Bir kapı gıcırtısı yüzünden, adam gelip çoluk çocuk demeden herkese kurşun sıkıyor!
Gerçekten inanılır gibi değil!
Bir kapının sesi yüzünden bir baba öldü.
Fethiye’de Ramazan Çalışkan, eşinin ve 13 yaşındaki kızının önünde vuruldu.
62 yaşındaki Osman Küçükgüzel silahını çekti, çocuklu bi aileye ateş açtı.
Baba hayatını kaybetti, anne ve 13 yaşındaki kız hastaneye kaldırıldı.
Ramazan Çalışkan yerde, kanlar içinde, can çekişirken…
Katilin ailesi yanına geliyor.
Yaraya basmak için değil.
Yardım için değil.
Hesap sormak için.
“Kaç defa söyledik, kapıyı yaptırmak bu kadar zor muydu?”
“O kapıyı yaptır demedim mi sana?”
Can çekişen insanların başında, bunu diyebiliyorlar!
İşte asıl feci olan bu.
Bir kişinin cinneti değil, o cinnetin etrafındaki insanların onu bu kadar olağan karşılaması.
Kötülüğün canavarlaşması değil, sıradanlaşması…
Bir öğleden sonra, bir kapı yüzünden, “Demedim mi sana?” diyebilecek kadar sıradanlaşması.
Bunun adı ‘toplumsal cinnetin normalleşmesi.’
Ve normalleşen hiçbir şey, bir daha kolay kolay ‘anormal’ sayılmaz.

3 haftadır Adana’daydım.
Gittiğimde Kazım Abi hayattaydı. Şimdi değil.
Bu cümleyi yazmak bile tuhaf geliyor. Çünkü bazı insanlar ölecekmiş gibi durmaz. Kazım Abi de öyleydi.
Bedeni şimdi Kabasakal Mezarlığı’nda yatıyor. Ruhu kim bilir nerede… Ben güzel bir yerde olduğuna inanıyorum.
Ablamın dediği gibi: “Gözümüzden gönlümüze aktı.”
Ölüm sarsıcı. Ama ibresi hayata dönük birinin ölümü daha da sarsıcı.
Ben aslında Atina’ya gidiyordum. Yunanistan’ın Tarkan’ıyla röportaj yapacaktım. Her şey hazırdı. Bir telefon geldi. Atina yerine Adana’ya uçtum.
Ve Adana Acıbadem günleri başladı.
17 gün.
Hayatımın en uzun ve en kısa 17 günü.
Bir baktım, etrafında sevgi nöbeti tutan 6 kadın olmuşuz.
Ben ve ablam.
Kazım Abi ile ablamın kızları Ela ve Lara.
Kazım Abi’nin kız kardeşleri Nalan ve Ayşe Apa.
Üç çift kız kardeş.
Aynı koridorlarda yürüyen. Aynı doktorları dinleyen. Aynı umutlara tutunan. Aynı korkularla yaşayan 6 kadın…
Hepimizin tek isteği aynıydı:
Kazım Abi’nin iyi olması.
Ama sanılmasın ki o 17 gün boyunca hep kötüydü.
Tam tersi.
Bazı günler giriyoruz odaya. Elinde elektrikli tıraş makinesi, tıraş oluyor, gülüyor, espriler yapıyor.
“Ziyaretçiler beni yakışıklı görsün” diyor.
Bazı günler elinde telefon, Sahibinden.com’da araba bakıyor.
Bazı günler telefonda kepçe pazarlığı yapıyor.
“Bırak şimdi hastaneyi, benim istediğim fiyata verecek misin, vermeyecek misin?” diyor.
Bazı günler eski hikayeler anlatıyor.
Gır gır. Şamata. Bol dedikodu.
Bazen de yoruluyordu.
“Hadi çıkın, ben biraz uyuyayım…” diyordu.
Ama genel olarak iyiydi.
Hayaller, planlar, gidilecek yerler, keşfedilecek ülkeler…
İşte insanın aklı tam burada karışıyordu.
Çünkü ölüm dediğin şey filmlerdeki gibi gelmiyor.
Hayatın içinden geliyor.
Bir gün araba bakarken geliyor.
Bir gün şaka yaparken geliyor.
Bir gün sevdiğin insanın gözlerinin içine bakarken geliyor.
O yüzden insan inanamıyor.
Ben gerçekçi bir insanım.
Ama ben bile düştüm o oyuna.
“Bu adam ölmeyecek galiba…” diye düşündüğüm çok oldu.
Sonra ablama bakıyordum.
Kazım Abi’ye bakışına.
Kazım Abi’nin ona bakışına.
İnsan bazı şeyleri anlatamaz.
Ama görünce tanır.
Ben o odada tanıdım.
Sonra dönüp düşündüm.
Ben o hastane odasında 17 günü görmedim aslında.
40 yıl artı 17 günü gördüm.
Birbirini hâlâ ilk günkü gibi seven iki insanı gördüm.
Hayatın bütün yüküne rağmen birbirinden vazgeçmeyen iki insanı…
Kazım Abi kızlarını çok severdi.
Torunu Aksel’e de bayılırdı.
Şimdi bir de 3 aylık Teo var.
Yemelik, o kadar güzel…
Ama hepsi bir yana, hayatının merkezinde hep ablam Suna vardı. Ablamın da merkezinde Kazım Abi.
Ablam son iki yıldır onu sadece sevmedi.
Onunla birlikte savaştı.
Bir gün bile vazgeçmedi.
Her tedavi denendi.
Her kapı çalındı.
Her ihtimal değerlendirildi.
Doktorları da olağanüstüydü.
Özgür Hoca, Sinan Hoca, Bülent Hoca, Murat Hoca…
Sadece hekimlik yapmadılar.
Kalplerini de koydular.
Dostları da öyleydi.
Ailesi de.
Herkes tek bir amaç için kenetlendi:
Kazım Abi biraz daha bizimle kalsın.
Büyük kızı Ela’nın yeni doğan bebeği Teo’yu gördü.
Kucağına aldı 2. torununu.
Sevdi.
Bunların hepsi gerçekleşti.
Ve sonuna kadar mücadele etti.
“Bir çocuğu büyütmek için bir köy gerekir” derler.
Kazım Abi’yi uğurlarken anladım ki, bir insanı uğurlamak için de bir şehir gerekiyormuş.
Son 17 gün boyunca bunu gördük.
Hatta iki yıl önce teşhis konulduğundan beri…
Herkes onu hayatta tutmak için elinden geleni yaptı.
Sonra cenazede Adana’nın ve Türkiye’nin dört bir yanından gelen insanlara baktım.
Herkesin anlatacak bir hikayesi vardı.
Bir iyilik.
Bir vefa.
Bir dokunuş.
İnsan böyle zamanlarda anlıyor.
Bazı insanlar öldüğünde geride sadece mal mülk bırakmıyor… İnsan bırakıyor.
Kazım Abi de öyle yaptı.
O yüzden onu toprağa verdik ama uğurlayamadık.
Ablamın dediği gibi:
Kazım Abi gözümüzden gönlümüze aktı.