İki yıl önce yayımlanan kitabımın adını “Yaşam Bir Seyahattir” koymuştum. Bugün geriye baktığımda bunun bir kitap başlığından çok, yıllar içinde farkında olmadan benimsediğim bir hayat felsefesine dönüştüğünü görüyorum.
Yaklaşık 170 ülke, yüzlerce şehir gördüm. Diplomat olarak yaşadıklarım, OECD toplantıları için uçtuklarım, enerji müzakereleri için sabahladıklarım, yatırım görüşmeleri için gidip geldiklerim… Çin’den Amerika’ya, Afrika’dan Latin Amerika’ya, Orta Asya’dan Pasifik adalarına kadar dünyanın pek çok köşesine yolum düştü.
Ama yıllar geçtikçe şunu öğrendim: Seyahat etmek ile bir yeri gerçekten görmek aynı şey değil.
Bir şehri tanımak için binalarını görmek yetmiyor. Mutfağına oturacaksınız, tarihini dinleyeceksiniz, insanlarıyla konuşacaksınız. Bazen bir mezarlıkta dolaşacak, bazen bir balıkçıyla sohbet edecek, bazen yüz yıllık bir evin kapısını çalacaksınız. O şehrin kokusunu, sesini, hafızasını hissedeceksiniz.
İşte Saffet Emre Tonguç tam da bunu yapan insanlardan biri.

Saffet’i bilen biliyor.
Onu yalnızca “seyahat yazarı” ya da “rehber” diye tanımlamak eksik kalır. Tarihçi tarafı var, gastronom tarafı var, hikâye anlatıcısı tarafı var. Yazarlığı da var. Ama bence hepsinden önemlisi, insana ve hayata karşı hiç tükenmeyen bir merakı var.
İstanbul’a ise âşık.
“İstanbul’da yaşanmaz, İstanbul yaşanır” derken bunu bir slogan olarak söylemiyor. Gerçekten yaşıyor bu şehri.
Onunla Boğaz’da tekneye çıktığınızda İstanbul bir anda değişiyor.
Normalde önünden yüzlerce kez geçtiğiniz bir yalı artık yalnızca güzel bir bina değil. Kim yaptırmış? Kim yaşamış? Hangi paşa, hangi banker, hangi aile? Mimarı kim? Hangi odada kim ağırlanmış? Bahçenin arkasında ne var?
Saffet anlatmaya başlayınca Boğaz’ın iki yakası bir açık hava tarih kitabına dönüşüyor.
Bir yalının değeri 150 milyon avro, müştemilatı bile 35 milyon avro… Rakamlar insanın başını döndürüyor. Ama Saffet’in asıl ilgilendiği fiyat etiketi değil. Hangisi haremlik, hangisi selamlık? Müştemilat nerede? Kimler orada kalmış? Mimari zaman içinde nasıl değişmiş? Hangi aileden kime geçmiş?
Çünkü bir yalının gerçek değeri yalnız metrekaresinde ya da bugünkü piyasa fiyatında değil; duvarlarının arasında biriken hayatta.
Sonra çok hoş bir şey oluyor.
Saffet bir yalıyı anlatırken bir anda pencereden, terastan ya da bahçeden biri beliriyor.
Bir dost.
Saffet’i görüyor ve el sallıyor.
Saffet de gülümseyerek karşılık veriyor. Sonra dönüp bize o insanın hikâyesini anlatıyor.
O küçücük el sallama anı aslında Saffet’i anlamak için çok şey söylüyor. Çünkü yıllar boyunca insanlarla yalnızca müşteri-rehber ilişkisi kurmamış. Dostluk köprüleri kurmuş.
Teknede birlikte olduğumuz insanlardan yıllar içinde gezdirdiklerine kadar; iş insanları, sanatçılar, kadın liderler, diplomatlar, yabancı konuklar…
Hatta Yunanistan’a gittiğimde bile hiç beklemediğim insanlardan “Saffet’e selam söyle” cümlesini duyuyorum. Harry Tzimitras, Erdal Aksoy ve daha niceleri…
Bir insanın gerçek sermayesi biraz da bu değil mi?
Telefon rehberindeki isimlerin sayısı değil; sizi uzaktan gördüğünde yüzü aydınlanan insanların sayısı.
Saffet’in bir başka özelliği de herkese açık olanı göstermekle yetinmemesi.
Kapalı kapıların ardındaki İstanbul’u merak ediyor.
Bir yalının iç dekorasyonundan eski bir sarayın bilinmeyen odalarına, kiliseden sinagoga, camiden hana, çarşıdan lokantaya kadar şehrin katmanlarını birbirine bağlıyor.
