Türklerle Arapların ortak geçmişine ilişkin, iki tarafta da şaşırtıcı ölçüde kalıcı iki tarih anlatısı var.
Türkiye’de sık sık şu cümleyi duyuyoruz: “Araplar bizi arkadan hançerledi.”
Arap dünyasının bir bölümünde ise bunun neredeyse aynadaki yansıması var: “Osmanlı bizi dört yüz yıl işgal etti, sömürdü ve geri bıraktı.”
Her iki anlatının içinde de hakikat parçaları var. Ama ikisi de iyi tarih değil.
Daha önemlisi, her ikisi de son derece karmaşık bir geçmişi toplu suçlamalarla açıklamanın siyasi açıdan kullanışlı yollarına dönüşmüş durumda. Osmanlı’nın Arap coğrafyasından çekilmesinin üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti. Artık daha az duygusal, daha zor bir soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?
Arap İsyanı gerçekti; “Arap ihaneti” başka bir şey
1916 Arap İsyanı’nı güzelleştirmeye ya da inkâr etmeye gerek yok.
Mekke Şerifi Hüseyin ve oğulları, Birinci Dünya Savaşı devam ederken İngiltere’nin siyasi, mali ve askeri desteğiyle Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandılar. T. E. Lawrence ise daha sonra Batı’nın popüler tarih anlatısında bu isyanın fazlasıyla romantikleştirilmiş sembolüne dönüştü.
İstanbul’dan bakıldığında, imparatorluğun içindeki bir siyasi hanedanın savaş sırasında düşmanla işbirliği yapması elbette ihanet olarak görülebilirdi.
Fakat buradan “Araplar Türkleri arkadan hançerledi” sonucuna varmak başka bir şey.
Çünkü Arapların tamamı ayaklanmadı.
İsyan esas olarak Hicaz merkezliydi. Çok sayıda Arap asker ve subay Osmanlı ordusunda hizmet etmeye, savaşmaya ve ölmeye devam etti. Arap milletvekilleri Osmanlı Meclisi’nde oturuyor; Araplar bürokraside, orduda ve vilayet yönetimlerinde önemli görevler üstleniyordu.
Üstelik tek bir Arap siyasi hareketinden söz etmek de mümkün değildi. Bağımsızlık isteyenler vardı; Osmanlı çatısı altında daha geniş özerklik talep edenler vardı; imparatorluğa sadık kalanlar da vardı.
Bu ayrımı yapmazsak tarihi milliyetçi hafızaya kurban ederiz.
Şerif Hüseyin ve onunla birlikte hareket eden bazı Arap milliyetçileri İngiltere ile işbirliği yaparak Osmanlı’ya karşı ayaklandı. Bu tarihsel bir gerçektir.
Ama bundan bütün bir halkın topluca ihanet ettiği sonucunu çıkarmak tarih değil, genellemedir.
Arap dünyasındaki karşı anlatıya da aynı titizlikle yaklaşmak gerekiyor.
Osmanlı, 16’ncı yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Arap coğrafyasının büyük bölümünü yönetti. Vergi topladı, asker aldı ve imparatorluk otoritesini uyguladı. Kötü yönetim dönemleri oldu; ağır vergiler konuldu; özellikle 19’uncu yüzyılda İstanbul’un merkezileşme çabaları yerel tepkiler yarattı.
Bunları inkâr etmenin anlamı yok.
Fakat Osmanlı yönetimini doğrudan İngiltere’nin Hindistan’daki veya Fransa’nın Cezayir’deki sömürge düzeniyle eşitlemek de tarihi başka yönden çarpıtmak olur.
Arap vilayetleri, modern Avrupa emperyalizminin modeline göre oluşturulmuş denizaşırı koloniler değildi. Çok uluslu bir imparatorluğun parçalarıydı. Arap eşrafı, tüccarları, uleması, askerleri ve devlet adamları yalnızca yönetilen değil, sistemin içinde rol alan aktörlerdi.
Burada bugünden geçmişe bakarken yaptığımız bir başka önemli hata daha var: petrolü dört yüz yıl geriye taşımak.
Bugün Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve Körfez denildiğinde aklımıza muazzam petrol ve doğal gaz zenginliği geliyor. Oysa Osmanlı döneminin büyük bölümünde bu kaynakların bugünkü ekonomik değeri yoktu. Modern Ortadoğu petrol ekonomisi esas olarak 20’nci yüzyılda ortaya çıktı.
Dolayısıyla Osmanlı’nın dört yüz yıl boyunca Arap petrolünü çıkarıp serveti İstanbul’a taşıdığı şeklindeki bir anlatının tarihsel karşılığı yok.
