Selim Akman’ın bir şiirinde karşıma çıkan iki kelime birkaç gündür zihnimden çıkmıyor:
“Bağıra bağıra susmak.”
Bu çarpıcı şiiri dikkatime getiren Serdar Kahraman’a teşekkür ederim. Bazen biri önünüze bir şiir, bir cümle, hatta iki kelime bırakıyor; siz oradan bambaşka yerlere gidiyorsunuz.
Ben de gittim.
İnsan bağıra bağıra nasıl susar?
İlk bakışta çelişki. İnsan ya bağırır ya susar, öyle değil mi?
Ama hayat matematik değil ki. İnsan bazen tek kelime etmeden öyle çok şey söyler ki, duymasını bilen için suskunluğu çığlıktan daha gürültülüdür.
Geriye dönüp düşünüyorum da, gençken susmayı zayıflık sanırdım.
Haklıysan konuşacaksın. Haksızlığa uğradıysan itiraz edeceksin. Yanlış giden bir şey varsa sesini yükselteceksin. Böyle yapmıyorsan zayıfsın, iktidarsızsın, cesaretin yok.
Yıllar geçtikçe bunun her zaman böyle olmadığını gördüm.
Diplomaside, siyasette, iş dünyasında ses yükseldikçe gücünün arttığını zanneden çok insan tanıdım.
Oysa sözün de bir ömrü var.
Anlatırsınız, tekrar anlatırsınız, başka kelimeler denersiniz. Sonra bir noktada konuşmanın hiçbir şeyi değiştirmediğini görürsünüz.
İnsan söyleyecek sözü kalmadığı için değil, söylediği sözün karşılığı kalmadığı için susar.
Ama sessizliğin bir başka yüzü daha var.
Yoga ve meditasyonda insan neden susar?
Dış dünyadan kaçmak için değil, içeriye dönmek için. Dışarıdaki uğultuyu biraz olsun susturup içeride ne olup bittiğini duyabilmek için.
Belki insanın zaman zaman kendisiyle baş başa kalabilmesinin yolu da budur. Her sessizlik yenilgi değildir. Bazısı toparlanmadır, arınmadır, kendi sesini yeniden bulmaktır.
Bazen dışarıya susarız ki içeriyi duyabilelim.
Kendi hayatıma baktığımda bunu daha iyi görüyorum.
Ayrıldığım işler, uzaklaştığım insanlar, biten ilişkiler, arkadaşlıklar, artık içinde bulunmak istemediğim gruplar…
En kesin kopuşlarımın öncesinde büyük kavgalar hatırlamıyorum.
Önce mücadele etmişim. Sonradan “Keşke biraz daha uğraşsaydım” dememek için anlatmışım, itiraz etmişim, düzeltmeye çalışmışım.
İpin ucunu kolay bırakmamışım. Sımsıkı tutmuşum.
Ta ki bir gün, ipin karşı tarafında artık kimsenin tutmadığını fark edene kadar.
O zaman bırakmışım.
Karşımdakini cezalandırmak için değil, kendimi daha fazla tüketmemek için.
Ne büyük bir kavga etmişim ne kapıyı çarpmışım.
Sadece ceketimi alıp çıkmışım.
Şimdi anlıyorum ki gerçek ayrılık, kapıdan çıktığım gün değil; içeride söyleyeceklerimi artık söylememeye karar verdiğim gün başlamış.
Bu yalnız insan ilişkileri için geçerli değil.
Toplumlarda da asıl dikkat edilmesi gereken yalnız yükselen sesler değil, giderek konuşmaktan vazgeçenlerdir.
İnsanlar şikâyet ediyor, eleştiriyor, itiraz ediyorsa hâlâ değişim beklentisi vardır.
Beni daha çok kaygılandıran başka cümleler:
“Boş ver.”
“Bir şey değişmez.”
“Ben kendi işime bakarım.”
“Böyle gelmiş, böyle gider.”
“Yurtdışına gitmenin yolunu bulalım; burada bize hayat yok.”
Bir genç ülkesinin geleceğini tartışmayı bırakmışsa geleceğini başka yerde kurmayı düşünüyor olabilir. Bir girişimci eleştirmeyi bıraktıysa yatırımını başka yere taşımayı hesaplıyor olabilir.
Bazen geri çekilmek, söylenebilecek en sert sözdür.
Bu yüzden yönetenlere, patronlara, anne babalara, eşlere, öğretmenlere söylüyorum:
İnsanları susturmayın. Konuşmalarını teşvik edin.
İtiraza alan açın. Eleştiriden korkmayın. “Hayır” diyebilmelerine imkân verin.
Çünkü itiraz hâlâ bir bağdır.
Öfkenin adresi, eleştirinin muhatabı vardır. Tartışmanın içinde, ne kadar küçük olursa olsun, bir değişim umudu saklıdır.
Asıl tehlike, insanın sizden artık hiçbir şey beklememesidir.
O noktadan sonra kopuş gürültülü olmaz.
Bir eşten, bir dosttan, bir işten, bir kurumdan, bazen de bir ülkeden gidilir.
Kapı çarpılmaz.
Ceket alınır.
Geride kalanlar sorar:
“Neden hiçbir şey söylemedi?”
Yanlış soru.
Söyledi.
Defalarca.
Sonra kelimelerinin size ulaşmadığını gördü.
İçeriye döndü. Kendi sesini dinledi. Kararını verdi.
Ve bir gün, kelimelerini de alıp gitti.
4 Ekim 2026 - Bağıra Bağıra Susmak
3 Ekim 2026 - Seçime Giden Yol Üç Perdede mi Yazılıyor?
2 Ekim 2026 - Krizden Krize: Dünya Sarsılırken Türkiye Neden Hep Biraz Daha Fazla Sallanıyor?
1 Ekim 2026 - Uzaktan Büyük, Yakından İnsan
30 Eylül 2026 - Atatürk bugün aramızda olsaydı Türkiye’yi nasıl yeniden tasarlardı?