“Urla’nın Başka Bir Yüzü: Her Şey Atlar Daha Özgür Yaşasın Diye Başladı”

23 Eylül 2026

Urla’da hâlâ insanı şaşırtan yerler var.

Dünyanın dört bir yanında oteller, restoranlar, çiftlikler görüyorum. Ama bazen insan kendi yaşadığı yerin birkaç kilometre ötesinde böyle bir yere rastlayınca, “Ben burayı nasıl daha önce görmedim?” diye kendine kızıyor.

Manej Urla’ya geldiğimde benimki biraz öyle oldu.

Su sesi, ağaçlar, atlar, bağlar… Gürültü yok. Acele yok. Birkaç adım ötede restoran, biraz ileride ahırlar. 12 odalı küçük bir otel var. Tavuklar, koyunlar, keçiler, inekler… Bağdan yılda yalnızca yaklaşık 300 şişe şarap çıkıyor. Zeytinyağı, bal, lavanta ve altın otu yağı üretiliyor.

Ama burası “çiftlik konseptli” bir otel değil.

Çünkü çiftlik zaten varmış .

Hatta her şey otelden de restorandan da çok önce, bir kız çocuğunun at sevgisiyle başlamış.

“Atım biraz daha at gibi yaşasın istiyordum”

Manej Urla’nın hikâyesini Aylin’den dinliyorum.

Ailesinin kökleri Manisa ve İzmir’e uzanıyor. Babası bu araziyi 1999 yılında almış. O yıllarda bugün bildiğimiz Urla yok. Yol bile yok denecek kadar zor. Çevrede birkaç yapı dışında neredeyse hiçbir şey bulunmuyor.

Peki neden böyle bir yer alıyorlar?

Atlar için.

Aylin beş yaşından beri binicilik yapıyor. Yıllarca atlı spor kulüplerinde binmiş. Ama atların sürekli ahırda kalmasına çocukluğundan beri itiraz etmiş.

“Babama hep, ‘Atımı salmak istiyorum. Daha at gibi yaşamasını istiyorum. Hep kapalı kalmasını istemiyorum’ diyordum.”

Babası da kızının bu isteğini ciddiye almış.

Bugün baktığınızda Manej’in hikâyesinin belki de en güzel tarafı bu. Başlangıçta ortada ne otel projesi var ne restoran ne de büyük bir yatırım planı.

Bir baba kızının atlarına daha iyi bir hayat sunmak istiyor.

Gerisi yıllar içinde geliyor.

Urla Sepeti’nden restorana

Aylin görsel iletişim tasarımı okuyor. 2010’da üniversiteden mezun oluyor. Almanya’da çalışıyor, İstanbul deneyimi yaşıyor ama sonunda yolu yine buraya çıkıyor.

Bir noktada kendine şu soruyu soruyor:

“Ben burada ne yapabilirim?”

Hayvanlarını ticari bir üretim aracı olarak görmek istemiyor. Ama sütlerinden faydalanabileceğini düşünüyor.

Yoğurt, kese yoğurdu, tereyağı, peynir yapmaya başlıyor. Ağaçların meyvelerinden reçeller, tarladaki ürünlerden başka şeyler üretiyor.

Sonra bunların hepsini bir isim altında topluyor:

Urla Sepeti.

Başlangıçta eve servis yapıyor.

Müşterileri arasında özellikle İstanbul’dan Urla’ya yerleşen kadınlar var. Siparişler çoğalınca servis yetişmez hale geliyor. Aylin de ahırın yanına küçücük bir dükkân yapıyor.

“Gelin, buradan alın” diyor.

İnsanlar gelmeye başlıyor.

Ama gelen yalnızca alışveriş yapmıyor. Yanında filtre kahvesini getiriyor, ekmeğini getiriyor, oturuyor. Bir bakıyorlar ki çiftlikte sofralar kurulmaya başlamış.

Aylin de durumu fark ediyor:

“Ben kahvaltıya başlayayım. Zaten ürettiğim her şey kahvaltıya uygun.”

Bugünkü restoranın başlangıcı işte o sofralar.

Bu yıl restoranın 11’inci yılı.

İki yıl kadar sonra konaklama da ekleniyor. Bugün Manej’in 12 odası var.

Aylin buranın gelişimini anlatırken sürekli aynı kelimeyi kullanıyor:

Organik.

Gerçekten de burası önce yapılmış, sonra içine bir hikâye yerleştirilmiş yerlerden değil. İhtiyaç neyse onun peşinden gidilmiş. Küçük mutfak yetmemiş, büyümüş. Soğuk hava deposu gerekmiş, yapılmış. İnsanlar kalmak istemiş, odalar gelmiş.

Sonra bir noktada da “Daha fazla büyümek istemiyoruz” demişler.

Bence bugün Urla için üzerinde düşünülmesi gereken cümlelerden biri de bu.

Çünkü bazen büyümemeyi seçmek de bir vizyon.

İki pony ile başlayan spor kulübü

Manej’in bir başka hikâyesi ise atlarda yaşanıyor.

Aylin antrenör değil. Kendini özellikle öyle tanımlamıyor.

