Ortadoğu’nun Yeni Güç Mücadelesinde Ankara–Tel Aviv Hattı ve 2030’a Uzanan Stratejik Yol Haritası
İsrail’de 27 Ekim’de yapılan seçimlerin ardından ortaya çıkan tabloyu tek cümleyle özetlemek mümkün:
Netanyahu seçimden çıktı, fakat siyasi belirsizlikten çıkamadı.
Likud 27 milletvekiliyle birinci parti oldu. Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot’un Yashar partisi 21 sandalye kazandı. Netanyahu’yu destekleyen sağ ve dinî partiler 53 sandalyede kaldı. Ana muhalefet bloku 48, Arap partileri ise 19 sandalye elde etti.
120 üyeli Knesset’te hükümet kurabilmek için 61 milletvekili gerekiyor.
Seçim sonuçları açıklandı, fakat ülkenin gelecekte kim tarafından ve nasıl yönetileceği henüz belli değil.
Üstelik mesele yalnızca koalisyon pazarlıkları değil.
İsrail toplumunun kendi geleceğine ilişkin derin görüş ayrılıkları, savaşın yarattığı güvenlik kaygıları, Filistin meselesi, din-devlet ilişkileri, yargının bağımsızlığı ve ülkenin uluslararası konumu yeni dönemin siyasi gündemini belirleyecek.
Fakat Türkiye açısından benim asıl ilgilendiğim soru başka.
Netanyahu giderse İsrail’in bölgesel davranışları gerçekten değişecek mi? Yoksa Netanyahu’suz bir İsrail de Türkiye’yi stratejik rakip olarak görmeye devam mı edecek?
Daha önemlisi, Ankara bu ihtimallere karşı nasıl hazırlanmalı?
Bu yazıyı hazırlarken Türkiye kökenli, uzun yıllardır İsrail’de yaşayan ve iki ülke arasındaki ilişkileri yakından izleyen Moris Reyna ile yaptığım sohbetten de yararlandım.
Reyna’nın dikkat çektiği önemli bir husus vardı: İsrail’in geleceğini Netanyahu’nun siyasi kaderine, Türkiye–İsrail ilişkilerini de iki lider arasındaki kişisel gerilime indirgememek gerekiyor.
Katılıyorum.
Liderler değişir. Devletlerin tehdit algıları, güvenlik kurumları, ekonomik çıkarları ve stratejik refleksleri çok daha yavaş değişir.
Seçim sonrasında dört siyasi ihtimal bulunuyor.
Birincisi, Netanyahu’nun mevcut ortaklarının yanına başka partilerden destek alarak yeniden hükümet kurması.
Ancak 53 sandalye, çoğunluk için yeterli değil. Netanyahu’nun en az sekiz milletvekilinin desteğine daha ihtiyacı var. Bu desteği sağlamak, mevcut koalisyonun siyasi yapısı nedeniyle kolay görünmüyor.
İkincisi, Eisenkot’un merkezinde bulunduğu muhalefetin alternatif bir hükümet kurmaya çalışması.
Bu ihtimalde Naftali Bennett’in liderliğindeki B’Yachad, Avigdor Lieberman’ın Yisrael Beytenu partisi, Demokratlar ve Arap partilerinin tutumları önem kazanıyor.
Arap partilerinin 19 sandalye kazanması yalnızca matematiksel bir gelişme değil.
İsrail’in Arap vatandaşlarının siyasi temsilinin hükümet kurma sürecindeki ağırlığını da artırıyor.
Ancak bu partilerin hükümete katılması veya dışarıdan destek vermesi konusunda muhalefet içindeki görüş ayrılıkları ciddi.
Üçüncü ihtimal, Likud ile merkez partilerin oluşturacağı geniş tabanlı bir birlik hükümeti.
Böyle bir formülün sayısal temeli bulunabilir. Fakat Netanyahu’nun şahsı, hakkındaki yargı süreci ve siyasi kutuplaşma önemli engeller oluşturuyor.
Dördüncü ihtimal ise uzayan pazarlıklar, geçici hükümet ve yeniden seçim.
Bu belirsizlik içinde Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un hükümeti kurma görevini kime vereceği önem taşıyor.
Ancak seçimlerin ortaya çıkardığı asıl stratejik sonuç şu:
İsrail’de hükümet değişebilir; güvenlik devletinin temel refleksleri ise aynı hızla değişmeyebilir.
Eisenkot eski genelkurmay başkanı. Bennett de geçmişte başbakanlık yapmış ve güvenlik konularında sert görüşleri bulunan bir siyasetçi.
