Diyelim ki yapay zekâ sayesinde işimizi eskisinden iki saat daha erken bitirdik. O iki saatle ne yapacağız? Bir dil mi öğreneceğiz? Uzun zamandır okumak istediğimiz kitabı mı açacağız? Arkadaşlarımızla buluşacak, ailemizle daha fazla vakit geçirecek miyiz? Hiçbir şey yapmadan oturabilecek miyiz?
Yapay zekâ artık hayatımızın içinde. Kimi okul ödevini yaptırıyor, kimi doktorun yazdığı reçetede ne yazdığını anlamaya çalışıyor, kimi akşam yemeği için tarif istiyor. Biri seyahati planlıyor, biri e-postayı yazıyor, biri sunumu hazırlıyor, biri fikri geliştiriyoruz. Üstelik bütün bunları eskisinden çok daha kısa sürede yapabiliyoruz.
İş hayatında ise yapay zekâ kullanmak neredeyse bir zorunluluğa dönüştü. Kullanmıyorsanız geride kalmış sayılabiliyorsunuz. Hatta bazen mesele, yapay zekâ kullanıp kullanmamak değil, ne kadar iyi kullandığınız.
Peki, herkes yapay zekâ kullanmaya başladığında ne olacak?
İşler hızlanacak. Sorunlara daha kısa sürede çözüm bulunacak. Raporlar, sunumlar, analizler ve projeler daha çabuk tamamlanacak. Eskiden saatlerimizi alan işler belki dakikalara sığacak. İş yükümüz azalacak, verimliliğimiz artacak.
En azından beklentimiz bu.
Belki artık akşamları eve iş götürmeyeceğiz. Hafta sonlarımızı pazartesiye yetiştirilecek işlerin gölgesinde geçirmeyeceğiz. Bir sunumun son sayfasını tamamlamak ya da bir raporun eksiklerini gidermek için kendi hayatımızdan çalmayacağız.
Eee, o zaman bize daha çok zaman kalacak. Peki o zaman ne yapacağız?
Yıllardır daha hızlı olmak için çalışıyoruz. Daha kısa sürede daha çok iş yapmak, daha büyük hedeflere ulaşmak, daha yüksek performans göstermek… İş dünyasının başarı ölçütleri çoğunlukla bu eksende şekilleniyor. Teknoloji geliştikçe hızlandık, hızlandıkça da daha fazlasını yapabileceğimize inandık ya da inandırıldık. Şimdi yapay zekâ, bu hızlanmanın önündeki pek çok engeli kaldırıyor. Ancak burada gözden kaçırdığımız bir şey var: Bir işi daha kısa sürede bitirebilmek, hayatımızda kendiliğinden daha fazla boş zaman yaratmıyor.
Çünkü işin doğası gereği, kazanılan zamanın yeni işlerle doldurmamız bekleniyor.
Bir raporu iki saatte hazırlıyorsak artık bir saat içinde hazırlamamız beklenebilir. Günde beş işi tamamlıyorsak on işi tamamlamamız istenebilir. Bir projeyi daha hızlı bitirdiğimizde, sıradaki projenin daha erken başlaması gündeme gelebilir. Teknoloji üretkenliğimizi artırırken beklentileri de aynı hızla yükselirse, sonunda daha fazla zaman kazanmış olmayabiliriz. Sadece aynı süreye daha fazla iş sığdırmış oluruz.
Oysa yapay zekânın bize sunduğu asıl fırsat, yalnızca daha çok iş yapmak değil…
Diyelim ki yapay zekâ sayesinde işimizi eskisinden iki saat daha erken bitirdik. O iki saatle ne yapacağız?
Bir dil mi öğreneceğiz? Uzun zamandır okumak istediğimiz kitabı mı açacağız? Arkadaşlarımızla buluşacak, ailemizle daha fazla vakit geçirecek miyiz? Hiçbir şey yapmadan oturabilecek miyiz? Belki de yalnızca yürüyüşe çıkıp kendi kendimize mi kalacağız?
