Günlük/ Signal Flag… İki Ege Üzerine Bir Not

21 Temmuz 2026

Venedik’te, -üstelik, bir de siyasetçiymiş- Amerikalı bir mega zenginin gövde gösterisi yapan yatına karşı yükselen ona haddini hatırlatma protestolarını izlerken aklıma Ege gelmişti.

Çünkü deniz sadece deniz değildir. İnsana, denize nasıl baktığını da gösterir.

Bu duyguyla, kısa bir not yazdım dün.

Venedik’teki protestoları, bizim kıyılarımızda da giderek yaygınlaşan, boyu görgüyü çoktan aşan yat gösterişleriyle birlikte düşünmeye çalışmıştım. 

Yazıyı şu cümleyle bitirmiştim:

Kibir denizde süzülebilir; ama kıyıda bırakmış olduğu iz, sandığımızdan çok daha uzun ömürlü olabilir.”

Ardından, kırk yılı aşkın bir dostluktan bir mesaj ulaştı.

Şişeye konulmuş, sulara bırakılmış gibiydi.

Tek cümlelik bir alıntıydı dostumun mesajı:

“Gösteriş, ikiyüzlülüğün işaret bayrağıdır.”

Edwin Hubbell Chapin

Merak ettim.

Uyanınca, Chapin’in o sözü hangi bağlamda söylediğini araştırdım.

Sözün, 19. yüzyılda New York’ta verdiği bir vaazın içinde yer aldığını gördüm. 

Chapin, gösterişi yalnızca görgü eksikliği olarak değil; insanın kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmasının ahlaki bir belirtisi olarak ele alıyordu. 

Hemen ardından şarlatanlıktan, kibirden ve yalandan söz ediyordu.

En çok da, kullandığı bir benzetme dikkatimi çekti.

Signal flag”…

Yani, işaret bayrağı.

Denizcilikte uzaktan birbirine haber vermek için çekilen bayrak…

Deniz kadar derin bir metafor.

Bizim denizcilik dilimizde ise, yaklaşan bir tehlikeyi ya da önemli bir durumu haber veren “işaret fişeği” sözü daha tanıdıktır.

Belki de bu yüzden Chapin’in metaforu bana bugünü düşündürdü.

Çünkü gösteriş, çoğu zaman yalnızca bir karakter zaafı değildir; yaklaşan kültürel ve ahlaki aşınmanın da ilk işaretidir.

Çoğu zaman herkesten -kendimizden dahi- saklamaya çalıştığımız bir şeyi ele veren ilk işaret….

Bu sabah, dostumun bana gönderdiği “işaret bayrağı”nı okuyunca ona kısa bir mesaj yazdım:

Adın bile Ege kokuyor seninGünaydın.”

Dostumun adı İzmir.

İsmine takılmış gibi görünüyordum ama aslında belleğime takılmıştım.

Çünkü onun adı bende sadece bir şehri değil, ‘başka bir zamanı’ da çağrıştırıyor.

Kırk yıl önce…

Benim küçük teknemde…

Ege’nin sessiz koylarından birinde…

Gece boyunca konuşmuş, farkına varmadan sabahı etmiştik.

O zamanlar tekneler küçüktü, cümleler daha sakindi.

Denizde sohbeti daha derin olan zengindi.

Çünkü deniz, kendini göstermek için değil; kendini dinlemek için ona koşulan ve onunla bütünleştiğiniz bir yerdi.

Bugün o teknelerde büyüyenlerin bir bölümü bile denizden de hayattan da bambaşka şeyler anlayabiliyor. 

Bunu elbette farkındayım.

Deniz artık çoğu zaman ufka açılmanın değil, görünmenin; yolculuğun değil, sergilemenin mekânı hâlinde.

Rotalar sanki başka bir yöne çevrilmiş durumda.

Oysa en unutulmaz rotalar, çoğu zaman haritalarda değil; insanın içinde iz bırakan yolculuklardır.

Aynı koylara bakıyorum, bazen, iki ayrı Ege görüyorum.

Biri, sessiz koylarda dostluk biriktiren Ege…

Diğeri, mega yatların gölgesinde bir zihniyeti sergileyen Ege…

Deniz aynı deniz.

Ama ona bakan insan değişti.

Geriye baktığımda anlıyorum ki, denizi büyük yapan tekneler değilmiş; insanların birbirine ayırdığı zamanmış.

Bunun için yaşıyorum diye düşündüğüm seferler hep aklımda.

Belki de asıl kaybettiğimiz şey koyların sessizliği değil… O sessizlikte sabaha kadar konuşabilen insanların dünyası.

Ve belki de, bu yüzden, kırk yıl sonra bile dostumun adı bana önce bir şehri değil, birlikte sabahladığımız o koyu hatırlatıyor. 

Çünkü bazı coğrafyalar haritalarda değil, dostluklarda yaşamaya devam eder.

Zaman geçmiyor, İzmir.

Biz geçiyoruz.

Küçük ya da büyük tekneler gibi… 

Ölümsüz olan sadece deniz.

Onun üzerinden geçerken, ardımızda iyi ya da kötü izler bırakıyoruz.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.