Her şeyi daha iyi, daha hızlı ve daha verimli yapma arzusu artık hayatımızın her alanına yayılıyor. 2026 yılının kelimesi seçilen “maxxing”, yalnızca bir internet trendini değil, tüketim alışkanlıklarımızı ve markaların bize vaat ettiği yeni yaşam biçimini de anlatıyor.
İngilizce “maximize” kelimesinden türeyen maxxing, bir şeyi mümkün olan en üst seviyeye taşımak, hayatın herhangi bir alanını maksimum düzeyde optimize etmek anlamına geliyor. Aslında yeni bir davranışı değil, giderek yaygınlaşan bir düşünce biçimini tanımlıyor. Dictionary.com, 25 Ekim 2026’da “maxxing”i 2026 yılının kelimesi seçti. The Guardian’ın 26 Ekim tarihli değerlendirmesine de konu olan bu kavram, aslında içinde yaşadığımız dönemin önemli bir alışkanlığını tanımlıyor: Hayatın her alanını mümkün olan en üst seviyeye çıkarma, sürekli daha iyisini yapma ve hiçbir potansiyeli geride bırakmama çabası.
İngilizce “maximize” kelimesinden türeyen maxxing, bir şeyi mümkün olan en üst seviyeye taşımak, hayatın herhangi bir alanını maksimum düzeyde optimize etmek anlamına geliyor. Aslında yeni bir davranışı değil, giderek yaygınlaşan bir düşünce biçimini tanımlıyor.
Kelimenin kökleri oyun kültürüne, özellikle de masaüstü rol yapma oyunlarına kadar uzanıyor. Oyuncuların karakterlerinin güçlü özelliklerini en üst seviyeye çıkarmaya çalışırken kullandıkları stratejiler, zamanla internet kültürünün bir parçası haline geliyor. Bugün ise oyun karakterlerinden çıkıp gerçek hayatın hemen her alanına yayılmış durumda.
Görünüşünü mümkün olan en iyi hale getirmeye çalışmak looksmaxxing, uyku kalitesini artırmak sleepmaxxing, beslenmeyi protein odaklı düzenlemek proteinmaxxing, iş hayatında yapay zekâ araçlarından olabildiğince fazla yararlanmak ise tokenmaxxing olarak adlandırılıyor. Hatta cuma akşamı evde kalıp rahatlamanın bile bir karşılığı var: cozymaxxing.
Bir pazarlama ve iletişim profesyoneli olarak bu kelimenin yılın kelimesi seçilmesini yalnızca bir internet trendi olarak görmüyorum. Çünkü pazarlama dünyası, insanların daha fazlasını isteme arzusunu uzun zamandır tanıyor. Hatta bu arzuyu besleyen ve çoğu zaman yeniden üreten bir dilin de mimarı.Daha hızlı, daha güçlü, daha etkili, daha konforlu, daha kişisel…Markaların tüketicilere sunduğu vaatlerin önemli bir bölümü bu karşılaştırma üzerine kurulu. Bir ürünün kendisini anlatması artık yeterli değil; hayatımızı ne kadar iyileştireceğini, bize ne kadar zaman kazandıracağını, performansımızı ne kadar artıracağını da anlatması gerekiyor.Bugün bu yaklaşımın yeni bir aşamasındayız. Markalar yalnızca bir ihtiyacı karşılamayı değil, tüketicinin kendisinin daha iyi bir versiyonuna ulaşmasını vaat ediyor. Bir spor ayakkabı yalnızca spor yapmak için değil, performansınızı artırmak için var. Bir teknoloji ürünü yalnızca işinizi kolaylaştırmıyor, sizi daha üretken kılmayı vaat ediyor. Bir kişisel bakım ürünü yalnızca bakım sunmuyor, görünüşünüzü bir üst seviyeye taşımayı hedefliyor.Bu durumun pazarlama açısından da önemli bir karşılığı var. İnsanlara sürekli daha iyi bir versiyonlarını vaat eden bir iletişim dili, bir süre sonra mevcut hallerinin yeterli olmadığı duygusunu da besleyebilir. Tüketiciye sunulan fırsatlarla yaratılan beklentiler arasındaki çizgi giderek inceliyor.