Bunların hepsi kulağa güzel geliyor. Ama birçoğumuz için boş zaman, nasıl değerlendirileceği konusunda bile baskı yaratan bir alana dönüşmüş durumda. Dinlenirken bile verimli olmaya çalışıyoruz. Bir şey öğrenmeli, kendimizi geliştirmeli ya da bir hedefe ulaşmalıyız.
Sanki zamanın bir işe yaraması için mutlaka ölçülebilir bir sonuç üretmesi gerekiyor.
Oysa insanın her anı üretken olmak zorunda değil. Bir sohbetin bir hedefi, bir yürüyüşün seni tazelemesi, bir kitabın kişisel gelişimimize katkısı ya da bir kahvenin verdiği keyif. Bazen bir şey yapmamak, bir yere yetişmemek, sadece kendimizle kalmak da hayatın önemli bir parçası.
Belki de yapay zekâ çağında yeniden öğrenmemiz gereken şey, zamanı verimli kullanmaktan çok, zamanla nasıl bir ilişki kurduğumuz olacak.
Peki, iş dünyası buna hazır mı?
Yapay zekânın iş hayatına getireceği dönüşümü yalnızca maliyet, hız ve verimlilik üzerinden değerlendirirsek önemli bir fırsatı kaçırabiliriz.
Teknoloji sayesinde aynı işi daha az zamanda yapabiliyorsak bu kazanımın tamamını yeni işlere dönüştürmek zorunda mıyız? Çalışanların daha fazla iş üstlenmesi yerine çalışma saatlerinin kısalmasını, iş-yaşam dengesinin iyileşmesini, yaratıcılığa ve dinlenmeye daha fazla alan açılmasını da konuşamaz mıyız?
Elbette her sektörün koşulları farklı. Yapay zekânın sağladığı zaman tasarrufu her işte aynı sonucu doğurmayacak. Ancak kurumların önünde önemli bir tercih var: Kazanılan zamanı yalnızca daha fazla üretim için mi kullanacaklar, yoksa insanların daha iyi çalışıp daha iyi yaşayabilmesi için de değerlendirecekler mi?
Bu tercih, geleceğin çalışma kültürünü belirleyecek.
İnsanların düşünmeye, merak etmeye, yeni fikirler geliştirmeye, birbirleriyle gerçek ilişkiler kurmaya ne kadar zaman ayırabildiği de önemli. Her şeyin hızlandığı bir dünyada, düşünmek için yavaşlamak belki de en değerli becerilerden biri olacak.
Yapay zekâ bize pek çok konuda yardımcı olabilir. Bilgiyi bulabilir, seçenekleri sıralayabilir, işlerimizi kolaylaştırabilir. Ama zamanımızı neye ayıracağımıza, nasıl bir hayat istediğimize ve bizim için neyin değerli olduğuna bizim yerimize karar veremez.
Yıllardır zamanın bize yetmediğinden şikâyet ediyoruz ama zamanımız olduğunda onunla ne yapmak istediğimizi biliyor muyuz? Hayat, tamamlanacak işler listesinden ibaret değil. Bizi biz yapan şeylerin önemli bir bölümü, yapılacaklar listesinde hiç yer almıyor.
Belki de yapay zekâdan beklememiz gereken en büyük şey, bizi daha hızlı çalıştırması değil, hayatı daha fazla yaşayabilmemiz için bize alan açması.
Ama bunun gerçekleşmesi kendiliğinden olmayacak. Kazandığımız zamanı neye dönüştüreceğimizi, hangi beklentilerden vazgeçeceğimizi ve nasıl bir hayat istediğimizi bizim belirlememiz gerekecek.
Peki, biz o zamanı kendimize geri vermeye hazır mıyız?
Feza Turunçoğlu / İstanbul – 18 Ekim 2026
20 Ekim 2026 - Yapay Zekâ Bize Zaman Kazandırıyor. Peki, Biz O Zamanı Ne Yapacağız?
13 Ekim 2026 - Ne Zamana Kadar Böyle Sessiz Kalacağız?
6 Ekim 2026 - Küvetteki Gelinler: Bir Kadını Görmek İçin Ölmesini mi Bekliyoruz?
Feza Turunçoğlu Kimdir?
Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.