Zeytinyağının Ötesinde: İngiltere Pazarında Türkiye’nin Şansı Var mı?

23 Nisan 2026

Zeytinyağı çoğu kişi için mutfakta kullanılan sağlıklı bir ürün.

Ama biraz daha yakından bakıldığında, aslında bir ülkenin tarım politikası, ticaret stratejisi, marka gücü ve hatta kültürel etkisinin damıtılmış halidir.

Bugün Londra’da bir restoranın masasına konan küçük bir şişe zeytinyağı, sadece bir gıda ürünü değildir. O şişe; İspanya’nın tarım gücünü, İtalya’nın marka ustalığını, Yunanistan’ın geleneksel hikâyesini ve Akdeniz’in binlerce yıllık mirasını temsil eder.

Ve Türkiye?

Henüz bu masada hak ettiği yeri almış değil.

Dünya artık sadece enerji, teknoloji veya finans üzerinden rekabet etmiyor.

Gıda—özellikle premium ve sağlıklı gıda—yeni bir güç alanı haline geldi.

İngiltere bu yarışın en dikkat çekici pazarlarından biri.

Yaklaşık 2 milyar dolarlık büyüklüğe ulaşan zeytinyağı pazarı, neredeyse tamamen ithalata bağımlı.

Yani üretmiyor, ama tüketiyor.

Bu da şu anlama geliyor:

Doğru ürünü, doğru hikâyeyle ve doğru kanallarla getiren kazanıyor.

Bugün pazara hâkim olan ülkeler net:

İspanya, İtalya ve Yunanistan.

Ama onların başarısı sadece üretimden gelmiyor.

Asıl başarı, hikâyeyi satabilmelerinde yatıyor.

Türkiye dünyanın önemli zeytinyağı üreticilerinden biri.

Kalite var. Çeşitlilik var. Gelenek var.

Ama eksik olan şey net: marka, koordinasyon ve strateji.

Hâlâ büyük ölçüde zeytinyağını dökme olarak ihraç ediyor, katma değeri başkalarına bırakıyoruz.

Oysa dünya artık ürün değil, anlam ve deneyim satın alıyor.

İtalya’nın yaptığı tam da bu: Aynı zeytinyağını alıyor, şişeliyor, hikâye katıyor ve üç katına satıyor.

Bu sadece ticaret değil—bu bir zihniyet farkı.

Londra’da İki Kadın: Üründen Hikâyeye Geçiş

İngiltere’de iki kadın, Türk zeytinyağını Londra’da tanıtmak için bir araya geldi.

Asena Balsarı, 45 yaşında, üç çocuk annesi ve bankacılık geçmişinden geliyor.

Ayşe Özgür ise 40 yaşında, iki çocuk annesi bir avukat.

Onları bir araya getiren şey sadece ticari bir hedef değil— Türk zeytinyağını bir ürün olmaktan çıkarıp, bir marka ve hikâye haline getirme arzusu.

2023 yılında İspanya’da yaşanan kuraklık ve arz daralması, İngiltere pazarında dengeleri değiştirdi.

Bu kırılma anını doğru okumuşlar .

Çünkü ortada net bir gerçek vardı:

İngiltere üretmiyor, ama tüketiyor.

Ve doğru konumlanan kazanıyor.

Türkiye’de güçlü bir üretim zaten vardı.

Ama eksik olan, bu üretimi doğru dil, doğru hikâye ve doğru pazar stratejisiyle sunabilmekti.

Tam da bu noktada devreye girdiler.

Vergiler ve maliyetler nedeniyle fiyatları yüksekti. Ama onların oyunu fiyat üzerine kurulu değildi.

Onlar, premium segmentte konumlanmayı seçti.

Çünkü biliyorlardı ki bu pazarda ucuz olan değil, anlam yaratan kazanır.

“Bu iyi bir yağ” demek yetmez.

O iyiliği yaşatmak gerekir.

Çünkü İngiltere’de zeytinyağı var… ama kullanım kültürü sınırlı.

