Berlin’de çok arkadaşım var.
Kimi Alman, kimi Türk asıllı Almanya vatandaşı…
Pazar günü onlarla birlikte ben de seçim sonuçlarını heyecanla izledim.
Sonuçları beklerken önümde beni çok etkileyen bir mülakat duruyordu.
Almanya vatandaşı olarak hayatında ilk defa kullanacak bir Türkiye vatandaşı.
Artık Almanya’da sürgünde bir sanatçı olarak yaşayan Ezhel’le yapılmış bir söyleşi.
Mülakatı ilgiyle izlediğim “Aposto” haber sitesinde yayınlandı
Agos yazarı Vartan Estukyan’a konuşmuş.
Bu mülakat Berlin’de yapılan seçimlerle aynı gün yayınlandı.
O söyleşiden öğreniyorum ki artık Almanya vatandaşlığını almış ve vatandaş olarak ilk defa oy kullanacakmış.

Söyleşiden bazı bölümleri birazdan aktaracağım.
Bana biraz Cem Karaca hüznü verdi.
Berlin özel bir statüye sahip.
Hem eyalet hem şehir hem de devletin başkenti…
Yani bir tür “Şehir devlet…”
Kazanan partinin başkanı hem eyalet başbakanı hem de belediye başkanı oluyordu.
Tabii herkes gibi o da aşırı sağ partinin nasıl bir sonuç alacağını merak ediyordu.
Neticede seçimden birinci parti olarak adı “Sol Parti” olan bir hareket çıktı. Aşırı sağ gelecek diye beklenirken bir çok Alman’ın aşırı sol dediği bir parti oyların yüzde 25’ini aldı.
Bu da son seçimlerde AKP’nin aldığı oyun sadece 10 puan altında.
Dün bu yazıyı yazdığım saatlerde bir tarama yaptım.
Belki yapmıştır ama ben sosyal medya hesaplarında hangi partiye oy verdiğine dair bir açıklama bulamadım.

Oyunu öğrenemedim ama tahminim var.
Dün seçimden birinci çıkan partinin adı “Die Linke…”
Yani “Sol Parti…”
Berlin Eyalet başkanı adayı ise12 Eylül askeri darbesinden sonra Almanya’ya sürgüne gitmiş Türkiyeli solcu bir anne ve babanın avukat kızı…
Adı Elif Eralp.
Almanya’da doğmuş.
Oyunu Yeşiller, Sosyal Demokrat Parti veya Die Linke’den birine vermiştir diye tahmin ettim.
Ezhel’in mülakatını işte böyle bir günde okudum.

Estukyan mülakata şöyle bir girişle başlıyor:
“Artık ‘Berlinli Sercan’ oldum” diyor Ezhel. Türkiye’den zorunlu göçünün üzerinden geçen yıllar, onun için yalnızca başka bir ülkede yaşamaya başlamak anlamına gelmemiş; müziğini, dinleyicisini ve kendisini de değiştirmiş. Almanya’daki diaspora, Gastarbeiter kuşağının hikayeleri, dil öğrenmenin zorlukları, Türkiye’ye dönememenin yarattığı gurbet duygusu ve Yunanistan’da bulduğu memleket izleri üzerine konuştuğumuz Ezhel, “Türkiye kadar Almanya da benim bir gerçekliğim” diyor.”
Şunu soruyor:
“Uzun zamandır Almanya’dasınız ve artık diasporalı olduğunuzu söyleyebiliriz. Siz bu kimliğinizle barıştınız mı?”
Ezhel’in cevabı şöyle:
“Başlarda, buraya ilk gelen Gastarbeiterlar [misafir işçiler] gibi bende de ‘Yav, yeğenim, nasıl olsa döneriz’ düşüncesi vardı. Burası gelip geçici bir yer. Uzun bir Erasmus gibi, Avrupa’yı da görmüş olduk. Fakat sonra yaşamaya, artık alışmaya başladıkça, vatandaş da olunca ‘Tamam’ dedim, ‘Türkiye kadar Almanya da benim bir gerçekliğim’… Mesela AfD’nin Sachsen-Anhalt’taki seçimi kazanması bile beni etkiliyor artık.”

