Bugün Bir Fon Yöneticisi Olsaydım…

Parayı nereye yatırırdım — ve en yüksek getiriyi kovalamaktan çok dayanıklılığı neden önemserdim?

10 Eylül 2026

Bana en sık sorulan sorulardan biri görünüşte çok basittir:

“Bir miktar param var. Nereye yatırım yapayım?”

Soru masumdur. Cevabı ise mayınlı arazi.

Tavsiye ettiğiniz yatırım yükselirse herkes memnun olur. Ancak çok geçmeden kazanç, sizin tavsiyenizden ziyade yatırımcının kendi zekâsının, cesaretinin ve kusursuz zamanlamasının kanıtı olarak hatırlanmaya başlar.

Kazanç kişisel dehayı teyit eder. Zararın sorumlusu ise genellikle danışmandır.

Yatırım düştüğünde insanların hafızası şaşırtıcı ölçüde keskinleşir. Nerede oturduğunuzu, hangi kelimeleri kullandığınızı, hatta ses tonunuzu bile hatırlarlar:

“Ama bunu almamı sen söylemiştin.”

Kaybetmenin acısı, aynı miktardaki kazancın yarattığı hazdan daha güçlüdür. Daniel Kahneman ve Amos Tversky’nin ortaya koyduğu bu gerçek, yalnızca yatırım kararları için değil, tavsiye verenlerle o tavsiyeye göre hareket edenler arasındaki ilişki için de geçerlidir.

Bu nedenle yatırım tavsiyesi bazen yatırımın kendisinden daha risklidir. Size para kaybettirmeyebilir; fakat dostluklarınıza, itibarınıza ve huzurunuza mal olabilir.

Dolayısıyla kimseye ne alması gerektiğini söylemeyeceğim. Yaş, gelir, borç, aile yükümlülükleri, vergi durumu, nakit ihtiyacı ve uykusuz gecelere dayanma kapasitesi kişiden kişiye değişir. Herkese uygun tek bir portföy yoktur.

Yalnızca bugün küresel bir fonu — ve kendi paramı — yönetiyor olsaydım nasıl düşünürdüm, onu anlatacağım.

Geleceği Tahmin Etmek Değil, Geleceğe Hazırlanmak

“En yüksek getiriyi nerede yakalayabilirim?” sorusuyla başlamazdım.

Şunu sorardım:

“Temel varsayımlarım yanlış çıksa bile hangi portföy makul getiri sağlayarak ayakta kalabilir?”

Bugünün yatırım dünyasını şekillendiren üç temel gerçek görüyorum.

Birincisi, para artık bedava değil. Gelişmiş dünyanın büyük bölümünde kamu borçları artıyor; enflasyon ise henüz tamamen yenilmiş değil.

İkincisi, jeopolitik rekabet enerji, gıda, taşımacılık, sigorta ve sermayenin maliyetini yeniden belirliyor.

Üçüncüsü, yapay zekâ çağının kazananları yalnızca yazılım şirketleri olmayacak. Dijital ekonominin ihtiyaç duyduğu elektriği üreten, ileten, depolayan ve yöneten şirketler de büyük değer yaratacak.

Bu yüzden portföyümü petrol, faiz, altın veya dolar hakkında tek bir iddialı tahmine bağlamazdım. Sağlam bir portföy, birden fazla makul gelecek senaryosunda çalışabilmelidir.

Fonu Nasıl Dağıtırdım?

Portföyün yüzde 35’ini kısa ve orta vadeli ABD Hazine tahvilleriyle yüksek kaliteli şirket tahvillerine ayırırdım. Burası portföyün emniyet kemeri olurdu.

Uzun vadeli tahviller hâlâ enflasyona, bütçe açıklarına ve yüksek kamu borçlanmasına karşı hassas. Ancak güçlü bir satış dalgası yeterli güvenlik marjı yaratırsa vadeyi kademeli olarak uzatırdım.

Bu bölümün amacı heyecan yaratmak değil; ayakta kalmak, düzenli gelir üretmek ve daha sonra kullanılabilecek sermayeyi korumaktır. Çalkantılı piyasalarda en sıkıcı görünen varlıklar çoğu zaman en fazla çalışanlardır.

Portföyün yüzde 25’ini kaliteli küresel hisselere ayırırdım. Yalnızca Nasdaq’a veya birkaç teknoloji devine dayanmazdım. Güçlü nakit akışı, yönetilebilir borcu, fiyatlama gücü ve yapay zekâ harcamalarını gerçek gelire dönüştürebilecek şirketleri tercih ederdim.

Teknolojiye yatırım yapardım; teknoloji heyecanına değil.

