Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç
— Edip Cansever, Çağrılmayan Yakup
Yakup balkonda. Almak istediği bir boy aynası var, Cansever’in kelimeleriyle “kirli ve eski”. Bu yazı boyunca balkonda kalacak Yakup, ondan istediğim tek şey bakmayı sürdürmesi. Çünkü göstermek istediğim şeyi kendi başıma göremiyorum, ancak onun puslu camına düşen akiste, bulanık da olsa, seçebiliyorum. Yakup burada bakılan değil, bakan, anlatının konusu değil, gözüdür. Anlatmak istediğim şey — çağımızın bir özne-konumu — onun aynasında beliren suret.
Baştan söyleyeyim: bu bir Cansever okuması değil. Şairin ne demek istediğini doğru iletme kaygısında da değilim. Yakup’u şiirinden çıkarıp ödünç alıyorum. Cansever bu ödünç almadan sorumlu değil. Figür, Cansever’in Yakup’u, bir kez elime geçtikten sonra artık onun değil, benim. Bu açık kaydı düşmezsem yapacağım şey Yakup’a haksızlık olurdu. Bu notu düştüğüme göre, rahatça konuşabiliriz.
Peki kim bu Yakup? Cansever’in kelimesiyle dağılgan biri: “Yakubun o dağılgan şekli”. Kendini oğluyla karıştırır — “Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum”. Kendini tutamayan, parçalarına dağılan bir kimlik. Savunmadadır: “Kendimi koruyordum” der — hem de biletçinin bilet kesmeye bile değmeyeceğini düşündüğü bir otobüste, yani bir yolcu olarak dahi tanınmadığı yerde. Ve o yara: hiç çağrılmadı. Kimse bir kez olsun “Yakup!” diye seslenmedi ki dönüp arkasına baksın, içinden durgun ve çürük bir suyu düşürsün, bir güzel yıkansın.
Ama — ve burası önemli — Yakup’ta hınç yoktur. Bir karşı-değer sistemi kurmaz, kimseyi mahkûm etmez, “ben iyiyim, onlar kötü” demez. O, Ahlakın Soykütüğü‘nün kölesi değildir. Çağrılmamanın, dağılmanın yarasını taşır, ama henüz ressentiment değildir. Ne köle ne efendidir, daha nadir bir şeydir: kendi hayatının ve hayatın gerçek izleyicisi. Bakar. Balkondadır. Aynası puslu olduğu için kendini de ancak bulanık görür — ve bu bulanıklığı berraklık diye boyamaz. İşte elimizdeki ham madde budur: kıvrılmamış bir yara, henüz savaşa dönüşmemiş bir dağılma.
Şimdi aynaya biraz daha yaklaşalım. Camdaki sis kımıldadıkça, Yakup’un yüzü yavaşça başka bir yüze dönüşür: çağımız, Yakup’un hiç yapmadığı bir hamleyi yapar. Aynı yarayı — çağrılmamayı, dağılmayı — alır, onu hınca çevirir. Aynadaki bu ikinci surete (toplumsal) Borderline özne diyorum. O, Yakup’un karşıtı değil, “O”, Yakup’un almadığı virajı almış hâldir. Aynı yüz, ama sisin deforme ettiği görüntü. Şiirin hiçbir dizesinde olmayan varoluş savaşı, bu savaş sokağın tam ortasındadır: “Benim memurum işini bilir.” “Abi, adam işini biliyor.” Koca bir çağ “işini bilmeyi” bir yaşam ilkesi hâline getirdi; kurnazlığın erdem diye taçlandırıldığı zamanlar. Aynadaki suret kendini muzaffer bir varoluş savaşçısı, bir Kampf ums Dasein yürütücüsü olarak okur.
Yakup balkondan bu manzaraya bakar, ve manzara kendini ele verir. Nietzsche’nin Anti-Darwin‘i (Götzen-Dämmerung) tam buraya düşer: hayatı savaş olarak, kıtlık ve tehdit olarak görmek hayatın kuralı değil istisnasıdır; hayatın esası Fülle‘dir — taşkınlıktır, verebilmektir. Öyleyse varoluşu sürekli bir savaş olarak yaşamak güç değil, çöküşün ta kendisinin belirtisidir. En çok kuşatılmış, en çok “işini bilen”, en çok savaşan suret, Fülle‘den kıtlığa, vermekten biriktirmeye geçmiş olandır. Onun gücü aus der Schwäche‘dir — zayıflıktan doğar. Manzaranın dağılganlığı da oradan: décadence‘ta hayat artık bütünde oturmaz, parça bütünün pahasına kendi hayatını kazanır, bütün artık bir bütün değildir (Der Fall Wagner). Yakup’un dağılması sessiz ve yarasızdır. Aynadaki suretin dağılması ise bağıra bağıra sürdürülen bir savaştır. Aynı çatlak; biri onu taşır, öteki onunla vurur.