“Ben engel atlamacıyım” diyor.

Yıllarca yarışmış, binicilik camiasından hiç kopmamış. Anne olduktan sonra yarışma tarafını biraz geride bırakmış ama atlarla ilişkisi devam etmiş.

Urla’ya göç arttıkça arkadaşlarından talepler gelmeye başlamış.

“Çocuklarımız burada ata binebilir mi?”

Aylin’in kendi atları profesyonel binicilik için daha büyük ve genç atlar. Çocukları onlara bindirmek mümkün olmayınca iki pony alıyor.

Sonrası yine Manej usulü gelişiyor.

Talep artıyor. Pony sayısı artıyor. Eğitmenler geliyor. Dersler başlıyor.

Ve sonunda Manej, federe bir spor kulübüne dönüşüyor.

Bugün çiftlikte 24 at bulunuyor. Bunların 11’i öğrencilerin müsabaka atları. Çocuklar dört yaşından itibaren biniciliğe başlayabiliyor; altı yaşında lisanslı sporcu olabiliyor.

Aylin anlatırken özellikle bir şey dikkatimi çekiyor.

Burada beş yaşında biniciliğe başlayan bazı çocuklar bugün 12-13 yaşlarında ve milli takım seviyesine doğru ilerliyor.

Başlangıç seviyesindeki çocuklarla Nurcan Hoca, müsabaka grubuyla ise Ahmet Barlas çalışıyor.

Yani bir çocuk burada pony ile başlayıp yıllar içerisinde yarışmacı sporcu seviyesine kadar ilerleyebiliyor.

Ama Aylin için biniciliğin çocuklara verdiği şey yalnızca sportif başarı değil.

Ekrandan uzaklaşıyorlar.

Birbirleriyle gerçek ilişkiler kuruyorlar.

Ortak bir tutkuları oluyor.

Hatta oyunları bile atlarla ilgili. Sandalyeleri dizer, kendi parkurlarını kurar, kendi aralarında yarışırlarmış.

Bugünün çocuklarını düşününce belki de bundan daha değerli tarafı yok.

At insana ne öğretiyor?

Aylin’e “Peki at insana ne öğretiyor?” diye soruyorum.

Cevabı çok hoşuma gidiyor:

“Kontrollü olmayı.”

Çünkü ata duygunuzu saklayamıyorsunuz.

Stresliyseniz biliyor. Korkuyorsanız hissediyor. Gerginseniz o da geriliyor.

“İyi bir gün geçirmemiş olabilirsiniz ama o stresle atların yanına girmeniz çok anlam ifade etmiyor. Atlar sizin duygu durumunuzu hemen okuyor.”

Sonra bunu tek cümlede topluyor:

“Sakin olmayı öğretiyorlar.”

Belki Manej’in bütün hikâyesini de biraz buradan okumak gerekiyor.

Acele etmeden büyümek.

Doğayı zorlamamak.

Her şeyi kontrol etmeye çalışmamak.

Ama kendi tavrını kontrol etmeyi öğrenmek.

Sabah yumurtanı kendin al

Manej’de hoşuma giden bir başka şey de bugün turizmde çok kullanılan “deneyim” kelimesinin burada biraz başka anlam taşıması.

Çünkü yapılanlar misafir için sahnelenmiyor.

Sabah tavuk kümese giriyor çünkü her sabah zaten kümese giriliyor.

Koyun ve keçiler sağılıyor çünkü zaten sağılmaları gerekiyor.

Atların bakımı yapılıyor çünkü onların hayatı böyle devam ediyor.

Bostan işleniyor.

Zeytinlerden yağ, bağdan şarap, arılardan bal geliyor.

Konaklayan bir misafir isterse sabah kümese girip yumurtasını kendisi alabiliyor. Hayvanların sağımına katılabiliyor. Atların günlük hayatını görebiliyor.

Aylin bunu anlatırken özellikle altını çiziyor:

“Bu bir enstalasyon değil. Bu bizim gerçek hayatımız.”

İşte bence önemli fark burada.

Bugün her yerde “farm to table”, yani tarladan sofraya kavramını duyuyoruz.

Onlar kendilerine başka bir ifade seçmişler:

“Çiftlikte sofra.”

Çünkü sofraya yalnızca bostandaki domates gelmiyor.

Zeytinyağı da buradan, bal da, şarap da…

Çiftlik hayatının bütünü sofraya taşınıyor.

Peki Urla ne oldu?

Aylin’le konuşurken konu ister istemez Urla’ya geliyor.

Çünkü onun hikâyesi aynı zamanda Urla’nın son çeyrek yüzyıldaki değişiminin küçük bir özeti.

1999’da ailesi burayı aldığında çevrede neredeyse kimse yokmuş.

Bugün ise Urla Türkiye’nin en fazla konuşulan gastronomi destinasyonlarından biri.

Aylin de bu dönüşümün gastronomi tarafının hakkını teslim ediyor.

Çok iyi şeflerin geldiğini, ödüllü restoranların açıldığını, işletmelerin başında gerçekten işini seven insanların bulunduğunu söylüyor.