Dolayısıyla Netanyahu’nun görevden ayrılması, İsrail’in İran’a, Hamas’a, Hizbullah’a, Suriye’ye veya Filistin devletine yaklaşımının kendiliğinden yumuşayacağı anlamına gelmiyor.
Bununla birlikte farklı bir hükümet, karar alma süreçlerinde daha fazla kurumsal denge, diplomatik öngörülebilirlik ve bölgesel iletişim imkânı yaratabilir.
Bu değişimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini isimlerden çok uygulamalar gösterecek.
Türkiye’de İsrail tartışmalarının önemli bir bölümü Netanyahu’nun şahsına odaklanıyor.
Oysa Netanyahu yalnızca bir siyasi lider değil, İsrail toplumunda uzun yıllardır güçlenen bazı eğilimlerin de temsilcisi.
Güvenliğin diplomasiye üstün tutulması, Filistin meselesinde toprak ve egemenlik tartışmalarının sertleşmesi, İran’ın temel tehdit olarak görülmesi ve askerî üstünlüğün stratejik güvenliğin vazgeçilmez unsuru sayılması bu eğilimler arasında.
7 Ekim 2023 saldırıları ve sonrasındaki savaş, İsrail toplumundaki güvenlik kaygılarını daha da derinleştirdi.
Hamas’ın sivilleri hedef alan saldırıları ve rehine alma eylemleri İsrail toplumunda ağır travma yarattı. İsrail’in Gazze’deki askerî operasyonları ise Filistinli siviller açısından çok büyük can kayıplarına, yıkıma ve insani acılara yol açtı.
Bu iki gerçek birbirini ortadan kaldırmıyor.
Sivillerin korunması, rehinelerin serbest bırakılması, keyfî gözaltıların ve hukuka aykırı uygulamaların sona erdirilmesi, insani yardım erişimi ve uluslararası hukuka uyulması bütün taraflar için geçerli ilkeler olmalı.
İsrail’de hükümet değişikliği, bu ağır mirası bir gecede ortadan kaldırmayacak.
Dahası, İsrail’in Türkiye’ye ilişkin güvenlik değerlendirmeleri yalnızca Netanyahu döneminde oluşmadı.
Türkiye’nin askerî kapasitesi, NATO üyeliği, Suriye’deki etkinliği, bölgesel diplomatik ağı ve savunma sanayisindeki gelişmeleri İsrail’in uzun vadeli hesaplarında yer alıyor.
Türkiye de İsrail’in gelişmiş hava gücünü, istihbarat kapasitesini, savunma teknolojilerini, nükleer caydırıcılığına ilişkin yaygın değerlendirmeleri ve ABD ile özel ilişkisini hesaba katmak zorunda.
Burada önemli olan karşı tarafı olduğundan güçlü veya zayıf görmek değil.
Stratejik gerçekçilik, rakibin kapasitesini küçümsememekle başlar.
Türkiye ile İsrail bir zamanlar askerî eğitim, istihbarat, ticaret, turizm ve enerji alanlarında işbirliği geliştirmiş iki ülkeydi.
1990’lı yıllarda güvenlik işbirliği ilişkilerin temel taşıydı. Sonraki dönemde ekonomik ilişkiler siyasi krizlere rağmen belirli ölçülerde devam edebildi.
Ancak bugün yaşanan gerilim geçmişteki diplomatik anlaşmazlıklardan farklı.
Artık iki ülkenin bölgesel düzen tasavvurları da bazı alanlarda çatışıyor.
Ankara, Suriye’nin toprak bütünlüğünü, sınır güvenliğini, terörle mücadeleyi ve bölgesel istikrarı önceliklendiriyor.
İsrail ise özellikle Suriye’de kendisine yönelik tehditlerin ortaya çıkmasını engellemek, askerî hareket serbestisini korumak ve rakip gördüğü aktörlerin güçlenmesini sınırlamak istiyor.
Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları, enerji altyapısı ve savunma ortaklıkları farklı stratejik hesapları besliyor.
Gazze ve Batı Şeria’da ise çok daha temel bir siyasi ve hukuki anlaşmazlık bulunuyor.
Türkiye, Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin hakkını ve bağımsız devlet hedefini savunuyor.
İsrail’deki siyasi partiler arasında Filistin devletine, yerleşimlere, güvenlik düzenlemelerine ve Gazze’nin geleceğine ilişkin ciddi farklılıklar bulunmakla birlikte, güvenlik kaygıları siyasi tartışmaların merkezinde.
Böylece Türkiye–İsrail ilişkileri yalnızca iki başkent arasındaki diplomatik sorun olmaktan çıkıyor.
