Türkiye’de de kadınlar hâlâ eşleri, eski eşleri, sevgilileri, aile bireyleri ya da tanımadıkları erkekler tarafından öldürülüyor. Kadınlar hâlâ fiziksel ve psikolojik şiddete, ekonomik kontrole, tehdide, takibe ve yalnızlaştırılmaya maruz kalıyor.Ve cinayet, hikâyenin son noktası oluyor.
Tatbikat Sahnesi’nin sahnelediği oyun, 1915 yılında İngiltere’de yargılanan seri katil George Joseph Smith’in işlediği gerçek cinayetlere, tarihe “Brides in the Bath Murders” olarak geçen vakaya dayanıyor. Bazı oyunları bittiğinde alkışlayamazsınız. Salonun ışıkları açıldığında bir süre olduğunuz yerde kalırsınız. Çünkü izlediğiniz şey yalnızca bir tiyatro oyunu değildir; sahneden çıkıp gerçek hayatın içine taşan, bildiğiniz ama her gün yeniden görmezden geldiğiniz bir hikâyedir.
Küvetteki Gelinler oyunu benim için tam olarak böyle bir deneyimdi.
Tatbikat Sahnesi’nin sahnelediği oyun, 1915 yılında İngiltere’de yargılanan seri katil George Joseph Smith’in işlediği gerçek cinayetlere, tarihe “Brides in the Bath Murders” olarak geçen vakaya dayanıyor. Beth Graham, Charlie Tomlinson ve Daniela Vlaskalic’in kaleme aldığı oyun, Erdal Beşikçioğlu’nun rejisiyle Hazal Türesan, Selin Zafertepe ve Naz Göktan tarafından sahneleniyor.
65 dakika boyunca Bessie, Margaret ve Alice’in hikâyesini izliyoruz.
Üç kadın. Üç evlilik. Üç hayat. Ve üç küvet.
Ama aslında üç cinayetten çok daha fazlasını izliyoruz.
Çünkü bu kadınlar küvette öldürülmeden önce de öldürülüyorlar.
Önce ailelerinden uzaklaştırılıyorlar. Sonra yalnızlaştırılıyorlar. Güvendikleri insanlara bağımlı hâle getiriliyorlar. Varlıkları ellerinden alınıyor. İradeleri zayıflatılıyor. Yalanlara inandırılıyorlar. Ve en kötüsü, bütün bunlar olurken sevildiklerini düşünüyorlar.
Bugün bile hepimize çok tanıdık gelen bir yöntem.
1900’lerin başında İngiltere’de kadının toplumdaki varlığı büyük ölçüde evlilik üzerinden tanımlanıyor. Kadının bir soyadı, bir güvence alanı, bir toplumsal kabul görmesi için erkeğe ihtiyacı var.
George Joseph Smith tam da bu düzenin açıklarını kullanıyor. Elinde yüzük, dilinde evlilik vaatleriyle kadınların hayatına giriyor. Varlıklı kadınları seçiyor, onları ailelerinden koparıyor, servetlerine ulaşıyor ve sonunda öldürüyor.
Bu hikâyenin asıl rahatsız edici tarafı ise bunların günümüzde de olması ve kadın cinayetlerinin devam ediyor.
Türkiye’de kadınlar hâlâ eşleri, eski eşleri, sevgilileri, aile bireyleri ya da tanımadıkları erkekler tarafından öldürülüyor. Kadınlar hâlâ fiziksel ve psikolojik şiddete, ekonomik kontrole, tehdide, takibe ve yalnızlaştırılmaya maruz kalıyor.
Ve cinayet, hikâyenin son noktası oluyor. Biz ise çoğu zaman kadını ancak o son noktada görüyoruz.
Gazetede bir başlık olduğunda. Bir fotoğrafı yayımlandığında. “Cansız bedeni bulundu” cümlesini okuduğumuzda.
Tıpkı oyunun başındaki o tekrar gibi:
“Boğazı kesilmiş olarak bulundu…”
“Bavulda bulundu…”
“Merdivenlerin dibinde bulundu…”
“Bulundu…” “Bulundu…”
Kadınlar öldükten sonra görünür oluyor.
Oysa asıl mesele, öldürülmeden önce onları görebilmek.
