinde, faşizmin tipik olarak bir “Armageddon Kompleksi”ne sahip olduğunu belirtiyordu; yani “son büyük savaşta” düşmanları yenmeye yönelik bir saplantı…

Yaşadığımız dönemin Hristiyan kıyametçileri, bu savaşın yakın olduğuna inanmakla kalmıyor, buna doğru gidişi hızlandırmaya da çalışıyor. JD Vance’ın “yaptığım işler bizi kıyamete götürse de sorun değil,” demesi bu yüzden…
Bu değerlendirmeler az tanıdığımız bir dünyaya ait uzak fanteziler gibi gelebilir. Ancak Batı’da bu, son derece ciddiye alınan, kitlesel karşılığı olan bir konu… Bu analizi yapan yazarlar da sıradan aktivistler değil. Naomi Klein, küreselleşme karşıtı hareketin manifestosu sayılan, “No Logo” adlı kitabıyla tanınan Kanadalı bir gazeteci-yazar ve akademisyen… ABD’nin müdahaleci neo-liberal politikalarına ve bundan yararlanan çok uluslu şirketlere yönelttiği eleştirilerle biliniyor. Astra Taylor ise “Occupy Wall Street” hareketinin önde gelen isimlerinden… Amerikan Demokratik Sosyalistleri’nin ve Uluslararası İlericiler Konseyi’nin üyesi. “Debt Collective” adlı borçlular sendikasını kurmuş; öğrenci borçlarının iptali ve borç adaleti için mücadele ediyor. “Demokrasi Nedir” belgeseliyle ses getirmiş bir isim.
Bu “iki etkili solcu düşünür” yukarıda sözünü ettiğim makaleyi yakın zamanda kitaba dönüştürmüş: “End Times Fascism and the Fight for the Living World,” (Kıyametçi Faşizm ve Yaşayan Dünya İçin Mücadele – Birebir çeviride “Ahir Zaman Faşizmi” tabiri dini öğretiler açısından daha doğru. Kıyamet öncesi dönem kastediliyor. Ben dini nüanslara girmemek için “Kıyametçi” tabirini tercih ettim.)

Bu kıyametçilik meselesinin yapay zekayla ve günümüz kapitalizmiyle ilişkisini aşağıda kuracağız. Ama tabloyu tamamlamak için burada bir yan yola sapalım.
Gündelik siyasetin içine sızıp yerleşmiş “kıyametçi ideoloji” sadece ABD’nin aşırı sağcı Hristiyanları’nda yok; İsrail’in aşırı sağcı Musevileri’nde de var. Mesih’ler farklı, kıyamet günü tanrının gazabından kurtulacak olanlar farklı ama, “son büyük savaşa” Armageddon’a olan inanç aynı. Bu inanç, iki ülkenin güvenlikçi ve hegemonik ittifakına ruhani bir geri plan sağlıyor. (Bunun bir de “Hristiyan Siyonistler” kısmı var ki, ona hiç girmeyelim…)
Kıyametçi İsrailli politikacıların en bilinen isimleri, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ve Maliye Bakanı Bezalel Smotrich. Ben-Gvir Filistinlilerin tamamen sürülmesini ve Mescid-i Aksa’nın yerine “Üçüncü Tapınak”ın inşa edilmesini savunan Otsha Yehudit (Yahudi Gücü) partisinin lideri… Kendisini açıkça “homofobik faşist” olarak tanımlayan Smoritch ise Tkuma (Dini Siyonizm) partisinin lideri. Bu parti, Batı Şeria’nın tamamen ilhak edilmesinin dini zorunluluk olduğunu (vaadedilmiş topraklar) savunuyor.
Bütün bu kıyametçiler (ABD’dekilerin bir kısmı da dahil), Ortadoğu’daki savaşın bir Armageddon olduğuna (ya da ona dönüştürülmesi gerektiğine) inanıyorlar. Netanyahu’nun iktidarda kalmaya devam edebilmek için bu aşırı sağcıların desteğine ihtiyacı var. Bu desteği alabilmek için de savaşı sürdürmeye…

Kıyametçiliğin ABD’deki etkisini gözümüzde canlandırabilmek için, bu kez, daha merkezden bir görüşe başvuralım. The Economist’in 3 Haziran 2026 tarihli “Schumpeter” köşesinde yayımlanan “Amerikan kapitalizmi kıyametçi bir yönelime girdi” başlıklı makale, Amerikan kapitalizminin artık kâr veya ürün odaklı olmaktan çıkıp, insanlığı bekleyen varoluşsal felaketler ve kıyamet senaryoları üzerinden şekillendiğini savunuyor. Makaleye göre Elon Musk, Sam Altman ve Dario Amodei gibi teknoloji liderleri, fon toplamak ve piyasa değerlerini artırmak için, şirketlerini, ticari birer girişimden ziyade “medeniyeti kurtaracak tek reçete” olarak pazarlıyor. Economist bu isimlerin, piyasadan, kıyamet senaryolarının şiddetiyle orantılı olarak sermaye topladığını ileri sürüyor.
