COP31’e Gitmiyorum: İklim Diplomasisinin Artık Vaat Değil, Hesap Verme Zamanı

Otuz zirve, binlerce taahhüt, trilyonlarca dolarlık finansman ihtiyacı. Buna rağmen dünya enerjisinin yaklaşık beşte dördü hâlâ fosil kaynaklardan geliyor. Antalya’daki COP31, yeni bildirilerle değil; azaltılan emisyonlar, harekete geçirilen yatırımlar ve maliyetin adil paylaşılmasıyla anılmalı.

8 Kasım 2026

Bu yıl Antalya’da düzenlenecek COP31’e gitmiyorum.

Davetsizlikten değil. Konuşma yapmak, panellere katılmak, görüşlerimi paylaşmak üzere yaklaşık bir düzine davet aldım. Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı böylesine önemli bir uluslararası toplantıda bulunmak normal şartlarda benim için memnuniyet verici olurdu.

Ancak bu kez katılmamaya karar verdim.

İklim değişikliğini önemsemediğim için değil. Tam tersine, meselenin artık yeni vaatlere, diplomatik gösterilere ve özenle hazırlanmış iyimserlik mesajlarına bırakılamayacak kadar ciddi olduğunu düşündüğüm için.

Otuz iklim zirvesinin ardından uluslararası toplum taahhüt üretmekte ustalaştı. Aynı başarıyı bu taahhütleri hayata geçirmekte gösterdiğini söylemek güç.

Elbette Kyoto Protokolü’nü, Paris Anlaşması’nı ve temiz enerji teknolojilerindeki ilerlemeyi küçümseyemeyiz. Bu süreçler olmasaydı dünya bugün muhtemelen çok daha tehlikeli bir emisyon patikasında ilerliyor olacaktı.

Ama diplomatik ilerleme ile atmosferdeki değişim aynı şey değil.

Atmosfer bildirileri okumuyor. Emisyonlara bakıyor.

Enerji gerçeği, iklim söyleminden daha inatçı

Dünya enerji sisteminin yaklaşık yüzde 80’i hâlâ kömür, petrol ve doğal gaza dayanıyor.

Güneş ve rüzgâr enerjisinde büyük ilerleme kaydedildi. Elektrikli araçlar yaygınlaşıyor. Batarya teknolojileri gelişiyor. Nükleer enerji yeniden stratejik önem kazanıyor.

Bunların hepsi gerçek başarılar.

Ancak elektrik üretimindeki dönüşümü bütün ekonominin karbonsuzlaşmasıyla karıştırmamak gerekiyor.

Çelik, çimento, petrokimya, havacılık, deniz taşımacılığı ve ağır sanayi hâlâ büyük ölçüde fosil yakıtlara bağımlı. Gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmek için uygun fiyatlı enerjiye ihtiyacı var. Yapay zekâ, veri merkezleri ve elektrifikasyon da elektrik talebini artırıyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca daha fazla güneş paneli kurmak değil. Şebekeleri güçlendirmek, depolamayı büyütmek, sanayiyi dönüştürmek ve düşük karbonlu teknolojileri ekonomik açıdan uygulanabilir hâle getirmek.

Fosil yakıtların on yıl içinde ortadan kalkacağını varsaymak gerçekçi değil. Sonsuza kadar sistemin merkezinde kalacaklarını kabul etmek de çözüm değil.

Başarılı enerji dönüşümü, çevresel hedefleri enerji güvenliği, sanayi rekabeti ve toplumsal refahla uzlaştırabilen dönüşümdür.

Çin ve Amerika olmadan küresel çözüm mümkün mü?

Dünya fosil kaynaklı yıllık karbondioksit emisyonlarının yaklaşık üçte biri Çin’den, sekizde biri ABD’den kaynaklanıyor.

Bu iki ülkenin tercihleri küresel iklim politikasının geleceğini belirliyor.

Çin, güneş panelleri, bataryalar ve elektrikli araçlarda dünyanın üretim merkezi hâline geldi. Temiz enerji teknolojilerinin maliyetini düşürerek önemli katkı sağladı.

Ancak aynı Çin, dünyanın en büyük kömür tüketicisi ve kömürden elektrik üreticisi.

ABD ise tarihsel birikimli emisyonlarda en büyük sorumluluğa sahip ülke.

Trump yönetiminin uluslararası iklim politikalarından geri çekilmesi ve federal düzeydeki düzenlemeleri zayıflatması, küresel işbirliğini daha da güçleştiriyor.