Kadın cinayetlerinde de çoğu zaman kadınların hayatlarından geriye birkaç cümle kalıyor.
“X yaşındaki kadın…” “Evli ve bir çocuk annesi…” “Cansız bedeni…” “Cinayet şüphesi…”
Oysa o kadınların öldürülmeden önce hayatları vardı.
Sevdikleri şarkılar, korkuları, hayalleri, meslekleri, arkadaşları, aileleri, yapmak istedikleri şeyler vardı.
Bir insanın hikâyesini yalnızca ölümünden sonra anlatmaya başladığımızda, aslında onun hayatını da eksik anlatıyoruz.
Kadınların görünür olması için öldürülmesini beklememeliyiz.
Küvetteki Gelinler’in sahne tasarımı da bu yüzden çok güçlü.
Üç beyaz küvet. Üç beyaz gelinlik. Üç kadın. Ve su.
Küvet bir anda banyo olmaktan çıkıyor. Kimi zaman ev, kimi zaman yatak, kimi zaman mezar oluyor.
Beyaz gelinlik ise yalnızca gelinliği değil, kefeni de çağrıştırıyor.
Düğünle ölüm arasındaki mesafe giderek kapanıyor.
Kadınların beyaz yüzleri suyla bozuluyor, dudakları morarıyor, bedenleri ışığın altında saydamlaşıyor.
Bir noktadan sonra sahnede gelin değil, kimliği elinden alınmış bir beden görüyorsunuz.
Bence oyunun en güçlü taraflarından biri de tam burada ortaya çıkıyor:
Kadını yalnızca “kurban” olarak göstermiyor; önce onun nasıl bir insandan bir kurbana dönüştürüldüğünü anlatıyor.
Hazal Türesan, Selin Zafertepe ve Naz Göktan’ın performansları da bu dönüşümü fiziksel olarak taşıyor. Küvetlerle kurdukları ilişki, senkron hareketleri, tekrarlar ve ritim, üç kadının ortak kaderini neredeyse bedensel bir dile dönüştürüyor. Küvetler onların sahnesi olduğu kadar mezarı. Ve onlar o mezardan çıkıp hikâyelerini anlatıyorlar.
Kadın öldürüldüğünde hepimiz üzülüyoruz. Ya öncesi?
Bir kadın tehdit edildiğinde kim duyuyor?
Bir kadın ekonomik olarak kontrol edildiğinde kim fark ediyor?
Bir kadın ailesinden ve arkadaşlarından koparıldığında kim sorguluyor?
Bir kadın sürekli takip edildiğinde kim ciddiye alıyor?
Bir kadın “korkuyorum” dediğinde ona gerçekten kim inanıyor?
Kadın cinayetlerini yalnızca cinayet anında konuşursak, hikâyenin büyük bölümünü kaçırıyoruz.
Oyunun bugün bu kadar can yakmasının nedeni, aradan geçen yüz yıldan fazla zamana rağmen bazı soruların hâlâ cevaplanmamış olması.
Kadınlar hâlâ öldürülüyor. Ve biz hâlâ kadınların hikâyelerini ölüm haberleri üzerinden duyuyoruz.
Belki artık soruyu değiştirmemiz gerekiyor.
Bir kadının sesini duymak için onun “haber” olmasını mı bekliyoruz?
Bir kadının hikâyesini anlatmak için onun öldürülmesi mi gerekiyor?
Onu ancak “kurban” olduğunda mı görünür kılıyoruz?
Çünkü mesele yalnızca kadınların öldürülmemesi değil.
Mesele, öldürülmeden önce yaşamlarına sahip çıkabilmek, koruyabilmek, sesini duyabilmek.
Kadınları öldükten sonra hatırlayan bir toplum değil, hayattayken duyan bir toplum olmak zorundayız.
Çünkü bir kadının adını gazetede görmek için onun hayatını kaybetmesini bekliyorsak, artık yalnızca cinayetleri değil, kendimizi, karar mercilerini, kanun yapıcıları ve düzeni sorgulama zamanımız gelmiş demektir.
6 Ekim 2026 - Küvetteki Gelinler: Bir Kadını Görmek İçin Ölmesini mi Bekliyoruz?
22 Eylül 2026 - Longevity’den Vitality’ye…
Feza Turunçoğlu Kimdir?
Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.