Hermès’imi kendim aldım

Bir kişinin istediği ya da ihtiyacı olan şey her ne ise, “kendim aldım” diyebilmesi çok güzel. Bu güveni nüfusun büyük çoğunluğunun yaşayabildiği günleri görebilmemiz dileği ile.

2 Ekim 2026
Kötü haber şu ki, Hermès’imizi kendimiz alamazsak, başkası da alamayabilir. Bu “başkası” ailemiz olabileceği gibi eşimiz de olabilir. Ailemizin maddi durumunu yakından biliriz zaten, fakat potansiyel eş adaylarımıza fazla güveniyor olabiliriz. Çin’de zengin eş aracılığı ile “finansal kurtuluş” vaadini yükselten bazı programlara kısıtlama getirilmiş olması algımızda oluşan bu bozulmanın bir göstergesi.

Demet Şener, Almanya’dan aldığı Hermès çantasıyla gündemde. Şener fiyatının 8 bin Euro olduğu belirtilen çantaya ilişkin olarak, yıllardır çalıştığını vurgulayarak “Kendim alıyorum, kendim takıyorum. Başkasının almasını beklemiyorum” ifadelerini kullanmış.

“Hermès’imi kendim aldım” ifadesi, Demet Şener açısından irdelendiğinde son derece olumlu olmakla birlikte, iki temel yanılgıya yol açabilir. Öncelikle, her çalışan kazandığından bir Hermès çanta alacak kadar bütçe ayıramaz. Hatta çoğu çalışan bunu yapamaz. İkinci olarak ise bizim kendimize alamadığımız Hermès’i her zaman bir başkası alamaz.

Çalışarak ne alabiliriz?

Artık hepimiz biliyoruz ki çalışmamızın karşılığını yaptığımız mesleğin niteliği ya da gösterdiğimiz çaba belirlemiyor. Doğduğumuz ev, erişebildiğimiz fırsatlar ve bazen de yalnızca şans son derece önemli faktörler. Bir öğretmenin, doktorun, mimarın veya işçinin uzun yıllar çalışması, rahatça bir ev almasına, düzenli birikim yapmasına ya da geleceğinden kaygı duymadan yaşamasına çoğu zaman yetmiyor.

Öyle ki, TÜİK’in 2025 verilerine göre, nüfusun %35’i iki günde bir et, tavuk veya balık içeren bir öğünün masrafını ekonomik olarak karşılayamıyor. Kalan %65’lik kesim de her sabaha yarım avokado ve en az iki saatlik spor seansı ile uyanmıyor. Gelir eşitsizliği hatırı sayılır oranda yüksek. En yüksek gelirli yüzde 20 toplam gelirin yüzde 48’ini alırken en düşük gelirli yüzde 20’nin payı yüzde 6,4. Biri diğerinin 7,5 katı.

Çalışarak ne alabiliriz tam listesini yapmak mümkün olmasa da, Eylül 2026 rakamlarına göre Ankara’da dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının 123.130 TL olduğunun belirtilmiş olmasından hareketle, bir çantaya ya da arzu ettiğimiz herhangi başka bir şeye brüt asgari ücretin 13,5 katının, veya 445.504 TL’nin, ayırılması nüfusun büyük çoğunluğu için imkân dahilinde değil.

Gelir eşitsizliği “kalıcı” hale gelince…

Gelir, belirli bir dönemde kazandığımız para. Servet ise ev, arsa, birikim ve yatırımlarımızdan borçlarımızı çıkardıktan sonra kalan değer. Gelirimizi doğru değerlendirirsek, servetimizi büyütebiliriz ama yüksek gelirli kişilerin servetlerinin de daha büyük olması kaçınılmaz.

2026 Dünya Eşitsizlik Raporu’nun Türkiye tahminlerine göre, en varlıklı yüzde 10 toplam servetin yüzde 68,4’üne sahip. Servet dağılımının alt yarısında yer alan nüfusun payı ise yalnızca yüzde 2,7. En tepedeki yüzde 1 tek başına servetin yüzde 35,1’ini elinde tutuyor. Özetle, birikmiş varlıkların önemli bir bölümü son derece dar bir kesimde toplanmış durumda.

Bu durumu çalışarak dönüştürebilmek teoride mümkün ama uygulamada gerçekleşme ihtimali yüksek değil. Aynı maaşı alan iki kişiyi düşünelim. Biri ailesinden kalan evde oturuyor, diğeri kira ödüyor. Ay sonunda biriktirebilecekleri para farklı. Birinin elindeki varlık ayrıca gelir getirebilir, krediye erişimini kolaylaştırabilir, işsiz kaldığında güvence sağlayabilir. Diğeri aynı güvenceyi oluşturmak için maaşından artırmak zorunda. Aradaki ekonomik fark, bir kişinin diğerinden daha az çalıştığı ya da daha verimsiz olduğu anlamına gelmiyor.

Kendim alamazsam başkası alsın

Kötü haber şu ki, Hermès’imizi kendimiz alamazsak, başkası da alamayabilir. Bu “başkası” ailemiz olabileceği gibi eşimiz de olabilir. Ailemizin maddi durumunu yakından biliriz zaten, fakat potansiyel eş adaylarımıza fazla güveniyor olabiliriz. Çin’de zengin eş aracılığı ile “finansal kurtuluş” vaadini yükselten bazı programlara kısıtlama getirilmiş olması algımızda oluşan bu bozulmanın bir göstergesi. Bu bozulma şüphesiz ki sadece diziler ya da benzer programlar ile gerçekleşmiyor. Magazin haberleri aracılığı ile de aslında son derece ender olan bir durum normmuş gibi algılanmaya başlanıyor. Bunun bir yansımasını Anayasa Mahkemesi’nin nafakaya ilişkin olarak verdiği kararın hatırı sayılır bir kitle tarafından “son derece olumlu” olarak yorumlanmasında görebiliriz.

Özetle, çalışarak istediğimizi alamıyor hatta temel ihtiyaçlarımızı bile karşılayamıyorsak sorunun bizde olmama ihtimali yüksek. İstediklerimizi başkası da bizim için alamıyorsa, sorun onlarda da değil. Sorun sistemin kendisinde.

Peki ne yapabiliriz? Yüksek gelir ve büyük servet sahiplerinin mali güçleriyle uyumlu katkı sağlaması, mirasla aktarılan büyük varlıkların etkin biçimde vergilendirilmesi ve düşük gelirli çalışanların yükünün hafifletilmesi birlikte tartışılarak soruna kısmen de olsa bir çözüm getirilebilir. Toplanan paranın nitelikli devlet okullarına, erişilebilir sağlık hizmetlerine ve kreşlere dönüşmesi de aynı derecede önemli. Böylece aileden gelen imkânların hayatımız üzerindeki belirleyiciliği azalabilir.

Bir kişinin istediği ya da ihtiyacı olan şey her ne ise, “kendim aldım” diyebilmesi çok güzel. Bu güveni nüfusun büyük çoğunluğunun yaşayabildiği günleri görebilmemiz dileği ile.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.