Tarihi kuru bilgi olarak anlatmıyor. İnsanlarla anlatıyor.
Kim kimi sevmiş, kim kimi kızdırmış, hangi aile servetini nasıl kazanmış, kim kaybetmiş, hangi sofralar kurulmuş, hangi yemek nereden gelmiş…
Araya, isim vermeden ve kimseyi incitmeden, ustaca kurgulanmış birkaç sosyete dedikodusu da serpiştiriyor. Onlar da anlatının tuzu biberi.
Google size bir yalının yapılış tarihini söyleyebilir. Yapay zekâ saniyeler içinde yüzlerce bilgi önünüze getirebilir.
Ama bir şehrin ruhunu hâlâ insan anlatıyor.
Hele o insan o şehre âşıksa.

Boğaz’da bunun küçük ama çok hoş bir örneğini yaşadık.
Atatürk’ün yatı Savarona karşımıza çıktı.
Saffet o sırada anlatısının tam ortasındaydı. Bir anda durdu, heyecanlandı. Telefonuna uzandı ve Savarona’nın fotoğrafını çekmeye başladı.
“Epeydir görmemiştim,” dedi.
Düşündüm: Bu adam Boğaz’ı kim bilir kaç bin kez gezdi. Savarona’yı kaç kez gördü. Ama yine de karşısına çıkınca heyecanlanabiliyor.
Biraz sonra denize atlayan çocukları gördü. Yine anlatısını bıraktı, onlara seslendi:
“Deniz soğuk değil mi?”
Çocukların cevabını gerçekten merak ediyordu.
İşte bence mesele tam burada.
Saffet İstanbul’u anlatırken aslında önceden ezberlenmiş bir metni okumuyor. O anda İstanbul’u yeniden yaşıyor.
Aynur Tattersall’ın da özellikle ilgisini çeken hikâyelerden biri Oprah Winfrey ile ilgiliydi.
Saffet, Oprah’yı İstanbul’da gezdirmiş. Üstelik yalnız onu değil, beraberindeki büyük ekibi, çalışanlarını ve ailelerini de İstanbul’un farklı yüzleriyle buluşturmuş.
Aynur da Oprah ile yakında buluşmayı umut ediyor. Saffet’in anlattığı bir anekdot ikimizin de aklında kaldı.
Bunca başarıya, şöhrete ve servete rağmen Oprah’nın bir yerden ayrılırken önemsediği şey aslında son derece basitti:
İnsanların yüzünde bir gülümseme bırakmak.
Saffet’i dinlerken aynı felsefeyi onda da görüyorum.
“Ben teşekkür beklemiyorum,” diyor. “İnsanların yüzünde bir gülücük gördüğüm zaman mutlu oluyorum.”
Bence bu cümle Saffet’i birçok unvandan daha iyi anlatıyor.
Çünkü turizm dediğimiz şey nihayetinde otellerden, uçaklardan, teknelerden, müzelerden ibaret değil.
İnsanlara yaşattığınız duygudur.
Saffet 60 yaşında.
Hiç göstermiyor. Hâlâ genç, dinç, enerji dolu, bakımlı, yakışıklı.
Ama onu dinlediğinizde asıl fark ettiğiniz şey görüntüsü değil, merakı. İstanbul’u ilk kez keşfe çıkan genç bir gezgininki kadar taze bir merak.
“Hayata ve yaptığım işe duyduğum heyecan hiç azalmıyor,” diyor.
Bu cümleyi çok sevdim.
Çünkü belli bir yaştan sonra insanın önündeki en büyük tehlike yaşlanmak değil; şaşırma yeteneğini kaybetmek.
Her şeyi gördüğünü düşünmek. Her hikâyeyi daha önce dinlemiş gibi davranmak. Yeni insanlara merak duymamak. Bir gün doğumunu artık seyretmemek. Denize atlayan çocuğa suyun soğuk olup olmadığını sormamak.
Saffet’te bunun tam tersini görüyorsunuz.
Yüzüncü kez geçtiği bir sokağı ilk kez görüyormuş gibi anlatabiliyor.
Belki iyi bir seyahatçinin en önemli özelliği de budur:
Dünyaya alışmamak.

Saffet’in dünyasında gastronominin özel bir yeri var.
Bence çok doğru.
Bir ülkeyi yalnız müzelerinde tanıyamazsınız. Mutfağına girmeden, pazarını gezmeden, insanlarıyla sofraya oturmadan o kültürü anlayamazsınız.
