Pazartesi sabahı. Arnavutköy. Dün akşam indim uçaktan, valizim hâlâ kapının yanında duruyor. Hemen gitmek istediğim için değil, ama gideceğim için. Oğlum Berlin’de. Dün ondan ayrılırken Café Fleury’nin önünde, bir kederin dalgasının yüzünü yalayıp geçtiğini hissettim. “İyi misin?” diye sorduğumda, sıkı sıkı sarılıp “İyiyim,” dedi. Ben Vegas’la evden çıkıp Doorstep’e yürüyüp kafedeki mutat yerimi aldım bu sabah. Ne oğluma ne kızıma yetemediğimi düşünüp gözlerimin önündeki karanlık bulutları ellerimle dağıtmak istedim.
İstanbul’a döndüğüm bu sabah gazete almadım, çünkü zaten almıyorum. Onun yerine 10Haber’e bakıyorum önce, sonra da Instagram’ın bana gönderdiği linklere belki biraz, hızlıca göz atıyorum. Uzun zamandır gazete almanın anlamının olmadığını biliyorum. Berlin’de her sabah gazete almamın bir nedeni de bu. Orada gazete okurken biraz da burada yitirdiğim bir şeyi, o güzel alışkanlığı arıyorum. Bir masaya oturup bir gazetenin sayfalarını karıştırmak, bazı haber ya da yazıları sonra okurum diye aklımda tutmaya çalışmak, okuduğum şeyin ertesi gün başkalarıyla konuşulabilecek ortak bir gerçeklik olduğuna güvenmek. Bunlar yok artık. Uzun süredir kimseyle bir ortaklık paylaşmadığımı biliyorum. Maskelerimizi takınıyor ve o toplumsal rollere bürünüyoruz, o kadar.
Telefonumu açtığımda manşetler gözüme çarptı işte yine de, elimde olmadan. Bir yandan da sorumlu bir vatandaş olduğumu ve Türkiye gündeminden o kadar da uzak kalmama gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle gündemi takip etmem gerektiğini söylüyorum kendime. Hürriyet “Dünyaya ters köşe yaptı” diyordu bu sabah. Sabah gazetesi, 15 yaşından küçükler için bir dijital kalkandan söz ediyordu. Sözcü, “Çaldığı parayı getirenler affediliyorsa Mustafa da mesajını silsin, affedilsin,” diye yazıyordu. Mustafa’nın kim olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Cumhuriyet’in manşetinde asıl hedefin halkı yıldırmak olduğu söyleniyordu. Kim halkı neyden yıldırıyor, bunu da bilmiyorum. Türkiye gazetesiyse sigara satışının kimlikle yapılacağını duyuruyordu.
Aynı sabah, aynı ülke, beş ayrı gündem söz konusu. En azından manşetler bunu söylüyor. Birinde Türkiye dünyayı şaşırtıyor, birinde devlet çocukları koruyor, birinde halk yıldırılıyor, birinde af herkese aynı ölçüyle uygulanmıyor. Bu manşetleri yan yana okuyan biri, tek bir ülkeyi değil birbirinden habersiz beş ülkeyi okuduğunu düşünebilir. Berlin’deyse gazeteler aynı haberi veriyor, farklı yorumluyor olsalar da. Burada gazeteler farklı gerçeklikler anlatıyor, bunların Türkiye’nin gerçekliği olduğuna inanmak pek de mümkün olmuyor bu durumda. Sanki birileri bizi kandırıyor, Orwell’in 1984’ü gibi bir şey yaşadığımız ya da yaşadığımızı hissettiğimiz şey.
Berlin’den yazdığım iki yazıyı okuyan birçok okurun, “Eee, bize ne, bunlardan?” diyeceğini tahmin edebiliyorum. Bir eski istihbarat şefinin tutuklanması, Berlin’in çöpleri, Fransa’nın Almanya kuşkusu. Bunlar neden bizi ilgilendirsin? Geçim derdiyle uğraşan biri için bunlar o kadar uzak konular ki, hatta oldukça lüks dertler. Anlayabiliyorum. Fakat Almanya’nın gündemine biraz yakından bakınca, konuların bize hiç de yabancı olmadığı görülebilir, yalnızca görünüşleri farklı sanırım.