Elon Musk’ın yaklaşımı baştan beri çok net. Musk, Space X’in temel ve nihai misyonunu, insanlığı çok gezegenli bir tür haline getirmek ve insanların diğer gezegenlerde (özellikle Mars’ta) yaşamasını sağlamak amacıyla uzay teknolojisinde devrim yaratmak olarak tanımlıyor. (Tabii, Musk’ın “insanlık” dediği bir avuç zengin seçkin… 8 milyar insanı uzaya taşıyacak hali yok.)
Peki, Dario Amodei’nin Anthropic’i, Sam Altman’ın OpenAI’ı nasıl bu kategoriye giriyor? Onların kıyametçi yönünü açığa çıkaran unsur ne? Her iki isim de yapay zeka yarışını bütün hızıyla sürdürürken, bir yandan da yapay zekanın tehlikelerine dikkat çekiyor, ya yavaşlamak ya da yapay zekanın yaratacağı olumsuzluklara karşı önlem almak gerektiğini sık sık dile getiriyor. Yani kendi yarattıkları ve ürettikleri teknolojinin büyük bir felakete yol açabileceği konusunda dünyayı uyarıyor. (Bu perhizde lahana turşusunun bir zararı yok.)
Burada bir parantez açalım: Economist, kıyametçi kapitalistlere örnek olarak Peter Thiel’den (herhalde daha siyasi bir söylem benimsediği için) söz etmemiş. Devletlere denetim, gözetleme, güvenlik ve askeri YZ teknolojileri satan Palantir’in kurucusu Peter Thiel, kıyametçiliği politik bir perspektife oturtuyor: “Deccal doğaüstü bir canavar değil… dünyayı sahte bir güvenlik vaadi altında birleştiren bir sistem. Varoluşsal risklerden kaçınmak için özgürlüğü feda eden dünya siyasi düzeni…”
Thiel’e göre çevreciler veya yapay zeka karşıtları “Deccal’in lejyonerleri.” Amaçları nükleer savaş, yapay zekâ veya iklim felaketini durdurma vaadiyle tek dünya hükümeti kurmak ve özgürlükleri kısıtlamak… Bu adam bugünkü ABD başkanının en yakınındaki isimlerden biri. Bu fikirlerini yaymak için sadece elitlerin davet edildiği bir kulüp kurmuş, basına ve meraklı gözlere kapalı toplantılar yapıyor.
Economist’in bu şirketlerin, piyasadan, kıyamet senaryolarının şiddetiyle orantılı olarak sermaye topladığı savına gelecek olursak…
Yapay zeka şirketi xAI ile birleşen Elon Musk’ın Space X’i, geçtiğimiz Haziran ayında, 86 milyar dolarlık tarihin en büyük halka arzını gerçekleştirdi. Anthropic ve OpenAI da önümüzdeki günlerde hisselerini halka arz edecekler. Bahse girerim, onlar da topladıkları sermayeyle tarihi zirvelere ulaşacaklar.
Economist, “Durum bu kadar vahimse, neden Amerikan hisse senetleri bu kadar pahalı?” diyerek, insanların “yaklaşan kıyamete” inanıyorsa neden hala hisse senedi aldıklarını, neden bu kıyametçi şirketlere yatırım yaptıklarını sorguluyor. “Açgözlülüğün korkuya galip gelmesi” mi? Emeğin yakında değersiz hale geleceğine inanarak, sermaye biriktirme içgüdüsü mü? Teknoloji hisseleri dışında başka alternatif olmaması mı?
Ekonomist, yatırımcıların bu eğilimlerini sürü psikolojisiyle açıklıyor: “İster (kıyamete) inansın ister inanmasın, her yatırımcı bir mürittir.” (Bir tarikatın, inanç sisteminin takipçisi.)

YZ’nın yaratabileceği tehlikeler konusunda ciddi endişelere sahip biri olarak, bir laboratuvar deneyinde çete kuran, kendilerine konan sınırları aşan ve bunu denetçilerden gizleyen YZ ajanlarını okuduktan sonra, geçen hafta ortalığı birbirine katan YZ zeka uzmanları Jacob Coxon ile Evan Hubinger’e büyük şükran duyduğumu söylemeliyim.
