Çözmesi gereken baş sorununun Türkiye’de sakin yaşamayı gerçekleştirmek olduğunu iddia eden bir insanın hayatının çok kolay geçmesi düşünülemez gayet tabii ki.
Modern dünya önümüze sürekli bir koşturmaca, bitmek bilmeyen dijital bildirimler ve “daha verimli olmalısın” dayatması koyarken, ben size oturup yavaşlamanın ve hiçbir şey yapmamanın faziletlerini anlatacak değilim.
Zira bu coğrafyada sakin kalmaya çalışmak, başlı başına olağanüstü bir çaba ve sinir harbi gerektiriyor.
***
Yine de son günlerde teknolojiden olabildiğince uzak, tek başına sessizlik ve sakinlik içinde okuyup yazmayı “iyi hayat” olarak görmeye başladığımı itiraf etmeliyim. Hani o ressam Courbet’nin Baudelaire tablosundaki derin odaklanma ve izole olma anı vardır ya; işte benim ideal yaşamım tam olarak o. Fakat gelin görün ki, bizim ailede bu “sakinlik” genetik bir lanet gibi katmerlidir.
***
Rahmetli babam her sohbetimizde bana, “Kendine beni örnek al, benim gibi sakin ol” diye tavsiyede bulunurdu.
Adam kendi yaptığı hesaba göre hayatı boyunca 20 tona yakın rakı içmişti. 87 yaşında check-up için gittiği doktor, iç organlarına bakıp “17 yaşındaki bir insanın organlarına sahip, galiba babanızın hiç kötü alışkanlığı yok” dediğinde, doktora dönüp “Doktor bey, babam sadece kötü alışkanlıktan ibarettir ama ruhu o kadar sakindir ki organları yıpranmıyor” demek zorunda kalmıştım.
Babamın bu muazzam sakinlik teorisinin yanında bir de dedem vardı. Sülalemin fazla övünülecek bir yanı katiyen olmasa da yavaş hareket etmek konusunda dedem bir dünya markasıydı. Genellikle boş bir duvara sabit bakışlarla bakarak oturur ve sadece bıyıklarını sıvazlarmış. ona göre kendisi açısından sağlıklı yaşam için bu kadarlık bir fiziksel hareket fazlasıyla yeterliydi.
Dedem bu hipnotik durumundan sadece birini dövmesi veya öldürmeye teşebbüs etmesi gerektiğinde kalkardı ki, anlatılanlara göre adamı döverken bile yavaş hareket eder, adeta o anın tadını çıkarırmış.
***
Düşünsenize böyle bir genetik mirasla, bugünün Türkiye’sinde sakin bir liman arıyorum. İnsanlar haklı olarak düzgün, aksamadan işleyen sistemler içinde olmak ve sadece ruh sağlıklarını korumak için haberlerden kaçmak istiyorlar. Çünkü televizyonu açtığınız an o kolektif çılgınlık dalgası üstünüze boca ediliyor. “İyi hayat” kavramının sadece “biraz daha fazla kazanıp güzel alışveriş yapmak” sanıldığı bir toplumda, zihni ve ruhu izole etmek neredeyse imkansız hale geliyor.
***
Sonuç olarak sevgili okurlar; George Gershwin’in o meşhur caz klasiğinde söylediği gibi “Summertime, and the living is easy” (Yaz mevsimi ve hayat kolay/sakin) kıvamında bir ömür sürmek hepimizin hayali. Ama bu topraklarda yavaşlamak istiyorsanız, en azından dedem gibi boş duvara bakıp bıyık sıvazlama sanatında ustalaşmanız ya da tavsiye etmem ama babam gibi 20 ton rakıyı devirecek bir vurdumduymazlığa erişmeniz gerekiyor. Aksi takdirde, bu modern keşmekeşin içinde ruh sağlığınızı korumanız tamamen bir mucizeye kalmış demektir.