Suriye, Filistin, İran, Kıbrıs, Yunanistan, Azerbaycan, ABD ve Doğu Akdeniz enerji denklemine bağlanan çok katmanlı bir rekabete dönüşüyor.
Bu rekabetin yönetilememesi, iki ülkenin de güvenlik maliyetlerini artırabilir.
Türkiye–İsrail ilişkilerinde kısa vadede en ciddi askerî risklerden biri Suriye.
Esad yönetiminin sona ermesinden sonra Suriye’de yeni bir siyasi ve güvenlik düzeni kurulmaya çalışılıyor.
Türkiye, yeni yönetimin kurumlarını güçlendirmeyi, sınır güvenliğini sağlamayı ve ülkenin parçalanmasını önlemeyi önemsiyor.
İsrail ise Suriye’deki yeni güç dengelerini kendi güvenliği açısından değerlendiriyor; özellikle güneyde askerî hareket alanını ve güvenlik düzenlemelerini korumaya çalışıyor.
Bu farklı yaklaşımlar sahada karşı karşıya gelebiliyor.
Ağustos 2026’da İsrail’in Suriye’deki Ebu Zuhur hava üssüne yönelik saldırıları, karşılıklı yanlış hesaplama riskini yeniden gündeme taşıdı.
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında daha güçlü bir çatışmayı önleme mekanizması üzerinde çalışıldığını açıkladı.
Ankara ise o aşamada kendisine resmî bir teklif iletilmediğini belirtti.
Bu gelişme önemli bir ders içeriyor.
İki ülke birbirine güvenmek zorunda değil.
Ancak birbirinin askerî hareketlerini yanlış okumamak zorunda.
Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığına ilişkin İsrail’in kaygıları, Türkiye’nin meşru güvenlik ihtiyaçlarını ortadan kaldırmaz.
Aynı şekilde İsrail’in güvenlik kaygıları da Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü sınırsız biçimde ihlal etme hakkı vermez.
Suriye’deki Kürt aktörler meselesi de dikkatli ele alınmalı.
Ankara’nın PKK ve bağlantılı örgütlere ilişkin güvenlik kaygıları ile Suriye’deki Kürt nüfusun meşru siyasi, kültürel ve vatandaşlık hakları birbirinden ayrılmalı.
İsrail’in Kürt gruplarla olası temasları hakkında yapılan değerlendirmeler ise doğrulanmış ilişkilerle siyasi iddialar birbirine karıştırılmadan incelenmeli.
Türkiye açısından hedef, Suriye’nin parçalanmasını önlemek ve güvenli sınırlar oluşturmak olmalı.
İsrail açısından hedef, kendi güvenliğini sağlarken Suriye’nin kalıcı istikrarsızlığından medet ummamak olmalı.
Bunun için üç aşamalı bir güvenlik düzeni düşünülebilir.
Öncelikle askerî yetkililer arasında güvenilir ve sürekli iletişim kurulmalı.
Ardından hassas bölgelerde yanlış anlamaları azaltacak teknik bildirim ve kriz yönetimi usulleri geliştirilmeli.
Son olarak Suriye’nin egemenliğine saygılı, uluslararası hukukla uyumlu daha geniş güvenlik düzenlemeleri üzerinde çalışılmalı.
Böyle bir mekanizma siyasi normalleşme anlamına gelmez.
Bazen diplomasinin ilk başarısı dostluk kurmak değil, savaşı önlemektir.
Türkiye–İsrail ilişkilerindeki ikinci büyük stratejik alan Doğu Akdeniz.
İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında savunma, enerji ve güvenlik işbirliği son yıllarda derinleşti.
Bu işbirliği ilgili ülkeler tarafından enerji güvenliği, bölgesel istikrar ve ortak ekonomik çıkarlar çerçevesinde açıklanıyor.
Ankara’da ise bazı çevreler bu gelişmeleri Türkiye’nin deniz yetki alanları ve bölgesel hareket serbestisi bakımından sınırlandırılması riski olarak değerlendiriyor.
İki yorumun varlığı, bütün projelerin doğrudan Türkiye’yi hedeflediği anlamına gelmez.
Ancak Türkiye’nin bu düzenlemelerin kendi çıkarlarına etkisini yakından izlemesi gerekir.
Doğu Akdeniz’de enerji projeleri yalnızca gaz rezervlerinden ibaret değil.
Elektrik enterkonneksiyonları, denizaltı kabloları, LNG altyapısı, limanlar, veri merkezleri, deniz güvenliği ve ticaret koridorları giderek daha önemli hâle geliyor.
Enerji dönüşümü de bu tabloyu değiştiriyor.
