Türkiye, Filistin meselesinde sıradan bir destekçi değil. Bölgesel ağırlığını, diplomatik sermayesini, ekonomik imkânlarını ve uluslararası ilişkilerini yıllardır Filistin halkının haklarını savunmak için seferber ediyor. Üstelik bunu zaman zaman başka stratejik ilişkilerinde maliyet üstlenerek yapıyor.
Peki, Filistin yönetimi Türkiye’nin hayati çıkarlarına aynı hassasiyeti gösteriyor mu?
Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın 29 Ekim’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Nikos Hristodulidis ile görüşmesi, bu soruyu yeniden gündeme taşıdı.
Abbas, Rum yönetimiyle siyasi ilişkileri, bölgesel gelişmeleri ve Kıbrıs meselesini görüştü. Ancak Kıbrıs Türklerinin seçilmiş liderliğiyle görüşmedi. Yeşil Hat’ı geçip bir nezaket ziyaretinde bulunmayı bile gerekli görmedi.
Burada mesele KKTC’nin tanınması değil. Mesele, Türkiye’nin en hassas millî davalarından birine gösterilmeyen diplomatik saygıdır.
Türkiye, Gazze’deki insani felakete karşı uluslararası platformlarda en güçlü seslerden biri oldu. Filistin’in devlet olarak tanınmasını savundu, diplomatik girişimlere öncülük etti, yardım sağladı, İsrail’le ilişkilerinde ciddi gerilimleri göze aldı.
Bütün bunların insani gerekçeleri anlaşılabilir. Ancak dış politika yalnızca ahlaki sorumluluklarla değil, ulusal çıkarlar ve karşılıklılık ilkesiyle de yürütülür.
Filistin halkının haklarını savunmak başka, Filistin yönetimine koşulsuz siyasi destek vermek başkadır.
Üstelik tarihsel bilanço da sorgulanmalıdır. Türkiye’nin ASALA terörüyle mücadele ettiği yıllarda bazı Filistinli silahlı örgütlerin bulunduğu Lübnan ortamında Türk karşıtı örgütlerin faaliyet göstermesi, PKK’nın aynı coğrafyadaki geçmişi ve Filistin siyasetindeki farklı aktörlerin tutumları hafızamızdan silinmiş değildir.
Bu ilişkiler bütün Filistinlilere mal edilemez. Ancak Türkiye’nin geçmişteki güvenlik kaygılarının da göz ardı edilmemesi gerekir.
Türkiye’nin Filistin politikasında Hamas’la ilişkileri ayrıca değerlendirilmelidir.
Hamas’ın ortaya çıkışından önce İsrail’in Gazze’deki İslamcı örgütlenmelere, laik Filistin milliyetçiliğine karşı denge oluşturabilecekleri düşüncesiyle alan açtığı biliniyor. Ancak Hamas’ın doğrudan İsrail tarafından kurulduğu iddiası aynı kesinlikle ileri sürülemez.
Sonuçta Filistin siyaseti El Fetih ve Hamas arasında bölündü. İran’ın Hamas üzerindeki etkisi de bölgesel dengeleri karmaşıklaştırdı.
7 Ekim 2023’te Hamas öncülüğündeki saldırılarda sivillerin öldürülmesi ve rehin alınması kabul edilemezdi. İsrail ise bu saldırıları, Gazze’de ağır sivil kayıplara ve büyük yıkıma yol açan operasyonlarının gerekçesi olarak kullandı. Bu operasyonların da uluslararası hukuk bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Türkiye açısından soru açıktır: Hamas’la kurulan siyasi yakınlık, Türkiye’nin bölgesel etkisini gerçekten artırdı mı, yoksa diplomatik hareket alanını daralttı mı?
Filistin yönetiminin Avrupa Birliği üyesi Güney Kıbrıs’la ilişkilerini geliştirmesi anlaşılabilir. Ancak Ankara’nın Filistin’e verdiği güçlü desteğin, Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki hassasiyetlerinin sürekli görmezden gelinmesini mümkün kılan bir güvenceye dönüşmemesi gerekir.
Abbas’tan Türkiye’nin bütün tezlerini benimsemesi beklenmiyor. Fakat Kıbrıs Türklerinin seçilmiş temsilcileriyle görüşmek, onların kaygılarını dinlemek ve siyasi varlıklarına saygı göstermek diplomatik tanıma anlamına gelmez.
Türkiye’nin Filistin’e verdiği destek, Filistin yönetiminin Türkiye’nin temel meselelerinde kayıtsız kalabileceği anlamına gelmemelidir.
Türkiye’nin tepkisi duygusal değil, ölçülü ve sonuç alıcı olmalıdır.
Öncelikle Filistin temsilcisinden resmî açıklama istenmeli. Abbas’ın Kıbrıs Türk liderliğiyle neden görüşmediği ve gelecekte doğrudan temasa açık olup olmadığı sorulmalıdır.
Ardından Filistin yönetimiyle üst düzey siyasi ilişkiler ve diplomatik destek mekanizmaları karşılıklılık temelinde değerlendirilmelidir.
Ramallah’a açık bir mesaj verilmelidir: Türkiye’nin insani dayanışması sürecektir; ancak siyasi destek otomatik ve sınırsız değildir.
Bu yaklaşım Filistin halkını cezalandırmak anlamına gelmez. Aksine insani sorumlulukla devlet çıkarlarını birbirinden ayırır.
Türkiye, Orta Doğu’da ağırlığı olan, NATO üyesi, güçlü diplomatik bağlantılara sahip, enerji ve ticaret koridorlarında önemli rol oynayan bir bölgesel güçtür. Bu konum, yalnızca başkalarının meselelerinde sorumluluk üstlenmeyi değil, kendi önceliklerine saygı beklemeyi de gerektirir.
Filistin’in haklarını savunmak, Kıbrıs Türklerinin haklarını ikinci plana atmayı gerektirmez.
Ankara’nın vereceği mesaj açık olmalıdır:
Türkiye dostluğunu esirgemez, zor zamanlarda dayanışmadan kaçınmaz. Ancak kendi temel çıkarlarının sürekli görmezden gelinmesini de olağan kabul etmez.
Diplomaside karşılıksız dostluk değil, karşılıklı saygı sürdürülebilirdir. Abbas’ın ziyareti de bu ilkeyi hatırlatmak için bir fırsattır.
3 Kasım 2026 - Abbas Güney Kıbrıs’ta, Kıbrıs Türkleri Nerede?
2 Kasım 2026 - Dünya Beşten Büyük, Ama Veto Hâlâ Beşte: Sinirlioğlu’nun BM Sınavı
31 Ekim 2026 - Gazeteciler Kendilerini Kimlerin İzlediğini Sanıyor?
29 Ekim 2026 - Adaletin Cinsiyeti Olmaz: Kadını da Erkeği de Aynı Terazide Tartmak