DÜNYA KUPASI 2026 72 Maç 48 Takım 12 Grup ⚽ Canlı Sonuçlar Fikstür 🏟️ Stadyumlar Hikayeler Keşfet → Dünya Kupası 2026 DÜNYA KUPASI 2026 Keşfet →

Etki Ajanlığı Çağında Slow Rolling Disaster

10 Temmuz 2026

“İnsanın iktidara karşı mücadelesi, hafızanın unutuşa karşı mücadelesidir.”
— Milan Kundera

Yıllar önce kayda geçirilmiş bu ağır cümle, bugün daha da ağır bir anlam taşıyor.

Çünkü “unutuş” artık yalnızca geçmişin bellekten silinmesiyle değil, dikkatin sürekli başka yere çekilmesiyle de üretiliyor.

İnsan, unuttuğu için değil; sürekli oyalanıp dağıldığı için de görme yetisini kaybedebiliyor.

“Etki ajanlığı” diye tanımlanan, bilerek ya da bilmeyerek insanların dikkatini, kanaatini ve gündemini yönlendirmeye dönük gayretler, gittikçe daha asap bozucu geliyor bana.

İster medyada, ister kıraathanede, ister kürsüde yapılsın…

Adına “etki ajanlığı” dedikleri şey de tam olarak bu: dikkatleri yönlendirebilme sanatı.

Etki ajanlarının işi, insanlara ne düşüneceklerini söylemekten bile daha maharetli bir iş.

İnsanların neyi konuşacaklarını, neyi konuşmayacaklarını; neyi acil, neyi sıradan göreceklerini belirleyebilmek.

Bugün mesela, biri adeta görevli bir ajans sözcüsü gibi yapay zekânın insanlığı nasıl dönüştüreceğini, yaşlanmayı nasıl yavaşlatacağını, yeni ekonomik çağın nasıl kurulacağını anlatıyor.

Bunların önemli bir kısmı gerçekleşebilir de.

Ama aynı anda başka bir dünya da sessizce ilerliyor.

İşte tam o anda eski “sen cambaza bak” numarası devreye giriyor.

Dayanma gücümüzü zorlayan bir sıcak var dışarıda.

Dünya son yılların en ağır sıcak hava dalgalarından birini yaşıyor.

Aşırı sıcaklar artık yalnızca meteorolojik bir olay değil; doğrudan bir insan sağlığı sorunu.

Acil servisler doluyor, yaşlılar ve kronik hastalar daha büyük risk altında kalıyor, sağlık çalışanları ise giderek artan bir yükle mücadele ediyor.

Üstelik mesele yalnızca sıcak da değil.

Birçok ülkede yaşlanan nüfus, kronik hastalıkların artışı, ruh sağlığı sorunları, sağlık çalışanı eksikliği ve kamusal sağlık hizmetlerinin kapasite kaybı aynı anda büyüyor.

Sağlık sistemleri bir çöküş yaşamıyor; fakat sessizce yıpranıyor.

Hizmetlerin niteliği düşüyor, bekleme süreleri uzuyor, eşitsizlik derinleşiyor.

Tam bu noktada, yaşadığımız dönemi yalnızca polycrisis — birbiriyle etkileşen çoklu krizler çağı — diye tanımlamak bile eksik kalıyor.

Çünkü krizler artık yalnızca aynı anda yaşanmıyor; birbirlerini besliyor, büyütüyor ve derinleştiriyor.

Buna rağmen bazıları, sanki bütün bu tablo yokmuş gibi, yalnızca “iyimserlik”öneriyor bize.

En berbat yanı ise toplumların bu “yeni normale” (!) yavaş yavaş alışması.

Belki de alışmaları isteniyor.

Bazı yazarlar bu duruma “slow rolling disaster” diyor.

Yavaş ilerleyen felaket…

Bir deprem gibi bir gecede gelmeyen; her yaz biraz daha sıcak olan havalarda, her yıl biraz daha zorlanan sağlık sistemlerinde, her yıl biraz daha derinleşen eşitsizlikte, her yıl biraz daha aşınan kurumlarda kendini gösteren bir felaket.

En korkutucu yanı da büyük gürültülerle değil, gündelik hayatın içine karışarak ilerlemesi.

Üstelik perşembenin gelişi de çoktan çarşambadan belli.

İnsan zihni ani tehlikelere karşı alarm üretir; ama yavaş değişimlere kolayca uyum sağlar.

Benim anladığım kadarıyla etki ajanlığının en pis tarafı tam burada ortaya çıkıyor.

Çünkü dikkat sürekli geleceğin büyük vaatlerine yöneldiğinde ya da o ruh hâlinde sabitlenmiş birileri, Pompei’nin son gecesinden kalmış gibi bir hedonizm goygoyculuğunu hayatın ta kendisi sanmaya başladığında, bugünün sessiz krizleri arka plana itiliyor.

Yapay zekâ, uzayan yaşam, Mars kolonileri ve teknolojik sıçramalar ya da Bodrum’da “vur patlasın, İbiza dinlesin” konuşulurken; aşırı sıcaklardan ölen insanlar, zorlanan sağlık sistemleri, yalnızlaşan toplumlar ve giderek kırılganlaşan kamusal hayat sıradan haberler hâline geliyor.
Sade insanların gözleri bir yandan savaş ile barış arasında gidip gelen manşetlere, öte yandan Dünya Kupası maçlarına çevrilmiş durumda.

Parmaklar ise borsa düşsün, petrol çıksın tahtarevallisinde ezbere inip kalkıyor.

Dikkat orada oyalanırken, sessiz felaketler de işini kimseye fark ettirmeden yapmaya devam ediyor.

Teknoloji elbette insanlığın en büyük imkânlarından biri.

Dünyaya yalnızca acı çekmek için de gelinmiyor.

Ancak hiçbir teknoloji, gerçekliği görünmez kılacak bir perdeye dönüşmemeli.

Yediğimiz içtiğimiz de artık kendimize kalmalı.

Belki de bugün asıl ihtiyacımız olan şey, geleceği daha çok konuşmak değil; bugünü yeniden görebilmek.

Çünkü insanlığın en büyük tehlikesi, felaketlerin gelmesi ötesinde…

Felaketlerle yaşamaya alışması.

Kundera’nın cümlesini bugün belki de şöyle tamamlamak gerekiyor:

İnsanın etki ajanlığına karşı mücadelesi, dikkatini hakikatte tutabilme mücadelesidir.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.