Amerikan eyaletleri, şirketleri ve yatırımcıları temiz enerji alanında ilerlemeyi sürdürüyor. Fakat bunlar tutarlı bir federal politikanın yerini bütünüyle dolduramaz.

Çin’in temiz teknoloji başarısı kömür bağımlılığını görünmez kılamaz. Amerika’nın bugünkü siyasi tercihleri de tarihsel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Büyük ekonomiler kendi yükümlülüklerini yerine getirmeden küçük ülkelerden sürekli daha fazla fedakârlık istemek, iklim diplomasisinin meşruiyetini aşındırır.

Türkiye: İklim dönüşümünün bedelini kim ödeyecek?

Türkiye’nin tarihsel emisyon sorumluluğu, erken sanayileşmiş ekonomilerinkinden çok daha düşük.

Kişi başına sera gazı emisyonları da ABD ve OECD ortalamasının altında.

Buna karşılık Türk sanayisi dönüşümün maliyetini bugünden hissediyor.

Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, 1 Ocak 2026’da kesin uygulama dönemine geçti. Çelik, alüminyum, çimento, gübre ve kapsamdaki diğer ürünlerde yeni raporlama, uyum ve karbon maliyeti yükümlülükleri doğuyor.

Avrupa’nın karbon kaçağını önleme gerekçesi anlaşılabilir. Ancak Türkiye’deki bir çelik üreticisiyle Almanya’daki rakibi aynı finansman koşullarına, teknolojiye ve kamu desteklerine sahip değil.

İklim politikası, sanayi korumacılığının yeni adı hâline gelmemeli.

Türkiye de dönüşümü ertelememeli. Enerji verimliliğini artırmalı, temiz elektrik üretimini büyütmeli, sanayide karbon yoğunluğunu azaltmalı ve güvenilir bir karbon fiyatlandırma sistemi geliştirmeli.

Fakat aynı zamanda uygun maliyetli finansman, teknoloji ortaklıkları ve adil ticaret koşulları için daha etkili müzakere yürütmeli.

İklim adaleti, herkesin aynı bedeli ödemesi değildir. Tarihsel sorumluluk, ekonomik kapasite ve kalkınma ihtiyaçlarının birlikte dikkate alınmasıdır.

İklim zirveleri bir konferans endüstrisine mi dönüştü?

Bugün COP toplantıları yalnızca devlet başkanlarını ve müzakerecileri değil, binlerce şirket temsilcisini, danışmanı, lobiciyi ve sivil toplum kuruluşunu bir araya getiriyor.

Bu katılımın kendisi sorun değil. Hatta çözümün parçası.

Sorun, katılımın başarıyla karıştırılması.

Bir konuşma politika değildir. Bir taahhüt finansmanı sağlanmış yatırım değildir. Açıklanan yatırım tutarı da gerçekleşmiş emisyon azaltımı anlamına gelmez.

Liderlerin birlikte fotoğraf vermesi ise hiç değildir.

Uluslararası Enerji Ajansı’nda, OECD’de, diplomaside ve özel sektörde çalışırken aynı gerçeği defalarca gördüm: Bir konferans salonunda varılan mutabakatla sahada tamamlanan proje arasında bazen yıllar, bazen milyarlarca dolar, bazen de aşılamayan siyasi engeller bulunuyor.

İklim diplomasisinin ihtiyacı daha fazla toplantı değil; toplantılar arasında neyin değiştiğinin ölçülmesi.

Antalya, iklim diplomasisinde yeni bir sayfa açabilir

COP31, 9–20 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenleniyor.

Türkiye zirveye başkanlık ediyor ve uygulama gündemini yönetiyor. Avustralya ise resmî müzakerelere başkanlık ediyor.

Bu alışılmadık görev paylaşımı doğru değerlendirilirse önemli bir avantaja dönüşebilir.

Türkiye, siyasi uzlaşmaların somut projelere çevrilmesine öncülük edebilir.

Ben buna Antalya Uygulama Mutabakatı diyorum.

Yedi öncelik öneriyorum.

Birincisi, emisyon karnesi. Ülkelerin yalnızca açıkladıkları hedefler değil, her yıl fiilen gerçekleştirdikleri azaltımlar bağımsız biçimde değerlendirilmeli. Mevcut BM raporlama sistemi güçlendirilmeli.

İkincisi, büyük kirleticilerin sorumluluğu. Çin, ABD, Hindistan, AB ve diğer büyük ekonomiler elektrik, sanayi ve metan emisyonlarında ölçülebilir ara hedefler açıklamalı.