Sağlık, siber güvenlik, savunma elektroniği, otomasyon, elektrik ekipmanları ve kaliteli sanayi şirketleri denge sağlardı. Unutmayalım: Olağanüstü bir şirket, saçma bir fiyattan satın alındığında mutlaka iyi bir yatırım değildir.

Portföyün yüzde 15’ini dünyanın yeni darboğazlarına yönlendirirdim: elektrik şebekeleri, trafolar, kablolar, enerji depolama, LNG altyapısı, nükleer tedarik zinciri, veri merkezi elektriği ve soğutma sistemleri…

Petrolün 70 dolara mı, 150 dolara mı çıkacağını tahmin etmeye çalışmak yerine, hemen her enerji senaryosunda ihtiyaç duyulacak altyapıya yatırım yapardım. Fosil yakıtlar güçlü kalsa da, yeşil dönüşüm hızlansa da, yapay zekâ talebi büyüse de dünyanın daha fazla elektriğe, bakıra, şebeke kapasitesine ve depolamaya ihtiyacı olacak.

Ben buna, hangi atın kazanacağını bilmeye gerek duymadan hipodroma yatırım yapmak diyorum.

Portföyün yüzde 10’unu altın ve seçilmiş stratejik metallere ayırırdım. Altını kısa vadeli spekülasyon değil; savaşa, enflasyona, kamu borcu endişelerine ve para birimlerine duyulan güvenin aşınmasına karşı sigorta olarak görürdüm. Alımları zamana yayardım. Bakır, gümüş ve uranyumdaki daha küçük pozisyonlarla yapısal kıtlıklara yatırım yapar; fakat oynak emtiaların portföye hâkim olmasına izin vermezdim.

Bir başka yüzde 10’u Hindistan, Güneydoğu Asya ve Körfez’e ayırırdım. Hindistan’ın sanayileşmesine ve iç pazarına; Vietnam ile Endonezya’nın çeşitlenen tedarik zincirlerindeki yükselişine; Körfez’in teknoloji, lojistik, sağlık, finans ve enerji altyapısı yatırımlarına seçici biçimde katılırdım.

Çin’i dışlamazdım. Ancak emlak sorunlarına, devlet müdahalesine ve jeopolitik gerilimlere karşı kontrolsüz bir Çin riski de almazdım.

Kalan yüzde 5’i nakitte tutardım. Nakit çoğu zaman boş duran para olarak küçümsenir. Ben onu fırsat satın alma hakkı olarak görürüm. Piyasalar düştükten sonra herkes fırsatı fark edebilir; yalnızca likiditesi bulunanlar harekete geçebilir.

Yabancı Olsaydım Türkiye’ye Yatırım Yapar mıydım?

Evet — fakat yüksek faizlerin beni baştan çıkarmasına izin vermezdim.

Türkiye güçlü sanayi tabanı, girişimci şirketleri, enerji koridorları ve Avrupa, Asya, Körfez ile Afrika arasındaki stratejik konumuyla önemli getiri potansiyeli sunuyor. Görmezden gelinemeyecek kadar önemli bir piyasa.

Ancak yabancı yatırımcı nihai getirisini Türk lirasıyla ölçmez. Çıkış yaptığında elinde kaç dolar veya avro kaldığına bakar. Aylar boyunca kazanılan faiz, sert bir kur hareketi veya siyasi şokla birkaç gün içinde silinebilir.

Bu nedenle Türkiye’ye üç kanaldan seçici biçimde girerdim: kısa vadeli TL mevduat ve devlet tahvilleri; devletin ve kaliteli şirketlerin döviz cinsinden Eurobondları; enerji, savunma, teknoloji, lojistik ve altyapıda faaliyet gösteren, ihracat geliri güçlü, iyi yönetilen şirketler.

Türkiye’yi güvenli liman olarak değil; disiplin, doğru zamanlama ve kesin sınırlar gerektiren yüksek potansiyelli stratejik bir piyasa olarak görürdüm.

Portföyümü Türkiye’ye bağımlı hâle getirmezdim. Fakat Türkiye’yi portföyün dışında da bırakmazdım.

Bütün stratejiyi üç temel ilke yönlendirirdi:

1. Önce ayakta kalın. Muhtemel kazancı hesaplamadan önce, temel varsayımınız yanlış çıkarsa ne kadar kaybedebileceğinizi belirleyin.
2. Modaya değil, darboğazlara yatırım yapın. Elektrik, şebeke, su, gıda, veri, savunma ve lojistik nerede kıtlaşıyorsa yeni değer büyük ölçüde orada oluşacaktır.
3. Likiditenizi ve sabrınızı koruyun. Kaldıraçtan kaçının, yatırımlarınızı zamana yayın. Servetin çoğu zaman tek bir muhteşem bahisle değil, yıkıcı hatalardan kaçınarak ve oyunda kalmayı başararak oluştuğunu unutmayın.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.