Almanya uzun süredir göçten korkuyor. Türkiye göç olgusunu Almanya’dan çok daha yoğun yaşadı son yıllarda. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verilerine göre uzun yıllar dünyada hiçbir ülke Türkiye kadar çok mülteci barındırmadı. Suriyelilere yönelen öfke, siyasi yelpazenin hemen her yerinde karşılık buldu. Almanya 1960’larda işgücü çağırmış, gelenlerin insan olduğunu sonradan fark etmişti. Türkiye de gelenlere uzun süre misafir dedi. Misafir bir gün gider ama. Gitmeyen misafirse ev sahibinin gözünde bir süre sonra bir soruna dönüşür. Gelenlerin de birer insan olduğunu, çocuklarının bu topraklarda büyüdüğünü kabul etmek, Almanya’da olduğu gibi burada da zaman alıyor, aldı da. Hatta bunu kabul edebildiğimizden hâlâ hiç de emin değilim. Suriyeliler, Afganlar sadece birer potansiyel suçlu ve ucuz işçi birçoğumuzun gözünde. Üstelik bu ucuz iş gücü Türklerin işlerini ellerinden alıyor ve onları işsiz bırakıyor.
Bu arada, Almanya refahını kaybetmekten korkan bir ülke konumunda şu an. Alman ekonomisinin durgunluğu bir kaygı konusu onlar için, Türkiye’de ise hayat pahalılığı gündelik, sıradan bir deneyim haline geldi. Fakat iki ülkede de benzer bir duygu var. Orta sınıf, emeğinin karşılığını alamadığını, geleceğinin geçmişinden daha iyi olmayabileceğini düşünüyor, hatta emin bu durumdan. Almanya’nın doğusunda birleşmeden sonra yaşanan değersizleşme duygusunu anlatırken, İstanbul’da son yıllarda sık duyduğum cümleler geliyor aklıma.
Almanya kurumlarına duyduğu güvenin sarsılmasından çok korkuyor. Türkiye’de kurumlara güven tartışmasıysa çok daha eski. Böyle bir güvenin uzun süredir olmadığı çok açık. 6 Şubat 2023 depremlerinde yıkılan binaların enkazında yalnızca beton parçaları kalmadı, on yıllar boyunca işlemesi beklenen sosyal denetime duyulan güven de sınıfta kaldı. Bu, tek bir dönemin değil, birçok kuşağın ortak duygusu Türkiye’de. Hiç kimse güven ve emniyette olduğunu düşünmüyor artık.
Almanya’da AfD güçlü bir devlet vaat ediyor. Türkiye’de güçlü devlet özlemi bir vaatten çok, kültürün içine yerleşmiş bir imge, bir hayal. Devlet baba deyimi bu ülkede hiçbir iktidarın icadı değil. Sabahki manşetlerden ikisi bu imgeyi kendiliğinden taşıyordu. Devlet çocuklar için dijital bir kalkan kuruyor, sigarayı kimlikle sattırıyor. Almanya 1945’ten sonra kurallara ve kurumlara yaslandı, Türkiye ise devleti çoğu zaman koruyan ve cezalandıran bir ebeveyn gibi düşündü, düşünüyor, en azından ülkenin çok önemli bir kesiminde, hâlâ. İki model de insanı kendi seçiminin yükünden kurtarma vaadi taşıyor. Birinde, Almanya’da kurallar, öbüründe, Türkiye’de baba. Türkiye’de üstelik, bir babadan mahrum kaldığını düşünen bir kesim var ve o kesim baba diye dönüyor dolaşıyor, hâlâ Atatürk’e sarılıyor.
Asıl fark konularda değil ama. Almanya’da insanlar Hanning’i, Schröder’i, Berlin seçimini birbirinden çok farklı yorumluyor. Fakat herkes aynı Hanning’i, aynı Schröder’i, aynı seçim sonuçlarını konuşuyor. Kavga ortak bir masanın başında yapılıyor. Sağcı bir Alman ile solcu bir Alman aynı gazetenin sayfalarına kızabilir, ama aynı gazeteyi okuyabilir ve okuyor da.
Türkiye’de bu ortak masa çoktan devrildi. İki kesim farklı gazeteler okuyor, farklı kanallar izliyor, farklı gerçekliklerde yaşıyor. Ortak bir gerçeklik ortadan kalktığında karşı taraf bir rakip olmaktan çıkıp bir tehdide dönüşüyor. Rakiple tartışılır, oysa tehditle tartışılmaz. Konuşmanın yerini kuşku, ikna etmenin yerini susturmak aldı bir süredir. Bu, yalnızca bir tarafın değil, iki tarafın da içine düştüğü bir tuzak. O sırada kim daha güçlüyse, diğer tarafı o susturuyor. Herkes kendi kahvesinde oturup diğer kesimi suçluyor ve sıranın kendisine gelmesini bekliyor.
Ben de bu döngünün dışında değilim elbette. Gazete almayı bırakarak ben de masadan kalkanlardan biri oldum. Berlin’de gazete okurken duyduğum özlem, belki de bir gazeteye duyulan özlemden fazlası. Farklı düşünen insanlarla aynı haberi okuyup tartışabilmenin özlemi içindeyim sanırım.