Bu, Arap coğrafyasının değersiz olduğu anlamına da gelmiyor. Kahire, Şam, Halep, Bağdat, Beyrut, Basra ve Kudüs önemli ticaret, tarım, zanaat ve kültür merkezleriydi. Mısır özellikle değerli bir tarım ekonomisine sahipti; Suriye ve Mezopotamya’nın verimli bölgeleri vardı.
Daha doğru hüküm bence şu:
Osmanlı Devleti Arap vilayetlerinden vergi ve insan kaynağı aldı; kimi dönemlerde kötü de yönetti. Fakat bu vilayetler, daha sonra ortaya çıkan Avrupa kolonyalizminin anlamıyla sömürge değildi.
Hikâyenin daha ilginç, hatta trajik bölümü bundan sonra başlıyor.
Şerif Hüseyin Osmanlı’ya karşı ayaklanırken İngiliz desteği karşılığında geniş ve bağımsız bir Arap krallığı kurulmasını bekliyordu.
Fakat İngiltere ve Fransa’nın başka hesapları vardı.
1916 tarihli gizli Sykes-Picot düzenlemesi, Osmanlı’nın Arap topraklarının önemli bölümünü İngiliz ve Fransız nüfuz alanlarına ayırmayı öngörüyordu. 1917 Balfour Deklarasyonu ise Filistin konusunda başka bir taahhüdü gündeme getiriyordu.
Savaş sona erdiğinde Şerif Hüseyin’in hayal ettiği birleşik Arap devleti kurulmadı. Fransa Suriye ve Lübnan’da; İngiltere Irak ve Filistin’de manda yönetimleri oluşturdu, Transürdün de İngiliz himayesi altında şekillendi.
Bugünkü Ortadoğu sınırlarının tamamının “Sykes ile Picot tarafından cetvelle çizildiğini” söylemek elbette fazla basit olur. Sınırlar sonraki savaşlar, antlaşmalar, yerel mücadeleler ve uluslararası pazarlıklarla biçimlendi.
Ama büyük resim değişmiyor:
Bazı Arap liderleri Osmanlı düzeninin yıkılmasında İngiltere ile birlikte hareket etti; ardından İngiltere ve Fransa’nın kurulacak yeni düzen konusunda kendi hesaplarının olduğunu gördü.
Tarihin ironisi burada yatıyor.
Türkler Arap İsyanı’nı hatırladı.
Araplar Osmanlı hâkimiyetini hatırladı.
Her iki taraf da zaman zaman büyük güçlerin iki tarafın korkularını, beklentilerini ve ihtiraslarını ne kadar ustalıkla kullandığını unuttu.
Bu soruya tek bir suçlu bulmaya çalışmak başlı başına yanlış.
Osmanlı İmparatorluğu son yüzyıllarında sanayileşme, bilim, eğitim ve üretkenlik bakımından Avrupa’nın giderek gerisine düştü. Arap vilayetleri de doğal olarak bu açığın sonuçlarını yaşadı. Dolayısıyla Osmanlı yönetiminin bölgenin geri kalmasında hiçbir sorumluluğu olmadığını söylemek inandırıcı olmaz.
Ama Arap dünyasının bugünkü sorunlarını dört yüz yıllık Osmanlı yönetimine bağlamak da aynı ölçüde ikna edici değil.
Osmanlı bölgenin büyük bölümünden 1918’de çekildi.
Üzerinden bir asırdan fazla zaman geçti.
Bu bir asra Avrupa mandaları, kolonyal ekonomik düzenler, kırılgan devlet inşa süreçleri, darbeler, askeri rejimler, Arap-İsrail savaşları, Soğuk Savaş müdahaleleri, petrol rantına dayalı ekonomiler, İran-Irak Savaşı, Irak’taki büyük savaşlar, iç savaşlar, radikalizm, otoriter yönetimler ve dış müdahaleler sığdı.
Bugünkü Kahire’nin, Şam’ın, Bağdat’ın veya Beyrut’un bütün sorunlarını İstanbul’a fatura etmek mümkün değil.
Türkiye’nin Arap dünyasıyla yaşadığı her hayal kırıklığını 1916’ya bağlamak da mümkün değil.
Avrupa sömürgeciliğiyle Osmanlı yönetimi arasında önemli bir kavramsal fark var.
İngiltere ve Fransa toprakları, ticaret yollarını, limanları ve daha sonra enerji imtiyazlarını, merkezleri başka yerde bulunan küresel imparatorluklarının çıkarlarına bağladılar. 20’nci yüzyılda Batı kontrolündeki şirketler Ortadoğu petrolünün geliştirilmesi ve pazarlanmasında son derece güçlü konumlara ulaştı.
Bu tarih önemlidir.
Ama bugünün Arap devletlerini hâlâ basitçe “Batı’nın kuklası” olarak görmek de giderek gerçeklerden uzaklaşıyor.
