Berbat bir çağda iyi hayatı hatırlamak

24 Ekim 2026

Geçenlerde Manhattan günlerimden kalma eski bir alışkanlıkla kütüphanemi yağmalarken  kendimi yine felsefe tarihinin o tanıdık ama bir o kadar da yorucu sularında buldum. Lacan yapay zekaya ne derdi diye düşünmekten saçlarıma kendine nasılsa yer bulup birkaç ak daha düşürmüşken, asıl sormamız gereken soruyu ıskaladığımızı fark ettim: Bu berbat çağda, vasatlığın böylesine demokratikleştiği bir dünyada ‘iyi hayat’ dediğimiz şey gerçekten mümkün mü? 

Bizim Nişantaşı ile Bebek kafeleri arasında turlayıp, akşam deniz kenarında beyaz şarap eşliğinde balık yerken tüm Türkiye’nin (hatta dünyanın) o huzurlu fanustan ibaret olduğunu sanan aydınlarımız var ya; işte en çok onlar hayata dair o mühim “gerçeklik kontrolünü” kaybetmiş durumdalar. Gerçek hayat oralarda bir yerde akıp giderken, biz burada kendi yarattığımız hayal dünyalarının  içinde debelenip duruyoruz. Televizyonlardaki konuşma programlarına bakıyorum, hepsi sanki Orwell’in distopik dünyasından fırlamış birer simülasyon. İnsanlar konuşuyor ama kimse birbirini gerçekten duymuyor. 

Felsefe tarihinde “iyi hayat” kavramıyla ilgili olarak benim kendime en yakın gördüğüm tanım, hayatın üzerinde düşünülmüş ve bilgiyle inşa edilmiş bir süreç olmasıdır. Freud’a sorsanız, mutluluk arayışının doğasında zaten bir parça imkansızlık barındığını söyler. Haklıdır da. İnsan, doğası gereği huzursuz bir canlıdır. Einstein’ın o meşhur mutluluk formülünü hatırlayın: “Sakin ve mütevazı bir yaşam, başarı peşinde koşmanın getirdiği huzursuzluktan çok daha fazla mutluluk getirir.” 

Gel gelelim, bugünün dünyasında sakin kalabilmek radikal bir sanat haline geldi. Sabah uyanıyorsunuz; ahlaki çürüme paçalardan akıyor, ekonomi ve ahlak arasındaki bağ tamamen kopmuş, vasatizm bir moda gibi yayılıyor. “Sakin ve huzurlu olmalıyım” diyorsunuz kendi kendinize, ama bu çağda bunu başarabilmek ne mümkün! Kendimi sık sık Emile Zola’nın o sert gerçekçiliği ile Marki de Sade’ın karanlık melankolisi arasında sıkışmış gibi hissediyorum. 

Son analizde, herkesin  ortak kanısı da benim hayatta hiçbir amacım olmadığı yönünde olabilir. Varsın öyle düşünsünler. Belki de bu hayatın nihai sırrı, büyük idealler peşinde koşup dünyayı kurtarmaya çalışmak değil; sadece ve sadece kendi iç huzurunu bulma sanatı üzerine yoğunlaşmaktır. Çünkü eğer tek bir hayatın, sizin hayatınızın, bir önemi yoksa, bütün bir evrenin ve geleceğin önemli olduğunu size kimse kanıtlayamaz. 

Şimdi müsaadenizle, Paris’in o eski kokularını düşünerek kucağımda kedimle oturmaktan neredeyse şeklimi almış çalışma koltuğumda köşeme çekileceğim. Gelecek henüz mümkün mü bilmiyorum ama şu an için en azından “mutlu olma hakkımı” felsefi bir arayışla kararlılıkla savunmaya devam edeceğim.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.