1968 yılında özellikle Paris’te olanların her boyutuyla analizi o tarihten bu yana yapılıp duruyor.
Dönemin gençleri ve onların yanında duran abileri ablaları, kendileri için hayatta bazı şeylerin artık tıkandığını ve kendileri için yeni bir şeyler tanımlamak gerektiğini hissediyorlardı.
1960’lı yıllar o kuşak için tam bir duygu patlamasının 10 yılıydı.
Duygular yoğun patlamıştı ve ciddi bir değişim talep ediliyordu. Ancak bunu sokakta barikatların arkasında ifade edenler tam olarak ne tür bir ‘yeni hayat’ istediklerini tam formüle edemiyorlardı.
Daha fazla özgürlük, daha serbest yaşanan bir hayat ortak talepleriydi, fakat gerçeklikte bunun nasıl devreye sokulacağı net değildi.
60’lı yıllar isyanının anlamı üzerine düşünülmesi ve bunların tartışılması gerekiyordu.
Amerika cephesi bunu 10 yıllık bir gecikmeyle yaptı.
Amerika’nın ilerici şehirleri (Los Angeles, New York, Washington D.C, Boston) aslında tam bir yazar şehirleri olduklarını 1970’lerde gerçekten göstermeye başladılar. Deneysel dergiler bu dönemde yayınlanmaya başladı, var olanlar da yeni içerikler denemeye giriştiler.
1960’lar isyanında önemli olarak ortaya çıkan her konu, öznenin konumu, iktidar ve güç ilişkileri, cinsellik siyasi, sosyolojik ve kültürel düzeyde ele alınıp derinlemesine incelendi.
Kitap dükkanlarının raflarında feminist teorisyenler Kate Millett (‘Sexual politics’),Germaine Greer (‘Female Eunuch’), Andrea Dworkin(‘Woman Hating’), Betty Friedan (The Feminine Mystique) gibi kitaplar hayli ilgi görüyordu.
Düşünce hayatındaki bu canlılık film endüstrisine de yansımıştı
1970’li yıllarda Hollywood farklı konulara cesur bir şekilde el atan filmleri birbiri üstüne devreye soktu.
One Flew Over Cuckoos Nest, Taxi Driver, Godfather,Annie Hall,Five Easy Pieces, Animal House,Rocky Horror Picture Show,Star Wars, Close Encounters of the Third Kind, Exorcist hep bu dönemin dinamik düşünce hayatının ürünleridir.
Felsefe ağırlıklı Fransız düşünürler ise sokak olaylarındaki isyancılarla neredeyse omuz omuzaydı. Hem olayların tam içinde olduklarından hem de yaşanan gelişmelere göre felsefelerine gerekli ayarları düzgün yapabildiklerinden Fransız felsefesinin 1960’lardaki durumunu daha detaylı ele almak zorundayız.
1960’ların Fransız felsefesi.o döneme kadar özellikle Alman felsefesinin de hegemonyasında günlük somut yaşam kaygılarından kendini soyutlayarak kopmuş ve belirli bir nihai sonuca gidiş süreci içeren teleolojik tarihi süreçlere yoğunlaşmıştı.
Örneğin Hegel’e göre ‘Dünya birbirini takip eden bilinç biçimlerinin bir öncekinin yerini aldığı diyalektik bir süreç geçirir. Bu süreç birbirleriyle etkileşime girerek değişen ve gelişen bilinç biçimlerinin nihai bir sentez oluşturup mutlak tin seviyesine yükselişine dek devam eder.’
Bu son derece yetersiz ve kısa ana fikir özetini verdiğim Alman etkisi altındaki felsefede kanlı canlı, bir vücuda sahip varlıklar olarak yaşamın karmaşıklığı ile nasıl mücadele ettiğimizi, cinseliğimizin nasıl oluştuğunu ve onunla da nasıl başa çıktığımız gibi konular ihmal ediliyordu.
Önde gelen isimlerinin J.P. Sartre, Merleau Ponty, Levi Strauss, Althusser, Alain Badiou, Jacques Ranciere, Jacques Lacan, Michel Foucault, Lyotard, Derrida, Deleuze olduğu 1960’ların Fransa düşünce aleminin isimleri bir yandan, Alain Badiou’nun dediği gibi (Fransız Felsefesinin Macerası s.15) ’felsefeyi modernleştirmişler’ ve ‘sanatsal, kültürel, toplumsal dönüşümleri ve adetlerin dönüşümünü (ve tabii ki cinsellik ile ilgili sorunları) yakından izlemeye’ girişmişlerdir. Figüratif olmayan resime, yeni müziğe, tiyatroya, polisiye romana , caza, sinemaya yönelik son derece felsefi ilgi de bu dönemde ortaya çıktı.