Eskiden temel soru İsrail gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınıp taşınamayacağıydı.
Bugün daha geniş bir soru sormalıyız:
Doğu Akdeniz’i birbirini dışlayan enerji ve güvenlik bloklarının bölgesi olmaktan çıkarıp çok taraflı bir ekonomik bağlantı alanına dönüştürmek mümkün mü?
Bunun için deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmazlıkların, Kıbrıs meselesinin ve ticari fizibilitenin ciddiyetle ele alınması gerekiyor.
Türkiye’nin coğrafi konumu, mevcut gaz altyapısı, LNG kapasitesi ve Avrupa enerji piyasalarıyla bağlantıları önemli avantajlar.
İsrail’in doğal gaz üretimi, teknoloji kapasitesi ve bölgesel bağlantıları da önemli.
Ancak bu tamamlayıcılık kendiliğinden işbirliği yaratmaz.
Siyasi risk, finansman maliyeti, güvenlik, uluslararası hukuk ve ticari getiriler belirleyici olacaktır.
Önce güvenlik ve öngörülebilirlik, sonra uygulanabilir projeler.
Büyük enerji anlaşmaları siyasi normalleşmenin yerine geçemez.
Türkiye’nin Filistin halkının haklarını savunması uzun yıllara dayanan bir devlet politikası.
Bu yaklaşımın merkezinde sivillerin korunması, insani yardım, işgalin sona erdirilmesi ve Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin hakkı bulunuyor.
Ancak burada zor bir soruyu da sormalıyız.
Türkiye’nin Filistin politikasındaki güçlü söylemi, sahada ne ölçüde somut sonuç üretiyor?
Gazze’ye insani yardım ulaştırmak, hastaları tahliye etmek, yeniden inşa projeleri geliştirmek ve kalıcı siyasi çözüme katkıda bulunmak için yalnızca açıklamalar yeterli değil.
İsrail makamlarıyla doğrudan veya aracılar üzerinden işleyen koordinasyon mekanizmalarına ihtiyaç var.
Bu, İsrail hükümetinin politikalarını onaylamak anlamına gelmez.
Diplomasi, yalnızca aynı fikirde olduğunuz ülkelerle konuşma sanatı değildir.
Türkiye’nin Hamas’la temas kurabilmesi geçmişte önemli bir diplomatik kanal oluşturdu.
Ancak Hamas’ın siyasi yapısı, silahlı faaliyetleri ve Gazze’deki rolü birbirinden bağımsız değerlendirilemez.
Sivillere yönelik saldırılar, rehine alma ve uluslararası insancıl hukuka aykırı eylemler hiçbir siyasi hedefle meşrulaştırılamaz.
Geçen yıl Rabat’ta katıldığım uluslararası bir toplantıda Filistin’in eski dışişleri bakanlarından biriyle yaptığım görüşme bu açıdan dikkat çekiciydi.
Abbas yönetimi ile Ankara arasındaki soğukluğun nedenlerinden birinin Türkiye’nin Hamas’la yakın ilişkileri olduğunu anlatmıştı.
Bu değerlendirme, Filistin iç siyasetindeki ayrışmaların Türkiye’nin diplomatik hareket alanını da etkileyebileceğini gösteriyor.
Filistin halkını desteklemek başka, Filistinli siyasi aktörlerden birinin yanında konumlanmış görünmek başka.
Türkiye’nin Hamas’la konuşabilmesi diplomatik değer taşıyabilir.
Ancak bu ilişki Ramallah’la güveni zedeliyor, İsrail’le iletişim kanallarını daraltıyor ve Gazze’ye fiilen ulaşma kapasitesini azaltıyorsa stratejik bilançosu yeniden değerlendirilmelidir.
Burada hedef Hamas’ı veya Filistin Yönetimini dışlamak değil; Filistin halkının temsilini, meşru siyasi haklarını ve sürdürülebilir yönetişim kapasitesini güçlendirecek bir yaklaşım geliştirmek olmalı.
Türkiye’nin Mısır ve Katar’la birlikte yürüttüğü arabuluculuk çalışmaları bu açıdan önemli bir temel sunuyor.
Gazze’nin geleceği yalnızca güvenlik düzenlemelerine indirgenemez.
Sivil yönetim, yeniden inşa, ekonomik hayat, eğitim, sağlık, mülkiyet hakları ve siyasi temsil birlikte ele alınmalı.
Uluslararası toplum da Filistinlilerin siyasi geleceğine ilişkin kararları onların katılımı olmadan belirlememeli.
