Ülke olarak bu kadar sessiz, bu kadar tepkisiz kalmamalıyız. Yorgunluğumuzu inkâr etmeden, umutsuzluğumuzu birbirimize bulaştırmadan, ortak sorunlarımızın karşısında birbirimizi bulmalıyız. Çünkü belki de ihtiyacımız olan, bir şeylerin değişmesi için hâlâ yapabileceklerimiz olduğunu hatırlamak.
Dışarıda bir kafeye oturup yalnızca bir kahve içmek, eskiden sıradan bir gündelik alışkanlıkken bugün hesabını yaparak verdiğimiz bir karara dönüşebiliyor. Oysa insanın hayatında küçük keyiflere, nefes alacağı alanlara, kendine ayıracağı zamana da ihtiyacı var. Peki, bunlar giderek lüks hâline geliyorsa geriye nasıl bir yaşam kalıyor? Cuma günü altı kişinin katıldığı bir eğitimdeydim. Eğitimin içeriği, konuşulanlar, paylaşılan bilgiler elbette önemliydi. Ama günün sonunda aklımda kalan, katılımcıların hissettiği ortak duygu oldu.
Herkesin mesleği, ilgi alanı, hayattan beklentisi ve gelecek hedefi farklıydı. Buna rağmen altı kişinin ortaklaştığı bir duygu vardı: Kendilerini sıkışmış ve yorgun hissediyorlardı.
İnsan bazen kendi hayatındaki sorunlardan yorulur. Bazen de ne yaparsa yapsın değiştiremediği koşulların ağırlığını taşır. O gün hissettiğim, ikincisiydi.
Çünkü bu yorgunluğun kaynağı yalnızca kişisel hayatlarımız değildi. İçinde yaşadığımız ülkenin yarattığı mutsuzluk, geleceğe dair belirsizlik ve giderek büyüyen çaresizlik duygusunun da hepimizin omuzlarında olması idi.
Yolsuzluk iddiaları, bitmeyen krizler, geçim derdi, her geçen gün biraz daha daralan yaşam alanlarımız… Bir yandan hayatı sürdürmeye çalışırken diğer yandan her gün yeni bir haberle biraz daha ağırlaşıyoruz.
Dışarıda bir kafeye oturup yalnızca bir kahve içmek, eskiden sıradan bir gündelik alışkanlıkken bugün hesabını yaparak verdiğimiz bir karara dönüşebiliyor.
Oysa insanın hayatında küçük keyiflere, nefes alacağı alanlara, kendine ayıracağı zamana da ihtiyacı var. Peki, bunlar giderek lüks hâline geliyorsa geriye nasıl bir yaşam kalıyor?
Mesele yalnızca maddi sıkıntılar da değil. Sürekli kötü haberlerle karşılaşmak, bir şeylerin düzeleceğine dair inancını kaybetmek, sesini çıkarsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünmek…
Bunların da bir bedeli var. Ve bu bedeli hep birlikte ödüyoruz.
Her yeni krizi bir öncekinden daha az şaşkınlıkla karşılıyoruz. Dün kabul edilemez bulduğumuz bir durum, bugün hayatın olağan akışı gibi önümüze geliyor. Öfkemiz kısa sürüyor, tepkimiz çabuk dağılıyor. Birkaç gün konuşuyor ve sonraki gündemin içinde kayboluyoruz.
Sanki hayatlarımız daralırken biz de sessizce kendi içimize çekiliyoruz.
Dünyanın farklı ülkelerinde yaşananlara baktığımda, ekonomik sıkıntıların, haksızlıkların insanları yalnızca bireysel çözümler aramaya değil, ortak talepler etrafında buluşmaya da yönelttiğini görüyorum.
İspanya bunun örneklerinden biri. Binlerce kişi, yükselen kiraları, uygun fiyatlı konut eksikliğini ve turistik kiralamaların yerel halk üzerindeki etkisini protesto etmek için sokaklara çıktı. İnsanlar yalnızca kiraların yüksek olmasına itiraz etmiyordu. Çalıştıkları hâlde yaşadıkları şehirlerde barınamamalarına, gençlerin bağımsız bir hayat kurmakta zorlanmasına ve mahallelerin yerel halk için giderek erişilmez hâle gelmesine de tepki gösteriyorlardı. Tepkileri de birtakım adımlar atılmasına vesile oldu.