Üçüncüsü, finansmanın şeffaflığı. Vaat edilen değil, gerçekten kullandırılan para açıklanmalı. Hibe, kredi, ticari finansman ve imtiyazlı kaynaklar birbirinden ayrılmalı.

Dördüncüsü, adil sanayi dönüşümü. Kalkınma bankaları, ihracat kredi kuruluşları ve özel yatırımcılar gelişmekte olan ülkelerde temiz çelik, çimento ve gübre üretimini ortaklaşa finanse etmeli.

Beşincisi, beş yıllık yatırım programı. Şebeke, depolama, enerji verimliliği, metan azaltımı ve iklim uyum projeleri önceliklendirilmeli. Her projenin finansman kaynağı ve uygulayıcısı belli olmalı.

Altıncısı, geçmiş vaatlerin denetimi. Önceki zirvelerde verilen sözlerin hangilerinin tutulduğu, hangilerinin geciktiği ve nedenleri kamuoyuna açık biçimde yayımlanmalı.

Yedincisi, zirvelerin sadeleştirilmesi. Daha az törensel etkinlik, daha odaklı müzakereler, daha güçlü bilimsel ve teknik katkı. Başarı katılımcı sayısıyla değil, uygulama sonuçlarıyla ölçülmeli.

Bunlar için yeni bir Paris Anlaşması’na ihtiyaç yok.

Mevcut kurumların daha etkili çalışmasına ihtiyaç var.

İklim finansmanı yardım değil, yatırım meselesidir

Küresel enerji ve sanayi dönüşümü trilyonlarca dolarlık sermaye gerektiriyor.

Kamu bütçeleri bunu tek başına karşılayamaz.

Özellikle yoksul ve iklim kırılganlığı yüksek ülkeler için hibeler ve uygun koşullu kamu finansmanı vazgeçilmez. Ancak büyük ölçekli enerji ve sanayi yatırımlarında özel sermayenin de harekete geçirilmesi gerekiyor.

Bunun yolu yatırım risklerini azaltmak, düzenleyici belirsizliği gidermek, güvenilir garantiler sağlamak ve finansmana uygun projeler geliştirmekten geçiyor.

Dünya Bankası, bölgesel kalkınma bankaları, OECD, Uluslararası Enerji Ajansı ve özel finans kuruluşları burada belirleyici rol oynayabilir.

Ama finansmanın başarısı yalnızca harekete geçirilen para miktarıyla ölçülmemeli. Emisyon azaltımı, ekonomik getiri, istihdam ve iklim dayanıklılığı da hesaba katılmalı.

Finansman modeli olmayan iklim hedefi, strateji değil temennidir.

Antalya’nın başarılı olmasını istiyorum

Türkiye’nin COP31 başkanlığı önemli bir fırsat.

Doğru değerlendirilirse ülkemizin uluslararası itibarını güçlendirebilir, temiz teknoloji yatırımlarını hızlandırabilir, sanayimizin dönüşümüne kaynak sağlayabilir ve gelişmiş ülkelerle yükselen ekonomiler arasında yapıcı bir köprü kurabilir.

Bu nedenle Antalya’nın başarılı olmasını içtenlikle istiyorum.

Ancak başarıyı salonların doluluğuyla, bildirilerin uzunluğuyla veya verilen sözlerin büyüklüğüyle ölçmeyeceğim.

Davetleri geri çevirmemin nedeni de bu.

Bir başka zirveye katılıp tanıdık konuşmaları dinlemek, benzer panellerde aynı önerileri tekrarlamak ve yeni bir toplu fotoğrafta yer almak istemiyorum.

Antalya somut yatırım programları, doğrulanabilir emisyon azaltımları ve dönüşüm maliyetlerinin daha adil paylaşılmasını sağlayan düzenlemeler ortaya koyarsa, bunu memnuniyetle teslim ederim.

Hatta yanılmaktan mutluluk duyarım.

Çünkü mesele bir zirveyi eleştirmek değil, iklim diplomasisinin yeniden güven kazanmasını sağlamak.

Otuz zirvenin ardından artık hangi ülkelerin ne kadar kirlettiğini biliyoruz. Teknolojilerin önemli bölümünü tanıyoruz. Finansman engellerini de büyük ölçüde görüyoruz.

Yanıt bekleyen üç soru var:

Kim ödeyecek? Kim uygulayacak? Verilen sözler tutulmadığında kim hesap verecek?

İklim diplomasisinin yeni bir alkışa ihtiyacı yok.

Artık önümüze bir bilanço koymasının zamanı geldi.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.