Filistin politikasının başarısı, yalnızca ne kadar güçlü konuştuğumuzla değil, kaç insanın hayatını iyileştirebildiğimizle ölçülmeli.
Azerbaycan’ın İsrail’le geliştirdiği savunma, teknoloji ve güvenlik ilişkileri Türkiye açısından önemli bir stratejik hatırlatma.
Bakü, Türkiye ile yakın ittifakını sürdürürken İsrail’le de kendi ulusal çıkarlarına dayalı ilişkiler yürütüyor.
Filistin devletini desteklemesi, İsrail’le işbirliği yapmasına engel olmuyor.
Bu yaklaşım uluslararası ilişkilerde sık görülen bir gerçekliği yansıtıyor.
Devletler farklı meselelerde farklı ortaklıklar kurabilir.
Türkiye’nin Azerbaycan’la ilişkisi tarihsel, kültürel, siyasi ve güvenlik boyutları olan özel bir ortaklık.
Ancak bu, iki ülkenin bütün dış politika tercihlerinin aynı olması gerektiği anlamına gelmiyor.
Bakü’nün İsrail’le ilişkileri, Ankara açısından bazı durumlarda dolaylı iletişim imkânları da yaratabilir.
Nitekim geçmişte Azerbaycan’ın Türkiye–İsrail güvenlik temaslarında kolaylaştırıcı rol oynadığına ilişkin değerlendirmeler bulunuyor.
Fakat Azerbaycan’ı Türkiye’nin İsrail politikasında sürekli aracı konumuna yerleştirmek de doğru olmaz.
Bakü’nün kendi öncelikleri var.
Stratejik ortaklık, her konuda aynı düşünmek değil, farklılıkları karşılıklı güven içinde yönetebilmektir.
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın 29–30 Ekim’de Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yaptığı ziyaret de bu çerçevede dikkat çekici.
Abbas, Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides ile görüştü. Görüşmelerde Gazze’ye insani yardım, ikili ilişkiler ve Kıbrıs meselesi ele alındı.
Kıbrıs Türk liderliğiyle benzer bir temasın kamuoyuna açıklanmaması ise KKTC makamlarının tepkisine neden oldu.
31 Ekim’de KKTC Dışişleri Bakanlığı, Kıbrıs Türk halkının iradesinin dikkate alınmamasından duyduğu rahatsızlığı resmen dile getirdi.
Burada iki hususu birbirinden ayırmak gerekiyor.
Filistin yönetiminin uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti ile diplomatik ilişki yürütmesi meşru bir tercihtir.
Ancak Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin de Filistin yönetiminden kendi siyasi hassasiyetlerine saygı beklemesi anlaşılabilir.
Bu beklenti, Kıbrıs meselesinin hukuki statüsüne ilişkin tarafların farklı görüşlerini ortadan kaldırmaz.
Fakat diplomatik nezaket, temas ve karşılıklı duyarlılık her zaman mümkündür.
Türkiye’nin Filistin halkına verdiği desteğin koşulsuz bir siyasi karşılık talebine dönüşmesi doğru olmaz.
Aynı şekilde bu desteğin Türkiye’nin diğer meşru bölgesel çıkarlarından tamamen bağımsız düşünülmesi de gerçekçi değil.
Dış politikada dayanışma ile ulusal çıkar arasında sürekli bir denge kurulmalıdır.
Bu dengeyi kurmak, dayanışmayı terk etmek değil, onu daha sürdürülebilir kılmaktır.
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkinin üçüncü ve çoğu zaman yeterince tartışılmayan boyutu Washington.
İsrail’in ABD ile güvenlik ilişkileri derin ve kurumsallaşmış durumda.
Türkiye ise NATO üyesi, önemli bir askerî güç ve Karadeniz, Ortadoğu, Kafkasya ile Avrupa güvenliğinde etkili bir aktör.
Bu iki ülkenin ABD açısından farklı fakat önemli stratejik işlevleri var.
Ancak Ankara–Tel Aviv rekabetinin Washington’daki siyasi tartışmalara yansıması, Türkiye–ABD ilişkilerinde ilave gerilimler yaratabiliyor.
Savunma sanayisi, yaptırımlar, askerî teknoloji transferleri ve Suriye politikası gibi dosyalar bu rekabetten etkilenebilir.
Türkiye’nin yapması gereken, İsrail’in Washington’daki etkisini abartmak veya bütün sorunları buna bağlamak değil.
Kendi stratejik önemini somut projelerle güçlendirmek.
Savunma sanayisinde güvenilir ortaklıklar, NATO içindeki katkılar, enerji güvenliği, bölgesel kriz yönetimi ve ekonomik işbirliği Türkiye’nin elindeki araçlar.