Bu bağırışın ne ettiğini bize daha baştan Yakup göstermişti: “Bütün gücümle bunu bağırdım” der ve bütün gücünü bir bağırışta topladığı an, kalabalık birleşip onu dışarı atar, ellerine gözbebeklerine bakar, kapıyı gösterir. Tepkisel bir suretin toplayabildiği tek “güç”, kendi dışlanmasını mühürleyen bir bağırıştır. Dışlananın çığlığını efendinin egemenliği sanır. Yakup bu dersi almış olduğu için bağırmaz, aynadaki suret ders almadığı için hâlâ bağırır.
Hastalığın en temiz işareti de bu suretin bir hamlesinde. Soykütüğü‘nün kölesi efendiden nefret eder. Ama aynadaki surete bakın: efendiden yalnızca köle kaldığı sürece nefret eder. Kendisi efendi olduğu an nefret buharlaşır; değer sistemi konumla birlikte tersine döner. Dün yerden yere vurulan ayrıcalık, bugün doğal bir hak olur. Bu bir “değerlerin yeniden-değerlendirmesi” değil, konum yoluyla bir tersine çevirmedir — açık bir Borderline splitting örneği. Ben aşağıdayken öteki bütünüyle kötüdür. Yukarı çıktığım an bütünüyle iyi ya da sadece adı anılmayan biri olur. Kalıcı bir ölçü yoktur, yalnızca oturulan koltuk vardır. Efendinin düşüşünü düşleyen bu suret, efendisiz bir dünyayı değil, efendi olmayı düşler. “Benim memurum” — o iyelik eki, itirafın tamamıdır.
Ve şimdi tehlike. Puslu bir camda self-reflexion tamamlanamaz. Gelen ayartı, başkasının aynasını onun yerine silmektir — balkonda durup aynadaki surete “sen güçlü değilsin, zayıfsın, gücün hınçtan ibaret” diyen kişi olmak. Ama Scheler bizi uyarmıştı: maske düşürme jestinin kendisi bir efendi jestidir. Teşhis edenin balkonu, hıncın en yüksek gözetleme kulesi olabilir. Bu yüzden yazının dürüstçe atlayamayacağı şeyi söyleyeyim: aynadaki suret bir başkası değil. O sisli görüntü benim de yüzüm. Ben de zaman zaman o küçük savaşı verirken, hesabı tutarken, koltuğu isterken yakalarım kendimi. Bu zamanı ancak içinden anlayabilirim, çünkü içinde bulunduğum bu zaman hem varlığımın hem bilmemin nedenidir. Tuttuğum ayna kendiminkidir — kirli ve eski.
O hâlde Yakup ile aynadaki suret arasındaki mesele, birinin sağlıklı ötekinin hasta olması değil. İkisi aynı camın iki hâli: aynı yara, biri onu savaşa çevirmiş, öteki henüz çevirmemiş. Yakup bakmayı sürdürür — kendine ve hayata — balkondan, efendiliğin sarhoşluğu ve hıncın zehri olmadan. Aynası hâlâ puslu, kendini hâlâ yarım görüyor ama pusu berraklık diye boyamıyor. Kendini henüz göremediğini biliyor ve bunu gizlemiyor. Belki de o gizlememe, camın ilk silinişidir.
Aynanın pusunu kim silecek? Gücünü bağıran suret değil elbette. Onun nefesi camı yalnızca daha da buğulandırır. Belki de balkonda biraz daha kalabilen — çağrılmamış, dağılmış, ama dürüst olan — ve savaşı hayat sanmayan bakış. Yakup hâlâ orada, hâlâ o kirli aynaya bakıyor. Gördüğü şey hem bu çağ hem kendi ihtimali. Kapıyı, sanırım, açık bırakıyorum — bu kapı Yakup’un ayrıcalığı değil. Aynı camdan bakan herkesin, hınca dönebilecek olanın da geçebileceği bir kapı. Arkamdan gelen var mı, bakmıyorum.