Sonra hep kafamda kalacak şu cümleyi söylüyor:
“Bence gurbet aslında dönemeyince gurbet oluyor daha çok. Benim özelimde olan bir şey değil ama, ‘Bir gün herkes Ezhel olacak’ gibi bir şey hissediyorum. Etliye sütlüye karışmayan insanlar bile hukukun öteki tarafını görebiliyorlar, güvensizlik var. ‘Türkiye’ye giderim, ifademi veririm, mahkemeye çıkarım, hukuk ne gerektiriyorsa onu yaparım’ diyebilsem zaten zorunlu göç etmezdim.”
Türkiye’deki arkadaşlarına soruyormuş:
“Türkiye nasıl” diye.
“‘İnsanlar biraz daha mutsuz’, ‘Herkes biraz daha asabi’ gibi cevaplar alıyorum. Buraya göçen ya da göçmek isteyenler ekonomik, maddi durumdan, siyasal durumdan bile değil, tamamen psikolojik bir ferahlık için bunu yapıyorlar. Daha az günlük stresle muhatap olacaklarını düşündükleri için taşınıyorlar.”
Yakın zamanda Aşk, Mark ve Ölüm belgeselini seyretmiş ve çok etkilenmiş.
“Burada bir açık hava gösteriminde gözyaşlarıyla izledim çünkü Cem Karaca’nın olsun, başkalarının yaşadıkları olsun, kendimi de özdeşleştirdim filmle. Şu çok enteresan: Türkiye’de normalde didişen, farklılıklarını ön plana çıkartan gruplar/kimlikler burada bir şekilde daha iç içeler, daha bir aradalar. Çünkü hepsi yabancı. Türkiye’deyken mezhebi, etnik kimliği farklı insanları burada birlikte görebilirsin. İş ortakları, en iyi arkadaşlıklar… Bu benim çok hoşuma gidiyor çünkü Türkiye çok kutuplaşmış görünüyor buradan, bilmiyorum öyle mi… O kutuplaşmışlığın burada yok oluşunu görmek de çok güzel. Bu da beni buradaki diasporayla bağlıyor.”
Son zamanlarda sık sık Yunanistan’a gidiyormuş.
Aposto yazarı soruyor?
“Neden? Orada size Türkiye’yi hatırlatan bir şey mi var?”
Şöyle diyor:
“Yemekler, kamyonetle patates, soğan satan dayılar, o duygu, kokular… Kahvehanelerin önünde tespih sallayıp tavla oynayan adamlar… İnsanlar biraz daha tatlış. Sertler, delikanlılar, dayılar kahvenin önünde oturuyorlar fakat selamını alıyorlar, tatlılık var yani.”
Devam ediyor:
“Lokal müzisyenlerle de tanıştım, arkadaşlıklar kurdum. Onlarla beraber iki yakanın da ortak duygularını, müziklerini, melodilerini paylaşmak, akşam bir tavernada uzo içerken birden Türkçe bir uzun hava atmak çok hoşuma gidiyor.”
Mülakat bittiğinde gerilere döndüm.
Paris’te Komünist Partisi’nin “Fete de l’Humanite” bayramında Zülfü Livaneli ile tanışmamı…
Sürgünde yaşamak zorunda kalan sanatçılar çocukluk yıllarımdan beri beni hep düşündürdü.
Gençliğim sürgündeki Latin Amerikalı sanatçıları izleyerek geçti.
Pablo Neruda, Marquez, Quilapauin ve Inti Illimani gibi grupların üyeleri….
Tabii ki Nazım Hikmet…
Abidin Dino, Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan…
Ve tabii ki Cem Karaca…
O yüzden Cumhuriyet tarihinde 1974 yılının benim için çok özel bir yeri vardır.
Ecevit-Erbakan koalisyon hükümeti sırasında çıkan af kanunun, Anayasa Mahkemesi tarafından genişletilmesi ile sürgündeki sanatçılar Türkiye’ye dönmüş…
Selda Bağcan, daha sonraları Ferdi Özbeğen “O Yıllar” şarkısını söylüyor.