İsrail de Türkiye’nin ABD ve NATO açısından taşıdığı ağırlığı hesaba katmak durumunda.
Washington’un çıkarı, iki önemli bölgesel ortağının doğrudan askerî çatışmaya sürüklenmesi olamaz.
ABD’nin kolaylaştırıcı rolü bu nedenle değerli olabilir.
Ancak Türkiye–İsrail ilişkilerinin geleceğini yalnızca Washington’a bırakmak da doğru değil.
İki ülke gerektiğinde kendi iletişim mekanizmalarını oluşturabilmeli.
İran, Türkiye ve İsrail’in bölgesel hesaplarında farklı biçimlerde yer alıyor.
İsrail, İran’ın askerî kapasitesini, füze programını, nükleer faaliyetlerini ve bölgesel bağlantılarını temel güvenlik meseleleri arasında görüyor.
Türkiye ise İran’la tarihsel komşuluk, ticaret, enerji ve sınır güvenliği ilişkilerini sürdürürken bazı bölgesel dosyalarda rekabet ediyor.
Ankara’nın İran’la her konuda aynı düşünmesi gerekmiyor.
Ancak İran’ın tamamen dışlandığı veya sürekli askerî baskı altında tutulduğu bir bölgesel düzenin istikrarlı olup olmayacağı da sorgulanmalı.
İsrail’in güvenlik kaygıları ciddiye alınmalı. İran’ın bölgesel faaliyetlerinin komşuları üzerindeki etkileri de ele alınmalı.
Fakat kalıcı güvenlik yalnızca askerî caydırıcılıkla sağlanamaz.
Diplomatik kanallar, denetlenebilir taahhütler, kriz yönetimi ve ekonomik karşılıklı bağımlılık da önemlidir.
Türkiye burada farklı aktörlerle konuşabilen bir ülke olma avantajını koruyabilir.
Ancak arabuluculuk iddiasının inandırıcı olması için yalnızca söylem değil, taraflar nezdinde güvenilirlik ve uygulanabilir öneriler gerekir.
Türkiye ile İsrail geçmişte önemli ekonomik ilişkiler geliştirdi.
Ticaret, turizm, tarım teknolojileri, enerji, sağlık, dijital ekonomi ve sanayi alanlarında tamamlayıcı kapasiteler bulunuyor.
Ancak mevcut siyasi ortamda kapsamlı ekonomik normalleşmenin önünde ciddi engeller var.
Türkiye’nin İsrail’le ticareti durdurma kararı ve Gazze’ye ilişkin koşulları, ekonomik ilişkilerin yeniden başlamasını siyasi gelişmelere bağlı hâle getiriyor.
Bu nedenle yeni bir İsrail hükümetinin kurulması tek başına ticaretin yeniden başlayacağı anlamına gelmez.
Üstelik enerji projelerinde de dikkatli olmak gerekiyor.
İsrail gazının Türkiye üzerinden taşınması geçmişte tartışıldı.
Ancak boru hattı güzergâhı, deniz yetki alanları, finansman, uzun vadeli alım garantileri, güvenlik ve Avrupa’nın enerji dönüşümü hedefleri dikkate alınmadan bu projelerin ekonomik açıdan uygulanabilir olduğu söylenemez.
Bugün enerji işbirliğini yalnızca doğal gaz üzerinden düşünmek de eksik kalır.
Elektrik şebekeleri, yenilenebilir enerji, depolama, enerji verimliliği, dijital altyapı ve su teknolojileri gelecekte daha fazla önem kazanabilir.
Fakat ticari potansiyel siyasi güvenin yerine geçmez.
Ekonomik ilişkilerin yeniden geliştirilmesi için öngörülebilir hukuk, güvenilir düzenlemeler ve siyasi risklerin azaltılması gerekir.
Bu nedenle doğru sıralama şu olabilir:
Önce kriz önleme ve güvenlik iletişimi.
Ardından insani konularda sınırlı ve sonuç odaklı işbirliği.
Sonra hukuki ve siyasi koşulların elverdiği alanlarda teknik ve ekonomik temaslar.
Daha sonra, karşılıklı güven oluşursa, kapsamlı normalleşme.
Bu aşamalar birbirinden tamamen kopuk olmak zorunda değil. Ancak ekonomik fırsatların siyasi sorunları kendiliğinden çözeceği varsayılmamalı.
İsrail’de kurulacak hükümetin yapısı, Türkiye ile ilişkilerin geleceğini farklı biçimlerde etkileyebilir.