Suudi Arabistan, BAE ve Katar bugün büyük sermaye ihracatçıları. Egemen varlık fonları yüz milyarlarca doları dünyanın dört bir yanında değerlendiriyor. Çin bölgenin en önemli ekonomik ortaklarından biri haline geldi. Hindistan’ın ağırlığı hızla artıyor. Körfez sermayesi Londra ve New York’ta olduğu kadar giderek Asya’da da kendisine yer arıyor.
Dünya değişti.
Bizim tarih sözlüğümüzün de değişmesi gerekiyor.
Benim vardığım sonuç iki taraf için de biraz rahatsız edici.
“Araplar bizi arkadan hançerledi” sözü, gerçek bir tarihsel olayı bütün bir halka teşmil ederek yanlış bir toplu suçlamaya dönüştürüyor.
“Osmanlı bizi dört yüz yıl sömürdü” sözü ise gerçek mağduriyetlerden yola çıkıp modern sömürgecilik kavramını çok daha karmaşık bir imparatorluk ilişkisine geriye doğru uyguluyor.
Osmanlı bir hayır kurumu değildi.
Ama Araplar da topluca hain değildi.
Tarih bize bu kadar kolay ahlaki kategoriler sunmuyor.
Bugün daha önemli olan, Türklerin ve Arapların bu tarihle ne yapacağı.
Türkiye ile Arap ülkeleri birlikte düşünüldüğünde muazzam sermayeye, enerji kaynaklarına, sanayi kapasitesine, genç nüfusa ve eşsiz bir stratejik coğrafyaya sahip. Hürmüz, Babülmendep, Süveyş, Türk Boğazları ve Doğu Akdeniz dünya ekonomisinin ana damarları arasında.
Üstelik yeni bir tarihsel güç kayması yaşanıyor. Batı sermaye, teknoloji, pazarlar ve güvenlik açısından hâlâ vazgeçilmez. Fakat ekonomik ağırlık giderek Doğu’ya kayıyor. Çin bölgenin ticaret ve enerji ilişkilerinde merkezi bir aktör. Hindistan’ın önemi önümüzdeki yıllarda çok daha hızlı artacak. Orta Asya ve Afrika yeni ekonomik ve jeopolitik alanlar olarak yükseliyor.
Böyle bir dünyada Türklerin sürekli 1916’yı, Arapların da 1517’yi birbirlerinin önüne koyması tarih bilinci olmaktan çıkıp stratejik bir dikkat dağınıklığına dönüşüyor.
Bence üç şey yapmalıyız.
Birincisi, ortak Osmanlı-Arap geçmişini birbirimizin propagandasından değil, farklı hafızaları yan yana koyan ciddi tarih çalışmalarından öğrenmeliyiz. Tarihle barışmak onu güzelleştirmek değil, bütün karmaşıklığıyla kabul etmektir.
İkincisi, Türk-Arap ilişkilerini imparatorluk nostaljisi veya sürekli tekrarlanan “din kardeşliği” söyleminden çıkarıp somut karşılıklı çıkarlara oturtmalıyız: Körfez sermayesi, Türk sanayisi ve teknolojisi, enerji, savunma, lojistik, gıda güvenliği, turizm ve üçüncü ülkelerde ortak yatırımlar.
Üçüncüsü, geçmişin imparatorluk hesaplarından çok önümüzdeki küresel güç kaymasına odaklanmalıyız. Batı ile ilişkiler güçlü tutulurken Çin, Hindistan, Orta Asya ve Afrika ile yeni ağlar kurulmalı. Türkiye ile Arap devletleri birbirlerine eski yönetenler ve yönetilenler olarak değil, çok daha sert bir çok kutuplu dünyada gerektiğinde birlikte hareket edebilecek egemen ortaklar olarak bakmalı.
Dolayısıyla bugün sormamız gereken soru artık “Yüz yıl önce kim kimi arkadan hançerledi?” değil.
Daha önemli bir soru var:
Türkler ve Araplar önümüzdeki yüz yılı da başkalarının yazdığı stratejilerde oyuncu olarak mı geçirecek, yoksa ortak tarihlerinden yeterince ders çıkarıp bu kez oyunun kurallarının yazılmasında söz sahibi mi olacaklar?
14 Eylül 2026 - Araplar Bizi Arkadan mı Hançerledi, Osmanlı Arapları mı Sömürdü?
13 Eylül 2026 - Vergilerimizle Yapılan Otoyollarda Neden Yeniden Müşteri Oluyoruz?
12 Eylül 2026 - Mutluyken susuyor, üzülünce şarkı söylüyoruz
11 Eylül 2026 - Türkiye’ye 20 Kilometre, Dünyanın Gürültüsüne Çok Uzak: Lipsi’nin Gülen Gurusu Mike