Maxxing küresel bir eğilim. Daha fazlasını istemek, kendini geliştirmek, zamanı ve kaynakları daha verimli kullanmak artık dünyanın farklı yerlerinde benzer davranışlar yaratıyor. Ancak bu eğilimin her ülkede karşılık bulduğu zemin aynı değil.Türkiye’de ise bu konuyu biraz daha farklı bir yerden okumak gerekiyor. Ekonomik belirsizliklerin, geçim baskısının, gelecek kaygısının ve sürekli değişen gündemin içinde yaşıyoruz. İnsanlar bir yandan hayat standartlarını korumaya, diğer yandan beklentilerini ve hedeflerini gerçekleştirmeye çalışıyor. Zamanın, paranın ve enerjinin her zamankinden daha dikkatli kullanılması gereken bir dönemden geçiyoruz.Bir yandan daha iyi bir yaşam standardı istiyoruz, diğer yandan bunun maliyetini hesaplıyoruz. Daha iyi eğitim, daha iyi kariyer, daha iyi yaşam koşulları arıyoruz. Fırsatları kaçırmamak, geride kalmamak, değişime ayak uydurmak istiyoruz. Özellikle dijitalleşme ve yapay zekâyla birlikte bu yarışın dışında kalma kaygısı da giderek artıyor.İletişim dünyasında da benzer bir tablo var. Markaların iddiaları büyüyor, kampanyaların vaatleri genişliyor, tüketicinin dikkatini çekmek için daha yüksek sesle konuşuluyor. Ancak tüketicinin ekonomik gerçekliğiyle markaların sunduğu dünya her zaman örtüşmüyor.
Bence burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: İnsanların sürekli daha fazlasını istediği bir dünyada, markalar gerçekten daha fazla değer mi yaratıyor, yoksa yalnızca daha büyük beklentiler mi oluşturuyor?Çünkü her şeyi maksimuma çıkarmaya çalıştığımız bu dönemde, maksimum beklenti ile gerçek yaşam koşulları arasındaki mesafe de giderek açılabiliyor.Pazarlama dünyası açısından maxxing’in önemli bir mesajı var. Tüketici artık yalnızca bir ürün veya hizmet satın almıyor; kendisine vaat edilen daha iyi hayatın da peşinden gidiyor. Markalar için bu, yeni bir iletişim alanı yaratırken aynı zamanda önemli bir sorumluluk getiriyor. Çünkü her şeyi maksimuma çıkarma vaadi, bir noktadan sonra gerçekçi olmayan beklentiler yaratabilir.Bence önümüzdeki dönemde güçlü markaları birbirinden ayıracak olan, tüketicisine en fazlasını vaat edenler değil, gerçekten değer yaratanlar olacak.Çünkü hayatın her alanında maksimuma ulaşmak mümkün olmadığı gibi, belki de gerekli değil.
2026’nın kelimesi bize bir şeyi hatırlatıyor: Daha fazlasını istemek çağımızın refleksi olabilir. Ama neyin daha fazlasını istediğimizi, neden istediğimizi ve bunun bize gerçekten ne kattığını sorgulamak hâlâ bizim elimizde.Her şeyi maksimize etmek zorunda mıyız?
Belki de yeni dönemin asıl becerisi, her şeyi en üst seviyeye çıkarmak değil, neyin gerçekten önemli olduğunu bilmek olacak.
3 Kasım 2026 - Maxxing: Hayatımızın yeni takıntısı
27 Ekim 2026 - Deneyim Nerede Kazanılacak?
20 Ekim 2026 - Yapay Zekâ Bize Zaman Kazandırıyor. Peki, Biz O Zamanı Ne Yapacağız?
13 Ekim 2026 - Ne Zamana Kadar Böyle Sessiz Kalacağız?
6 Ekim 2026 - Küvetteki Gelinler: Bir Kadını Görmek İçin Ölmesini mi Bekliyoruz?
Feza Turunçoğlu Kimdir?
Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.