Netanyahu’nun yeniden hükümet kurması durumunda mevcut siyasi gerilimlerin önemli bölümü devam edebilir. Bununla birlikte doğrudan çatışma riskini azaltan teknik mekanizmaların sürdürülmesi iki tarafın da çıkarına olacaktır.
Eisenkot veya başka bir merkez aktörün öncülüğünde hükümet kurulması, diplomatik üslup ve kurumsal karar alma bakımından farklılık yaratabilir. Ancak bunun Filistin meselesinde veya Suriye politikasında köklü değişim anlamına geleceği varsayılmamalı.
Geniş tabanlı bir birlik hükümeti, bazı güvenlik kararlarında daha güçlü parlamenter destek sağlayabilir. Buna karşılık farklı siyasi çizgilerin uzlaşması zorlaşabilir ve dış politikada daha ihtiyatlı bir yaklaşım ortaya çıkabilir.
Uzayan hükümet krizi ve yeniden seçim ise karar alma süreçlerini belirsizleştirebilir. Böyle bir dönemde Ankara’nın tek bir siyasi aktöre yatırım yapması stratejik esnekliğini azaltır.
Bu senaryoların hiçbiri kaçınılmaz değil.
Önemli olan Türkiye’nin her ihtimale hazırlıklı olması.
Türkiye’nin İsrail politikasını yalnızca günlük açıklamalara veya liderler arasındaki gerilime göre şekillendirmemesi gerekiyor.
Daha kalıcı bir stratejik çerçeve oluşturulabilir.
Birincisi: İsrail’i tek bir liderle özdeşleştirmemek.
Netanyahu’nun siyasi geleceği ne olursa olsun Türkiye, İsrail’in devlet kurumlarını, güvenlik bürokrasisini, siyasi partilerini, iş dünyasını ve toplumsal eğilimlerini ayrı ayrı değerlendirmeli.
İkincisi: Suriye’de doğrudan çatışma riskini azaltmak.
Askerî iletişim, teknik bildirim ve kriz yönetimi mekanizmaları siyasi ilişkilerin durumundan bağımsız biçimde işletilebilmeli.
Üçüncüsü: Filistin politikasında insani ve diplomatik sonuçları ölçmek.
Yardım erişimi, hasta tahliyeleri, yeniden inşa, sivil yönetim ve Filistinlilerin siyasi hakları konusunda somut ilerleme temel ölçüt olmalı.
Dördüncüsü: Doğu Akdeniz’de dışlayıcı bloklaşmaya karşı kapsayıcı diplomasi geliştirmek.
Türkiye, deniz yetki alanlarına ilişkin hukuki pozisyonlarını korurken enerji, bağlantı ve çevre güvenliği alanlarında uygulanabilir çok taraflı düzenlemeleri değerlendirmeli.
Beşincisi: Washington’da Türkiye’nin stratejik değerini güçlendirmek.
NATO, savunma sanayisi, enerji güvenliği, Karadeniz ve bölgesel istikrar konularında somut katkılar öne çıkarılmalı.
Altıncısı: Azerbaycan, Kıbrıs Türkleri ve Arap ortaklarla ilişkileri birbirini dışlamayan bir stratejik bütünlük içinde yönetmek.
Türkiye’nin farklı ortaklarının farklı çıkarları bulunabileceği kabul edilmeli. Diplomatik dayanışma karşılıklı duyarlılık ve sonuç odaklı işbirliğiyle desteklenmeli.
Yedincisi: Normalleşmeyi koşulsuz bir hedef değil, davranışlara bağlı bir süreç olarak görmek.
İsrail’de hangi hükümet kurulursa kurulsun Türkiye’nin değerlendirmesi somut gelişmelere dayanmalı: Gazze’deki uygulamalar, uluslararası hukuka uyum, Suriye’de güvenlik riskleri, diplomatik iletişim ve bölgesel istikrar.
Bu yaklaşım Türkiye’nin ilkelerinden vazgeçmesini gerektirmez.
Tam tersine, ilkeleri uygulanabilir stratejik hedeflerle birleştirir.
Önümüzdeki yıllarda Ortadoğu’nun güvenlik ve ekonomik mimarisi yeniden şekillenmeye devam edecek.
Körfez ülkelerinin ekonomik dönüşümü, Suudi Arabistan’ın bölgesel ağırlığı, İran’ın geleceği, Suriye’nin yeniden yapılanması, Mısır’ın istikrarı, enerji dönüşümü ve Hindistan–Avrupa bağlantı projeleri yeni güç dengeleri yaratıyor.
Bu tabloda Türkiye ve İsrail farklı kapasitelere sahip iki önemli aktör.