Bizimle beraber olan Maria Ekmekçioğlu da bunun yaşayan örneklerinden biri. Onun hikâyelerinde de yemek, yalnızca damak tadı değil; hafıza, göç, kimlik ve kültürdür.
Ben diplomasi yıllarımda da bunu çok gördüm. Bazen resmi toplantıda iki saatte kuramadığınız ilişkiyi bir sofrada yirmi dakikada kurarsınız.
Çünkü yemek yalnızca yemek değildir.
Kimliktir, tarihtir, göçtür, ticarettir. Din ve coğrafyadır. Hatta bazen siyasettir.
Saffet bunların hepsini birbirine bağlamayı biliyor.
Bu nedenle onun seyahat anlatısı hiçbir zaman “şurada kalın, burada yiyin, burayı mutlaka görün” listesinden ibaret değil.
Size neden görmeniz gerektiğini anlatıyor.
Üstelik Saffet’i yalnızca İstanbul’a hapsetmek büyük haksızlık olur.
Bir de dünyayı ondan dinleyin.
Kuzeyin gökyüzünde dans eden kutup ışıklarını…
Japonya’yı ve o bambaşka estetik anlayışını…
Marakeş’i ve La Mamounia’nın dünyasını…
Loire Vadisi’nin şatolarını, sofralarını, bağlarını…
Dünyanın dört bir yanında keşfettiği otelleri, restoranları, sokakları, insanları…
Saffet’in anlattığı yerler bir süre sonra coğrafi nokta olmaktan çıkıyor. Hikâyeye dönüşüyor.
Ve insanda tehlikeli bir duygu yaratıyor:
“Ben de gitmeliyim.”
İyi bir seyahat anlatıcısının bundan daha büyük başarısı olabilir mi?
170 ülke gördükten sonra bana bugün “En güzel ülke hangisi?” diye sorulduğunda cevap vermekte zorlanıyorum.
Çünkü artık ülkeleri sıralamak bana pek anlamlı gelmiyor.
Bazen dünyanın en güzel manzarasında hiçbir şey hissetmezsiniz.
Bazen küçük bir Ege köyünde, hiç tanımadığınız insanlarla oturduğunuz sofrayı yıllarca unutamazsınız.
Sonunda hatırladığınız otel odaları değil.
İnsanlar.
Bir kahkaha.
Bir koku.
Bir yemek.
Bir sohbet.
Savarona’nın Boğaz’da beklenmedik şekilde karşınıza çıkışı.
Denize atlayan çocukların neşesi.
Ve bir yalının penceresinden size uzaktan el sallayan bir dost eli.
Belki Saffet’in, Aynur’un ve benim seyahat anlayışlarımızın kesiştiği yer de burası.
Yaşam gerçekten bir seyahattir. Ama mesele ne kadar uzağa gittiğimiz değil, yol boyunca ne kadar derine indiğimizdir.
İyi bir rehber size bir şehri gösterir.
Çok iyi bir rehber o şehrin hikâyesini anlatır.
Saffet ise size o şehri sevdiriyor.
Ve belki daha önemlisi, ayrılırken insanların yüzünde küçük bir gülümseme bırakmaya çalışıyor.
Oprah’nın sözünü ettiği o gülümseme…
Saffet’in teşekkürden daha değerli bulduğu o gülümseme…
Bunca yolculuktan sonra benim de giderek daha fazla inandığım ölçü bu:
Hayatta geriye kaç ülke gördüğümüzden çok, kaç insanın hayatına güzel bir iz bıraktığımız kalıyor.
Ne güzel ki böyle insanlar var.
Ne güzel ki bize yalnızca nereye gideceğimizi değil, nasıl bakacağımızı, nasıl merak edeceğimizi ve nasıl yaşayacağımızı da hatırlatıyorlar.
Ve ne güzel ki İstanbul’un ve dünyanın hikâyelerini anlatanlardan biri Saffet Tonguç.
Minnettarız.
15 Eylül 2026 - Saffet Tonguç ile: Yaşam Bir Seyahattir
14 Eylül 2026 - Araplar Bizi Arkadan mı Hançerledi, Osmanlı Arapları mı Sömürdü?
13 Eylül 2026 - Vergilerimizle Yapılan Otoyollarda Neden Yeniden Müşteri Oluyoruz?
12 Eylül 2026 - Mutluyken susuyor, üzülünce şarkı söylüyoruz
11 Eylül 2026 - Türkiye’ye 20 Kilometre, Dünyanın Gürültüsüne Çok Uzak: Lipsi’nin Gülen Gurusu Mike