Bir Ağacın Bile Kesilmesine Razı Olmayan Patroniçe: Nurçe Erben Hakan

21 Eylül 2026

Yalıkavak’ta yazın sessizlik artık neredeyse lüks.

Trafik, korna sesleri, birbirine karışan müzikler… Birkaç kilometrelik yol bazen insana İstanbul’un akşam trafiğini hatırlatıyor.

Ruins Luxury Resort’un kapısından içeri girdiğimde ilk fark ettiğim şey bina değil, sessizlik oldu.

Dışarıdaki uğultu geride kaldı. Taş duvarların, yıllanmış ağaçların ve denizden gelen rüzgârın arasında başka bir ritim başladı. Sanki Yalıkavak’ın ortasında küçük bir vaha.

Kapıda beni otelin belki de en sahici ev sahibi karşıladı.

Bir ayağı kesilmiş, belli ki burada uzun zamandır yaşayan ve çok sevilen bir köpek. Yatağı hemen girişteydi. Yanına eğildim.

“Demek herkesi önce sen denetliyorsun?”

Kuyruğunu yere vurdu.

“Peki, maaşın iyi mi?”

Başını yatağına doğru çevirdi.

Mesaj açıktı: Yemeği, yuvası ve sevgisi yerindeydi.

O anda bunun birazdan tanışacağım Nurçe Erben Hakan hakkında bana ilk ipucunu verdiğini bilmiyordum.

Röportaj ilerledikçe fark ettim ki Nurçe’nin dünyasında doğa ve hayvan sevgisi, internet sitelerine yazılan sürdürülebilirlik cümlelerinden ibaret değil. Gündelik hayatın içinde; bazen kapının önündeki bir köpekte, bazen kesilmesin diye yönü değiştirilen bir ağaçta karşınıza çıkıyor.

“Beni dedem yetiştirdi”

Karşımda çok genç yaşta büyük sorumluluklar üstlenmiş bir kadın var.

Londra’da eğitim görmüş, dünyayı dolaşmış, farklı kültürleri ve otelcilik anlayışlarını tanımış. Beş dil konuşuyor. Henüz 25 yaşındayken 52 odalı bir otelin sorumluluğunu üstlenmiş. Bugün ailesinin üçüncü kuşak temsilcisi olarak otelleri, restoranları ve yaklaşık 1.500 kişilik ekibi yönetiyor.

Ama onu dinlerken beni asıl etkileyen bunlar olmadı.

Bir ağaçtan söz ederken gözlerinin değişmesi ve dedesini anlatırken sesinin yumuşamasıydı.

“Beni dedem yetiştirdi,” diyor.

Dedesinden ona yalnızca işletmeler değil, bir bakış açısı da kalmış: Çok okumak, düşünmek, insanlara karşı etik olmak, yaşadığın yere değer katmak ve hayallerini gerçekleştirecek cesareti göstermek.

Ruins’te bunun izlerini görmek mümkün. Yapılar mümkün olduğunca ağaçlara göre biçimlenmiş; ağaçlar yapılara göre değil.

“Bir tanesini bile kesmedim,” diyor.

Bir ağacın kesildiğini gördüğünde ağladığını anlatıyor. Kendinden sonra da ağaçların korunması için vasiyetine bununla ilgili maddeler koymuş. Cumartesi günlerini ağaç dikmeye ayırması da bu yüzden şaşırtıcı gelmiyor.

Nurçe için başarı yalnız yeni bir otel açmak ya da büyümek değil; büyürken neyi koruyabildiğiniz de önemli.

Taşlar yerinde, ağaçlar yerinde

Ruins’te eski olan her şeyi ortadan kaldırıp yerine kusursuz ve yepyeni bir dünya kurma çabası hissedilmiyor.

Eski taş yapının hafızası, taş işçiliği, toprağın renkleri ve gölge veren ağaçlar bir arada duruyor. Buradaki lüks anlayışı da biraz bundan geliyor: Doğaya hükmetmek yerine ona yer açmak.

Sanat da bu dünyanın parçası.

Taş duvarların arasında heykeller ve resimler çıkıyor karşınıza. Otelin bazı bölümleri zaman zaman küçük bir açık hava galerisi hissi veriyor.

Ruins, 2024 yılında Sevil Dolmacı Gallery işbirliğiyle “Golden Hour” sergisine ev sahipliği yapmış. Bosco Sodi’nin sergiye adını veren Kırmızı Gün Batımı eserinin yanı sıra Tony Cragg’in heykeli; Robert Indiana, Ahmet Oran ve Ekrem Yalçındağ’ın işleri de burada sergilenmiş.

Sanat dekor olmaktan çıkıp mekânın diline karışınca atmosfer de değişiyor.

Dolaşırken Provence’taki Château La Coste, İskoçya’daki The Fife Arms ve Utah çölündeki Amangiri geliyor aklıma. Her biri doğa, mimari ve sanatı farklı biçimlerde bir araya getiriyor.