Türkiye’nin coğrafi derinliği, nüfusu, sanayi altyapısı, askerî gücü, NATO üyeliği ve bölgesel bağlantıları var.
İsrail’in gelişmiş teknoloji ekosistemi, savunma kapasitesi, istihbarat birikimi ve ABD ile kurumsallaşmış ilişkileri bulunuyor.
Bu özellikler iki ülkeyi doğal müttefik yapmıyor.
Ama sürekli düşman olmalarını da zorunlu kılmıyor.
Hatta iki ülkenin birbirini tamamen dışlamaya çalışması, üçüncü aktörlerin bölgesel pazarlık gücünü artırabilir.
Ortadoğu’nun geleceği yalnızca askerî üstünlükle belirlenmeyecek.
Ekonomik dayanıklılık, teknoloji, enerji, su, gıda güvenliği, lojistik, yapay zekâ ve toplumsal istikrar da belirleyici olacak.
Türkiye ve İsrail bu alanlarda rekabet edebilir.
Bazı alanlarda çıkarları kesişebilir.
Bazı alanlarda ise anlaşmazlıklarını yönetmekle yetinmek zorunda kalabilir.
Stratejik gerçekçilik, bütün sorunların çözüleceğini varsaymak değildir.
Çözülemeyen sorunların doğrudan çatışmaya dönüşmesini önleyecek kurumları ve davranışları geliştirmektir.
Sonuç: Netanyahu sonrası değil, düşmanlık sonrası düşünmek
İsrail seçimleri yeni bir hükümet doğurabilir.
Netanyahu görevini koruyabilir veya başka bir lider başbakan olabilir.
Ancak Türkiye açısından asıl mesele Netanyahu’nun siyasi geleceği değil.
İki ülkenin birbirlerine yönelik tehdit algılarını nasıl yönetecekleri, bölgesel rekabeti hangi sınırlar içinde tutacakları ve ortak çıkarların bulunduğu alanlarda ne kadar sonuç üretebilecekleri.
Türkiye’nin İsrail’in askerî ve teknolojik kapasitesini küçümsemesi doğru olmaz.
İsrail’in de Türkiye’nin NATO üyeliğini, askerî kapasitesini, ekonomik ağırlığını, coğrafi konumunu ve bölgesel ilişkilerini hesaba katması gerekir.
Bu karşılıklı değerlendirme dostluk anlamına gelmez.
Ancak karşı tarafın gücünü, niyetlerini ve kırmızı çizgilerini gerçekçi biçimde anlamak, yanlış hesaplama riskini azaltabilir.
Türkiye’nin Filistinlilerin haklarını savunması ile İsrail’le gerekli güvenlik iletişimini sürdürmesi birbirini dışlamaz.
İsrail’in kendi vatandaşlarının güvenliğini koruma sorumluluğu da Filistinlilerin meşru haklarını ortadan kaldırmaz.
Ulusal güvenlik ile uluslararası hukuk birbirinin alternatifi değildir.
Türkiye ile İsrail’in yakın dost olması şart değil. Fakat sürekli düşman gibi davranmaları da kaçınılmaz değil.
Burada stratejik hedef geçmişteki ilişkileri aynen canlandırmak olmamalı.
1990’ların koşulları değişti. Bölge değişti. İki ülkenin öncelikleri de değişti.
İhtiyaç duyulan şey, geçmişin güvenlik ittifakını yeniden üretmekten çok, bugünün gerçeklerine uygun bir kriz yönetimi ve gerektiğinde sınırlı işbirliği çerçevesi geliştirmek.
Bunun gerçekleşmesi için tek taraflı iyi niyet yeterli değil.
Karşılıklı davranış değişikliği, hukuka saygı, güvenilir iletişim ve somut sonuçlar gerekiyor.
Netanyahu sonrası bir dönem başlayabilir.
Ama gerçek değişim, İsrail’in Filistinlilere ve komşularına yönelik uygulamalarında, Türkiye’nin de bölgesel diplomasisinde daha öngörülebilir ve sonuç odaklı bir yaklaşım geliştirmesiyle ölçülecek.
Seçim sandığı siyasi kadroları değiştirir.
Devletlerin stratejik davranışlarını değiştirmek ise çok daha uzun ve zorlu bir süreçtir.
Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek asıl soru, Türkiye ile İsrail’in yeniden dost olup olmayacağı değil; birbirlerini sürekli tehdit olarak görmeden aynı bölgede yaşamayı öğrenip öğrenemeyecekleridir.
Ve bunun cevabını liderlerin sözlerinden çok, devletlerin atacağı somut adımlar verecek.