Ömrünüze rota çizmiş büyük tercihinizi kaybetmek, sizi onun hayat tercihlerinin devamıyla baş başa bırakır.
İnsan, onun ardından kendi hayatını yeniden kurar sanılır.
Oysa çoğu zaman olan şey başka bir şeydir:
Eksilmiş bir yapının içinde yaşamayı öğrenmek.
Duvarlar yerinde durur, ama bir tarafı yoktur.
İçerisi tanıdıktır, ama artık tamam değildir.
Her gün, küçük bir eksilme.
Önünüzde kalan hayat gerçekten sizin mi, yoksa eksilmiş hâlin tortusu mu?
İnsan yaşadığını bilir; ama yaşamanın neye dönüştüğünü her zaman bilemez.
Bazen yaşamak, yarım kalmış bir bütünün boşluklarında dolaşmaktır.
Zamanın aktığı söylenir.
Ama bazı zamanlar akmaz; birikir.
Bir eksilmenin etrafında yoğunlaşır.
Her gün, öncekini silmez—üstüne eklenir.
Bu yüzden hayat bazen bir akış değil, bir melanjdır.
Karışmış, ayrışmayan bir bütün.
Anılar, ihtimaller ve kayıplar iç içe geçmiştir.
Artık kimin neye ait olduğu bile belirsizdir.
Her cümle biraz eksik, her anlam biraz artakalan.
Siz hâlâ burada mısınız, yoksa hayat, sizden sonra da sürecek bir birikime mi dönüştü?
Belki mesele yalnızca kayıplar değildir.
Belki daha derinde şu vardır:
Yaşarken kurduğumuz her şeyin, bizsiz de devam etmesi.
İnsan, tercihlerinin kendisiyle birlikte biteceğini sanır.
Oysa her tercih, sahibinden daha uzun yaşar.
Ölüm, bunu açığa çıkarır:
İnsan kaderini seçmez; ama kaderinin neye benzeyeceğini, seçtikleri belirler.
Geriye kalan şey gerçekten “ben” mi olacak, yoksa sadece seçimlerimden oluşmuş, bensiz bir toplam mı?
Yaşamla kurulan hayat, ölümle sahibinden ayrılır.
Tercihler kalır.
İz kalır.
Etki kalır.
Ama onları taşıyan artık yoktur.
Ve bazı yokluklar, geride kalan her şeyi yeniden biçimlendirir.
Bu kalan şey, yaşamak mıdır gerçekten, yoksa eksilmelerin sıklaştığı bir geride kalma hâli mi?