“Arkasında bir gerçeklik var. Bir balon değil” diyor.

Ben de buna katılıyorum.

Ama Urla’nın başka bir meselesi daha var.

Buraya ilk kez gelen bazı insanlar, Sanat Sokağı’nda biraz yürüyüp “Urla bu mu?” diyebiliyor.

Oysa Urla’yı görmek için biraz aramak gerekiyor.

Bağların arasına girmek, köylere gitmek, üreticiyi bulmak, zeytinliklere bakmak, şeflerin hikâyelerini dinlemek gerekiyor.

Çünkü buranın asıl hikâyesi birkaç sokaktan ibaret değil.

Aylin’in de söylediği gibi Urla’nın temelinde tarım var.

Burası ineklerin, keçilerin, bağların, zeytinliklerin olduğu bir coğrafyaydı.

Manej’in bulunduğu bölge eski bir Yörük bölgesi. Keçicilik yapılmış. Daha önce Rumların bağları varmış. Mübadele sonrasında gelenler tütün ekmiş.

Bugün ormanın içerisinde hâlâ eski bağ teraslarının izlerini görmek mümkün.

Ama son yıllarda bu coğrafya çok hızlı değişiyor.

“Bu kadar büyük araziler keşke büyük kalabilseydi”

Aylin’in en fazla düşündüğü meselelerden biri yapılaşma.

Özellikle geniş tarım arazilerinin bölünerek küçük parsellere ve sitelere dönüşmesinden rahatsız.

“Keşke bu alanlar bu kadar büyük kalabilseydi” diyor.

Çünkü herkes kendi küçük bahçesinde bir şey yetiştirebilir ama bunun gerçek tarımsal üretimin yerini tutmadığını düşünüyor.

Urla’ya göç zaten yıllardır vardı. Önce yazlık evler kışlık evlere dönüştü. Daha sakin bir hayat isteyenler geldi. Ardından pandemi ve İzmir depremi bu hareketi hızlandırdı.

Urla büyüdü.

Belki şimdi asıl soru şu:

Büyürken neyi kaybetmemeyi başaracak?

Bağlarını mı?

Zeytinliklerini mi?

Tarımını mı?

Sessizliğini mi?

Yoksa hepsinden biraz mı?

Manej’i gezerken bu soru daha da anlamlı geliyor.

Çünkü burası 1999’dan beri değişmiş ama başlangıç nedenini tamamen kaybetmemiş.

Hâlâ ortada atlar var.

Hâlâ tarım var.

Hâlâ hayvanlar var.

Ve hâlâ burada gerçekten yaşayan bir aile var.

“Biz böyle yaşamak istiyoruz”

Aylin’in annesi de babası da çiftçi bir aileden gelmiyor.

Kendisi de şehirde eğitim almış bir görsel iletişim tasarımcısı.

Bu hayat onlara miras kalmamış.

Onlar bu hayatı seçmiş.

“Biz böyle yaşamak istiyoruz. Bunu bilinçli olarak seçiyoruz” diyor.

Babası Yaşar Güven’in artık yelken tutkusu var. Dört yıldır emekli ve mümkün olduğunca denizde. Çiftliğin günlük operasyonunun tamamı Aylin’de.

Ama hikâyenin başlangıcında onun desteği var.

Beş yaşından beri at binen kızının ne istediğini ciddiye almış.

Sonra da onun istikrarına güvenmiş.

Bugün o küçük kız 24 atın bulunduğu bir spor kulübünü, restoranı, 12 odalı oteli, tarımı ve hayvancılığıyla yaşayan koca bir sistemi yönetiyor.

Üstelik “Daha ne kadar büyüyebiliriz?” diye değil, gerektiğinde “Burada duralım” diyerek.

Her sabah yeniden

Sohbetimizin sonunda Aylin’e bu hayatı kurmak isteyen insanlara ne söyleyeceğini soruyorum.

Romantik bir cevap vermiyor.

Çünkü doğanın içinde yaşamak yalnızca güzel sofralar, atlar ve gün batımları demek değil.

Bir yıl hasat beklediğiniz gibi olmayabilir.

Ürün az çıkabilir.

Doğa planınıza uymayabilir.

Bazen kabullenmek gerekir.

“Çok sevmek lazım” diyor Aylin.

Sonra yıllardır değişmeyen sabah rutinini anlatıyor.

Her gün aynı saatte kalkıyor.

Bir gün önce ne yaşanmış olursa olsun, sabah yeniden motive oluyor.

“Biliyorum, yine güzel olacak. Yine her şey iyi olacak.”

Manej’den ayrılırken dönüp bir kez daha etrafa bakıyorum.

Atlar, bağ, ağaçlar, restoran, odalar, hayvanlar…

Bazen iyi hayat dediğimiz şey çok karmaşık değil belki.

Nerede yaşamak istediğini bilmek.

Neyi sevdiğini unutmamak.

Büyürken başladığın yeri kaybetmemek.

Ve galiba biraz da bir atın yanında öğrendiğin gibi:

Sakin kalmak.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.