Oğuz Atay’ın romanlarını ara ara her karıştırışımda, kelimelerinin arasından onun kendisinin belirmesi gibi bir şey oluyor.
Belki bunun nedeni, onun romanlarında insanın kendisini başkasında bulma arzusunu farklı biçimlerde anlatmış olmasıdır.
Bu bir tutunma arayışıdır.
Turgut, Selim’i ararken kendisine; Hikmet, Albay’la konuşurken kendi içindeki başka bir Hikmet’e yaklaşır.
O romanların meselesi, insanın kendisini başkasında bulma denilebilecek bir arzusunun hayal kırıklığına dönüşmesidir.
Roman kişilerinde yalnızlık bir durum değildir yalnızca; anlaşılabileceğine inanmanın ve bunun hayal kırıklığının gecikmiş fark edilişidir.
İnsan, kendisini anlayabilecek birini, birilerini arar.
Kendi içinden geçenleri başka bir zihinde bulmak, söyleyemediğini onun söylemesini, kendi yalnızlığının başka birinde karşılığını görmek ister.
Yakınlık böyle bir umuttur.
Oğuz Atay da ruhunun aradığını okuyucusunda bulmak istemişti:
“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”
diye yazıp bıraktı.
Fakat asıl kırılma, kimsenin yokluğunda değil, yakınlık ihtimalinin içinde başlar.
İnsanın kendine en çok yaklaştığını sandığı yerde, umutlandığı şeyin aslında kendisini kendinden uzaklaştırdığını fark etmesiyle…
Bir başkasının gelişiyle kapanacağını sandığımız eksiklik, bir hüsranla birlikte daha görünür hâle gelir.
“Beni anlar” dediğimiz şeyin, karşımızdaki insandan çok, kendi iç sesimizin dışarıya yansıtılmış bir versiyonu olduğunu fark ederiz.
Onun yazdıkları da bunu yapıyor.
Ve hayal kırıklığı öyle başlıyor.
Bir yanlış anlaşılmadan çok daha derinde:
Anlaşılma ihtimalinin bile gerçekleşmemesinde.
Selim, Turgut, Hikmet, bu ihtimalin içinde yaşamış kişilerdir.
Temasın mümkün gibi göründüğü ama hiçbir zaman tam kurulamadığı bir yerde.
Onları yoran yalnızlık değildir yalnızca.
Yalnızlığın paylaşılabilir olduğuna dair inancın çökmesidir.
Olric’in gördüğüne atfedilen “sırttaki izler” belki buraya çıkar.
Birinin gitmesiyle değil;
hiç gelmemiş gibi kalmasıyla.
Bu kırgınlık, Selim Işık’ı her şeyi bırakarak bilmediğimiz bir yere sürükler.
Hikmet Benol’u ise şehrin kenarındaki gecekondulara, onun bir tür arınma mekânına dönüşecek üç katlı ahşap eve çeker.
Çünkü insanı en çok, yabancının onu anlamaması değil, anlayacağını sandığı insanın anlamamış olduğunu fark etmek yaralar.
Onlar yalnızca yalnız değillerdir.
Anlaşılabileceklerine inanmış ve bu inançları yüzünden daha derinden kırılmış insanlardır.
İnsan, kendisini başkasında bulacağını sanır.
Bu derin bir ihtiyaçtır.
Bana göre aşkın başlangıcı da budur.
Sonra bir gün, o insan, başkasında bulduğunu sandığı şeyin aslında kendi yankılanmış ama kendisine geri dönmemiş sesi olduğunu anlar.
Oğuz Atay’ın dünyasından geçerken okuyucunun payına düşen biraz budur.
Bazı yazarları okumayız,
onlardan, yaşadıkları hayatlardan geçeriz.
Ve bazı insanları özlemek de belki, onların bize bıraktığı yerden dünyaya onlarla bakmaktır.
O bakışta, insanların kendilerine layık gördükleri kimi durumlara, Oğuz Atay’ın kendisine acı verdiği için dayanamadığını söylerdi.
Bunu şu sıralar yaşayarak hatırladığımı yazmak istedim.
Onun babasına yazdığı mektuptaki soruyu bu kez ona sormak geliyor içimden.
Yıllar sonra, onun cümlesini ona geri vererek:
Yoksa ben de senin gibi ölecek miyim, Oğuz?