Burada önemli olan, başka bir ülkede insanların daha az sorun yaşıyor olması değil. Onlar da ekonomik baskılarla, gelecek kaygısıyla ve barınma sorunuyla karşı karşıya. Fark, ortak bir sorun karşısında bir araya gelerek taleplerini görünür kılmaları.
Elbette sokağa çıkmak tek başına çözüm değil. Ancak ortak bir sorunun ortak bir sesle dile getirilmesi, o sorunun görmezden gelinmesini zorlaştırıyor.
Peki, biz ülke olarak neden bu kadar sessiziz?
İnsanları tepkisizlikle suçlamak kolay. Geçimini sağlamak için uzun saatler çalışan, eve döndüğünde faturalarını düşünen, çocuklarının geleceği için kaygılanan, işini kaybetmekten korkan bir insandan her gün mücadele etmesini beklemek kolay değil. Bazen insanın itiraz edecek gücü bile kalmıyor. Önce kendi hayatını ayakta tutmaya çalışıyor. Gündelik sorunları çözmek, bir sonraki ayı planlamak, biraz olsun nefes almak için çabalıyor.
Belki de bu yüzden birbirimizden giderek uzaklaşıyoruz. Herkes kendi yükünü tek başına taşımaya çalışıyor. Oysa aynı sorunları yaşayan milyonlarca insanın ortak deneyimi, bizi birbirimize yaklaştırabilecek bir zemin oluşturabilir. Bir insanın sesi duyulmayabilir. Ama aynı şeyi söyleyen binlerce insanı görmezden gelmek daha zordur.
Burada sözünü ettiğim, her olayda öfkelenmek ya da her gelişmeye tepki göstermek değil. Sosyal medyada birkaç cümle yazıp sonra hayatımıza devam etmek de değil.
Sözünü ettiğim; bizi etkileyen meseleler karşısında duyarlılığımızı korumak, soru sormak, talepte bulunmak, dayanışmak ve gerektiğinde ortak hareket etmek.
Cuma günü o altı kişide gördüğüm şey, umudunu bütünüyle kaybetmiş insanlar değildi. Yeniden heyecanlanmak, kendilerine yeni bir alan açmak, bir şeyleri değiştirebileceklerine inanmak isteyen insanlardı.
Bence asıl mesele de burada.
İnsan yorulabilir, hayal kırıklığı yaşayabilir. Bir süre geri çekilmek, dinlenmek, kendine dönmek isteyebilir. Bunların hepsi insani. Ama yorgunluğumuz kalıcı bir kabullenişe dönüştüğünde, yalnızca bugünü değil, yarını değiştirme ihtimalinden de vazgeçmeye başlarız.
Bir ülkenin geleceği yalnızca ekonomik göstergelerle, açıklanan rakamlarla ya da alınan kararlarla şekillenmiyor. İnsanların o ülkede nasıl hissettiği, geleceğe ne kadar güven duyduğu ve kendisini ne kadar etkili gördüğü de önemli. İnsanlar sürekli kaygı içindeyse, emeklerinin karşılığını alamadıklarını düşünüyor, en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor ve seslerini duyuramayacaklarına inanıyorsa burada yalnızca ekonomik değil, toplumsal bir mesele de var demektir.
Ülke olarak bu kadar sessiz, bu kadar tepkisiz kalmamalıyız. Yorgunluğumuzu inkâr etmeden, umutsuzluğumuzu birbirimize bulaştırmadan, ortak sorunlarımızın karşısında birbirimizi bulmalıyız.
Çünkü belki de ihtiyacımız olan şey, her şeyin bir anda düzeleceğine inanmak değil; bir şeylerin değişmesi için hâlâ yapabileceklerimiz olduğunu hatırlamak.
Bazen umut, hiçbir şeyin kendiliğinden düzelmeyeceğini bilerek yine de sesini çıkarmaktır.
13 Ekim 2026 - Ne Zamana Kadar Böyle Sessiz Kalacağız?
6 Ekim 2026 - Küvetteki Gelinler: Bir Kadını Görmek İçin Ölmesini mi Bekliyoruz?
Feza Turunçoğlu Kimdir?
Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.