Ruins ise bunların bir kopyası değil; Bodrum taşının, Ege ışığının ve buradaki ağaçların içinden çıkan özgün bir yorum.

Tarladan Senato’nun masasına

Nurçe’nin dünyasında gastronomi de doğadan bağımsız değil.

Eşi Şef Emir Hakan’ın yönettiği Senato Restaurant bunun en güzel örneklerinden biri.

Hatay’ın güçlü yemek kültürünün içinde büyüyen Emir, daha on yaşındayken arkadaşlarına yemekler hazırlıyor. Aşçılığın henüz ciddi bir kariyer olarak görülmediği yıllarda mutfağın peşinden gitmeye karar veriyor.

Floransa’daki gastronomi eğitimi sırasında farklı mutfakları ve teknikleri öğreniyor; sonunda dönüp baktığı yer yine kendi hafızası oluyor: Antakya.

Bugün Senato’da yaptığı şey, dünyada öğrendiği teknikleri büyüdüğü coğrafyanın yemek kültürüyle buluşturmak.

Restoranda gösterişten önce malzeme geliyor: Mevsiminde sebze, doğru zamanda toplanmış ot, toprağın o gün verebildiği ürün…

Domatesin domates olduğu zamanda domates.

Menünün mevsimlerle birlikte değişmesinin nedeni de bu. Üstelik kullanılan sebze ve otların bir bölümü kendi tarlalarından geliyor. Tabağın hikâyesi mutfakta değil, toprakta başlıyor.

Emir’in yemeklerinde en çok bunu sevdim. Teknik var ama kendini öne çıkarmıyor; Antakya’nın hafızası da nostaljik bir süs olarak değil, bugünün mutfağı olarak karşımıza çıkıyor.

Nurçe ile Emir’in yollarının kesiştiği yer belki de tam burası: Biri mekânı kurarken ağacı, diğeri tabağı kurarken ürünü koruyor.

“Ekibim benim her şeyim”

Nurçe konuşurken rakamlardan çok çalışanlarına dönüyor.

“Ekibim benim her şeyim,” diyor.

Çalışanlarının dünyayı görmesini önemsiyor; onları yurt dışına gönderiyor, farklı şehirleri ve yaşam biçimlerini tanımalarını istiyor. Özellikle kadın çalışanların güçlenmesi üzerinde duruyor.

Çünkü iyi otelciliğin yalnız bina, manzara ya da oda büyüklüğü olmadığını biliyor. Misafirin karşısına sonunda insan çıkıyor.

Kendisinin de 25 yaşında büyük bir sorumluluk üstlenmiş olması, genç çalışanlara alan açma isteğini açıklıyor. Her şeyi bilmeden öğrenmek zorunda kalmış; merakını da korumuş.

Şimdi rotada Urla var

Bunca otel, restoran ve yatırımın ardından insan onun biraz yavaşlamak isteyeceğini düşünüyor.

Tam tersi.

Şimdi aklında Urla var: Sanatı, spa’yı, iyi yaşamı ve gastronomiyi bir araya getiren karakterli bir butik otel.

Bağlar, zeytinlikler, üretici pazarları ve küçük çiftliklerle çevrili bu coğrafyada Emir’in Antakya’dan taşıdığı yemek hafızasının Urla’nın ürünüyle buluşması heyecan verici bir ihtimal.

Nurçe’nin başka bir hayali de botanical café.

Çevredeki köylünün yumurtasını, peynirini, domatesini ve otunu satabileceği; insanların ağaçların altında kahve içerken yerel üreticiyle karşılaşacağı yaşayan bir alan.

Bu fikir onun turizme bakışını özetliyor: Bir yatırım yalnız bulunduğu coğrafyadan kazanmamalı; çevresindeki insana iş, üreticiye gelir, toprağa da nefes bırakmalı.

Büyümenin ölçüsü yalnız yeni oda sayısı olmamalı.

Bir ağaçlık iyilik

Röportaj bittiğinde aklımda ne 52 oda ne 1.500 çalışan ne de yeni yatırımlar kaldı.

Kapının önündeki üç ayaklı köpek, kesilmesin diye çevresinden dolaşılan bir ağaç, taşların arasındaki bir heykel ve tarladan Senato’nun tabağına gelen bir domates kaldı.

Otel yapmak, restoran açmak ve şirket büyütmek ölçülebilir. Ama geride ne bıraktığınızı ölçmek o kadar kolay değil.

Ruins’in kapısından çıkıp Yalıkavak’ın trafiğine karışırken Nurçe’nin bir cümlesi aklımda kaldı:

“Elimde olsa her yere ağaç dikerim.”

Sabah beni karşılayan köpeği ve gölgesinde oturduğumuz ağaçları düşündüm.

Belki dünyayı tek başımıza değiştiremeyiz.

Ama bulunduğumuz yere bir ağaçlık iyilik bırakabiliriz.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.