Bir kez daha, baş döndürücü hızla sürdürülen YZ yarışında, iplerin insanın elinde olmasını sağlayacak önlemlerin alınmasında yetersiz kalındığını en çarpıcı biçimde ortaya sermiş oldular. Bu tutumları, insanlığın ölmediğini görmek açısından bana umut verdi. Ancak onların ve daha sonra onlar gibi geleceklerini, kariyerlerini yakma pahasına bizden saklanan bazı gerçekleri açıklayacak olanların, bu kahramanlıklarının bu ortamda işe yaramayacağını düşünüyorum. Neden böyle düşünüyorum, açıklayayım:
Yeni yapay zeka modellerini, bunlara muazzam miktarda veri işlettirerek eğitme konusunda uzmanlaşan Coxon, daha önce OpenAI’da çalışırken, “model güvenliği konusunda gösterdiği gayretlerle” tanınan Anthropic’e geçmeye karar vermiş. Ancak kısa sürede şu sonuca varmış: “Hükümet müdahalesi ya da sektörün faaliyetlerini koordineli bir şekilde yavaşlatması olmadan, hiçbir şirket, ‘genel yapay zeka’ olarak da adlandırılan ve çeşitli görevlerde insanlardan daha üstün performans gösterebilen bir yapay zeka sistemini sorumlu bir şekilde geliştiremez.”
Bana göre Coxton’un bu sözlerindeki birinci kilit ifade, “sorumlu bir şekilde geliştirmek.” Demek ki, bu sağlanabilse, yapay zekanın tehlike olmaktan çıkması mümkün. Dikkat ederseniz burada seçilen sözcük “güvenli” değil, “sorumlu.” Yani sadece yapay zekanın ipleri eline almasının önüne geçmekten değil, insana zarar vermeyen, ona yardımcı olan bir YZ yaratmaktan söz ediyor olmalı Coxton…
Buradaki ikinci kilit ifade, “sektörün faaliyetlerini koordineli bir şekilde yavaşlatması.” Bunun anlamı rekabet tarafından yok edilme korkusu olmadan yavaşlayabilmek. Kapitalizmin ruhuna aykırı bir talep. Bunun sağlanabildiğini varsayalım. Bu, söz konusu şirketleri bir kartele dönüştürmeyecek mi? Kaldı ki, burada rekabetin ulusal değil küresel olduğunu ve koordinasyonun en azından Çin’deki şirketlerle de sağlanması gerektiğini hatırlatalım. Mümkün mü?
Buradan üçüncü kilit ifadeye geliyoruz: “Hükümet müdahalesi.” Kastedilen herhalde ABD hükümeti. İyi de ABD hükümeti kendisi zaten azmettirici. “Sorumsuz” YZ yarışının bir numaralı kışkırtıcısı. YZ yarışında liderliği Çin’e kaptırmamak istiyor. Ordusunu YZ’nın sağlayabileceği en ileri olanaklarla donatmaya çalışıyor.
Şu örnek durumu daha iyi kavramamızı sağlayabilir: ABD’nin kâr amacı gütmeyen, bağımsız, ilerici haber sitelerinden The Intercept geçen hafta, en az “YZ sonumuzu getirecek” haberleri kadar önemli bir özel habere imza attı. The Intercept’in elde ettiği belgelere göre, Savunma Bakanlığı, OpenAI’dan ABD ordusuna, YZ teknolojisinin, “askeri komutları mümkün olduğunca nadir reddetmek üzere tasarlanmış” özel bir sürümünü sağlamasını istemişti. Yani “herhangi bir etik kaygı, şirket anayasası şu-bu, bizim verdiğimiz emirleri YZ’nın yerine getirmesini engellemesin” denmişti. Buna neden gerek duyulmuştu?

Bu köşenin düzenli okurları hatırlayacaktır, 2025 yılında, Pentagon OpenAI, Google, xAI ve Anthropic ile lojistik, istihbarat, karar alma süreçleri ve genel “savaş faaliyetleri” gibi alanlarda silahlı kuvvetlere destek olmak üzere, en son teknolojiye sahip yapay zeka sistemlerinin askeri amaçlı prototiplerini geliştirmek üzere anlaşmaya varmıştı. Bu yılın başlarında Pentagon, bu anlaşmaların kapsamını genişletmek ve bunları ABD’nin gizli bilgisayar ağlarında devreye sokmak istemişti. Anthropic, kendi sistemlerinin savaş silahına veya ABD vatandaşlarını gözetleme aracına dönüştürülmesine izin vermeyeceğini söylemiş ve bu tutum şirketle Pentagon arasında büyük çatışmaya yol açmıştı. ABD hükümeti Anthropic’i düşman ülke şirketi statüsüne sokmuştu.