Bir de 1983-87 Özal’lı yıllar.
Türkiye Komünist Partisi üyelerinin bile vatana dönmeleri.
Siyasi sürgünlük denen ızdırabın sona erdiği yıllar.
Ülkemi daha da çok sevmiştim o yıllarda.
Sürgünlük denince aklıma hep Nazım Hikmet’in vatan hasretini gidermek için Romanya’nın, Bulgaristan’ın şehirlerine gelip de yazdığı dizeler gelir.
Münevver Andaç’ın doğduğu Sofya’da yazdığı gibi mesela;
“Doğduğun şehir kardeş evim bugün
Ama kendi evin kardeş evinde bile unutulmuyor
Şu gurbetlik zor zanaat zor…”
Floransa’ya ne zaman gitsem, oradan sürgüne gönderilip de bir daha evine dönemeyen Dante’yi hatırlarım.
Sürgün belki hayat kurtarır…
Ama çoğu kez bir hüzün cehennemine mecbur eder insanı.
Oscar Vilde, James Joyce, Thomas Mann, Stephan Zweig, Milan Kundera…
Onların sürgün hüzünlerini okuya okuya büyüdük.…
Ne zaman bir sürgün görsem çok dokunur bana hala…
Yunanistan’da Cunta döneminde Yunanlı sürgündeki siyasetçilerin, sanatçıların, müzisyenlerin Ege sahillerine gelip, oradan adalara bakıp vatan hasreti gidermeye çalışmaları çok ağlatmıştır beni.
O günlerin üzerinden benim ömrümden fazla ömürler geçti.
Şu dünyaya geldim.
Çetin Altan gibi hep güzel, hep birlikte yaşayabileceğimiz bir ülke hayal ettim.
Çetin Bey “Hayal ettiğimiz ülke bu değildi” dedi son nefesinde…
O da bizim genzimize bir hüzün vasiyeti gibi takıldı kaldı işte…
Oysa güzel bir olayı yaşıyoruz.
“Terörsüz Türkiye” adı altında bir barış projesini hayata geçiriyoruz.
Bu sayede belki sürgündeki bir çok Kürt sanatçısı siyasetçisi yurda dönebilecek.
Hep umutlanıyorum.
Bunu bütün ülkeye, cebinde Türkiye Cumhuriyet pasaportu taşıyan herkese yayamaz mıyız…
Kürdüyle barışan Türkiye, muhalif diye gördüğü Türküyle niye barışamasın ki…
Nedir ve kimdir buna mani olan…
Geçen hafta Suriye’de muhalif bir kadın sanatçının vatanına dönüp Şam’da verdiği muazzam konserle ilgili haberleri okudum.
Ülkedeki radikal bazı dinci kesimlerin karşı çıkmasına rağmen El Şara konserin yapılmasına izin vermiş.
Kadın sanatçı çevresinde zenne görüntülü dansçılarla sahneye çıktı.
O görüntülere bakarken umutlandım.
Nihayet İslam alemi de konserlerle barışıyor diye düşündüm, umutlandım.
Altı ay sonra 80 yaşıma gireceğim.
İnsanların sürgünlerde öldükleri bir ülkede doğdum.
Sürgünlerden döndükleri güzel günleri de yaşadım.
İnsanların sürgünlerde öldükleri bir ülkede ölmek istemiyorum.
Allahtan dileğim şu:
İnşallah bir gün bu dünyaya, hayatım boyunca yakama yapışmış bu sürgünlük hüznünden kurtulmuş olarak veda edebilirim…
22 Eylül 2026 - Sürgündeki Ezhel ilk oyunu hangi partiye verdi?
20 Eylül 2026 - Johnny Depp’in iki ruhlu tavşan adamı Tersane’ye nasıl geldi?
19 Eylül 2026 - Ben bu kadını tanıyamadım, siz gerçekten tanıdınız mı?
17 Eylül 2026 - Geçen salı bir kayak merkezinden gelen çok önemli ‘İbrahim’ istihbaratı
16 Eylül 2026 - Milli marşı ayakta dinlemeyince iktidar koltuğunu bırakma zamanı geldiğini anladım