Almanya’nın kaybetmekten korktuğu şey, Türkiye’de çoktan parçalara ayrılmış durumda. Ortak bir masa. Berlin yazılarına “eee” diyecek okura verilebilecek dürüst bir cevap belki de bu. Almanya’nın sorunları bize uzak görünüyorsa, bu biraz da kendi sorunlarımızı ortak bir dille konuşamadığımız için sanırım.
Ahmet Hamdi Tanpınar, Doğu ile Batı arasında kalmış bir toplumun huzursuzluğunu Huzur’da ciddiyetle, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ironiyle anlatmıştı. Bu ülkenin aydınları uzun süre bu arada kalmışlığı bir eksiklik gibi yaşadı. Ne tam Doğulu ne tam Batılı olabildik biz. Orhan Pamuk’un bütün edebiyatı bunun üzerine inşa edildi. Elif Şafak yıllardır bunu yazıyor, İngilizce de olsa Onunki de başka bir acı. Ana dili Türkçe olan birinin kendisini başka bir dilde daha iyi ifade edebildiğini sanma illüzyonu.
Berlin’de gördüğüm şey, arada kalmanın yalnızca bize özgü olmadığı. Almanya’nın kendi doğusu ile batısı arasında otuz altı yıldır kapanmayan bir mesafe var. Cem Özdemir ve Elif Eralp gibi göçmen çocukları iki dil, iki hafıza ve iki aidiyet arasında siyaset yapıyor. Ben de İstanbul ile Berlin arasında gidip geliyorum, varoluşumu ancak böyle kurabiliyorum.
Arada kalmak bir yük olduğu kadar bir bakış imkânı da veriyor ama. Arada duran, iki tarafı da görebilir çünkü. Bir tarafın kendine söylediği hikâyeyi öbür tarafın gözüyle sınayabiliyor. Almanya’yı Türkiye’den, İstanbul’u Berlin’den okumak, iki ülkenin de kendine anlattığı hikâyeyi biraz olsun değiştiriyor. Belki bu yazılar bir işe yarayacaksa, yarayacağı yer burası olabilir. Ama bu yazıları devam ettirmek isteyecek kadar motivasyona sahip miyim, emin değilim. O kadar başka şeyler ilgilendiriyor ki beni. Ama bir vatandaşlık sorumluluğu olarak, belki de arada bir bana yabancı olan bu role bürünebilirim. Yıllar önce Cumhuriyet gazetesinde pazar günleri yazılan o güzel yazılar gibi şeyler karalayabilirim ben de. Berlin’den birkaç satırla Türkiye’ye seslenmek.
Berlin’den ayrılmadan önceki sabah oğlumla kahvaltıda tartışmıştık, tartışmak derken onun sert solculuğuyla benim yumuşak ve yenilmiş solculuğum sohbet etmişti biraz. O düzeni suçluyordu, ben insanı. Kant’ın kötüye eğilim dediği şeyin her insanda bulunduğunu, kurumların bu eğilimi ancak zorlaştırabileceğini söylemiştim ben. Almanya kurumlarına, Türkiye devlet babaya yaslanıyor. Kant’ın insanıysa hiçbirine tümüyle yaslanmaz. Kötüye eğilimle doğar insan, yine de seçiminden sorumlu kalır, Kant’a göre. Ben insanın ne olursa olsun değişmediğini ve içindeki bencilliği, çıkar ve menfaat dürtüsünü, fiziksel arzu ve ihtiyaçlarını ötekinin, toplumun yararına bir kenara bırakmadığını, bırakamadığını değil bırakmadığını düşünüyorum. Platon’un devletine dönmek de nafile bir çaba gibi sanki.
Oğlumla aynı fikirde değildik, ama aynı masadaydık ve hep aynı masada olacağız. Aynı haberi okuduk, aynı soruya farklı cevaplar verdik, ama bu bizi düşman yapmadı, bunu çok iyi biliyoruz. Türkiye’de bu ortak masanın nasıl yeniden kurulup kurulmayacağını bilmiyorum. Belki bu ortaklık bir mutfak masasında, farklı düşünen iki insanın kalkıp gitmeden konuşmaya devam edebilmesiyle başlıyor. Çünkü hepimiz aynı kahvaltıdan hoşlanıyoruz. Yumurtanın yanında beyaz peynir, domates, siyah zeytin ve elbette koca bir demlik çay. “Baba, çayını tazeleyeyim mi?” diye soran oğluma bakıp gülümseyerek, “Evet oğlum,” diyebildiğim sürece umudumu yitirmeye niyetim yok.
Oğlum şimdi Berlin’de, belki bir kafede gazete okuyor ya da evde eline gitarını almış bir şeyler mırıldanıyor hayata. Ben Arnavutköy’de, gazetesiz bir sabah yaşıyorum, Doorstep’in sabah kalabalığına hüzünle bakarak. Ama akşam olacak, telefonda Berlin’deki evimize alacağımız koltuk için nereye gideceğimizi tartışacağız.