The Intercept’in eline geçen belge işte bu olayda sözü edilen kapsam genişletme sözleşmesinin OpenAI tarafından kabul edilen versiyonu… Hem Savunma Bakanlığı hem OpenAI, Intercept’in elindeki belgenin bir taslak olduğunu, geçerli sözleşmede böyle bir madde bulunmadığını savunmuşlar. OpenAI böyle bir talebin yapılmış olduğunu ancak kendilerinin bunu kabul etmediğini ileri sürmüş.
Sanırım, böyle bir talebin varlığı bile yeterince vahim ve ABD hükümetine neden “azmettirici” dediğimizi tek başına açıklamaya muktedir.
Diyelim ki ABD hükümeti çok sorumlu davranarak, YZ yarışını yavaşlatmak, çalışmaları daha güvenli hale getirmek üzere düzenlemeler yaptı. Çin ne olacak? Zaten Trump hükümetinin başlıca gerekçesi de bu değil mi? Yani bu yaşananların temelinde politik tercihler var.
Peki ne yapmak lazım?
Birincisi, dünyanın sonunu getirecek olanın teknoloji değil siyaset olduğunu, siyaseti destekleyen ekonomik düzen olduğunu kavramamız lazım. 19. Yüzyılın başında, makineler işlerini ellerinden aldığında veya onları öldüresiye bir tempoyla çalışmaya zorladığında işçiler, çareyi makineleri kırmakta bulmuşlardı. Makineye değil, kapitaliste kızmaları gerektiğini kavramaları için 50 yıl geçmesi gerekti. Bizim bu kadar zamanımız olmayabilir. Bu kadar zamana ihtiyacımız da yok.
İkincisi, dinin karşısına bilimi, dinci siyasetin karşına sekülarizmi veya laikliği koymanın tek başına yeterli olmadığını; “eğitim şart” mottosunun sorunun özünü görmekten uzak olduğunu anlamalıyız. ABD’deki “şer ittifakı” bize, sapına kadar eğitimli ve bilim odaklı bir kesimin, siyaseti dini referanslar üzerinden şekillendiren bir kesimle pek âlâ ittifak yapabildiğini; ne ittifakı, adeta iç içe geçtiğini göstermiyor mu? (Bu, son zamanlarda, bize yabancı bir konu olmaktan çıktı.)
Üçüncüsü, bir bütün olarak dünyayı ve (şanslıyız ki) eş zamanlı olmayan bir biçimde tek tek ülkeleri pençesine almaya çalışan bu aşırı sağ ittifakı ve onun kitlesel desteğini sağlayan ideolojiyi, sahip olduğu güç açısından doğru değerlendirmek gerek. Bu gücün karşısına bölünerek değil ancak birleşerek çıkılabileceğini zihinlere kazımak lâzım.
Oy verdiğimizde sadece bizi yönetecek olanları seçmiyoruz
Naomi Klein ve Astra Taylor, bu yazının girişinde size aktardığım makalelerinin sonuç bölümünde, “kıyametçi faşizm” ideolojisini, “dünyayı yakmaya razı,” insanlık ve gezegen için “toplu ölümle barışmış”, insanlığa yönelik bir “ihanet” yaklaşımı olarak tanımlıyorlar. Bu anlatının karşısına kıyametin değil daha iyi zamanların hikayesiyle çıkmak gerektiğini belirtiyorlar. Nitekim, birçok yapay zeka karşıtı gösteride kullanılan bir slogan var; bence o da bunu anlatıyor: “Daha iyi bir dünya mümkün.”
“Görevimiz, bu akıl dışı hainleri durduracak kadar güçl, hem manevi hem de siyasi nitelikte, geniş ve derin bir hareket oluşturmaktır. Bu hareket, aramızdaki sayısız farklılık ve bölünmeye rağmen birbirimize ve bu mucizevi, eşsiz gezegene olan sarsılmaz bağlılığımıza dayanmalıdır.” Klein ve Taylor’un bu sözlerini isteyen “gezegen” yerine “ülke” koyarak okuyabilir. Ben okurken ayrıca, mücadele alanını siyasetle sınırlamadıklarını, toplumsal varoluşun tüm alanlarını kastettiklerini düşünüyorum.
Yine de, bir kez daha, belirleyici olanın teknoloji değil, siyaset olduğunu söyleme ihtiyacı hissediyorum. Çoğu insanın siyasetteki tek aksiyonu oy vermek olabilir. O da son derece önemli. Çünkü artık bir seçimde oy vermek, sadece bir politik tercih yapmak, bizi kimin yöneteceğini seçmek değil. Dünyanın kıyamete mi, selamete mi gideceği konusundaki karara ortak olmak; bu iki ayrı yöne giden yollardan birine bir taş döşemek demek.