Ve tam da bu yüzden hedefleri büyük:

Her mutfağa girmek.

Her evde yer almak.

Ve bir gün insanların bilinçli şekilde “Bu Türk zeytinyağı” diyebilmesini sağlamak.

Belki bugün çok büyük kazançlar elde etmiyorlar. Ama çok daha değerli bir şey inşa etmek için çaba gösteriyorlar .

Algı.

Çünkü uluslararası pazarlarda rekabet, ürünle değil algıyla kazanılır.

Ve bazen en büyük başarı, bir ürünü satmak değil… bir kültürü yerleştirmektir.

Topraktan Londra’ya

Benim bu alana bakışım sadece teorik değil—bizzat sahadan geliyor.

Ege’de, Urla, Karaburun ve Çeşme hattında, “AynUrla” markasıyla en üst segmentte, yüksek besin değerine sahip, sağlıklı ve nitelikli zeytinyağı üretiyorum. Bu toprakların karakterini ve doğallığını koruyarak üretmek, benim için ticari bir faaliyet değil bir sorumluluk.

Aynı zamanda Londra’da uluslararası “sommelier” sertifikasyonu alarak, zeytinyağını sadece üretim değil, tadım, kalite analizi ve gastronomi diliyle anlatma yetkinliğini de geliştirdim.

Bu iki dünyanın—üretim ve uluslararası pazarın—kesişiminde durmak bana şunu net gösterdi:

Türkiye’nin sorunu üretmek değil.

Değerini anlatamamak ve markaya dönüştürememek.

Yeni Model: Dökmeden Markaya

Uluslararası pazarlara girişte asıl kırılma noktası burada:

Dökme zeytinyağı ihraç ederek değil, kendi markalarımızla, kendi hikâyemizle ve kendi kimliğimizle var olmak.

Bu da şu anlama geliyor:

Kaynağında doğru ürünü seçmek…

Kaliteyi uluslararası standartlarda belgelemek…

Güçlü bir marka kimliği oluşturmak…

Doğru fiyatlama ve premium konumlandırma yapmak…

Seçkin restoranlar, oteller ve perakende kanallarına girmek…

Ve en önemlisi: hikâyeyi anlatmak

Zeytinyağı bir “ürün” olmaktan çıkıp bir deneyime dönüşmeli:

Tadım etkinlikleri, şef iş birlikleri, Akdeniz yaşam tarzı anlatısı, sağlık ve gastronomi kesişimi…

Ancak bu şekilde fark yaratılabilir.

İş Dünyasına Mesaj: Artık Oyun Değişti

Bu alanda iş yapmak isteyenler için birkaç net gerçek var:

Tek başına hareket eden kaybeder.

Konsorsiyum ve iş birlikleri şart.

Sadece üretmek yetmez.

Marka kurmadan kazanamazsınız.

Pazarı tanımadan ürün satılmaz.

Londra’da neyin, kime, nasıl satıldığını bilmek gerekir.

Ve en önemlisi: Katma değeri başkalarına bırakmayı bırakmak zorundayız.

Bir Şişeden Fazlası

Zeytinyağı, Türkiye için küçük bir ihracat kalemi gibi görünebilir.

Ama doğru bakıldığında, bu iş;

-tarımın modernleşmesi,
-markalaşma kapasitesi,
-sağlıklı yaşam trendleri,
-ihracat stratejisi
-ve küresel konumlanma
ile doğrudan bağlantılıdır.

Yani mesele sadece zeytinyağı değil.

Mesele, Türkiye’nin dünyaya neyi, nasıl anlattığıdır.

Ve belki de asıl soru şudur:

Biz hâlâ zeytinyağı mı satmak istiyoruz, yoksa bir hikâye mi anlatmak?

Cevap, sadece bu sektörü değil—Türkiye’nin ekonomik geleceğini de belirleyecek.

Ben şahsen ikisini birden yapmaya çalışıyorum.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.