Yaş ilerledikçe belleğin bazı odaları yavaş yavaş sessizleşiyor.
Bu, beklenir bir durum oluşuyla, bize o güne kadar öğrendiklerimizden birini usulca hatırlatmış oluyor.
Bir kitabın adını hatırlamak zorlaşıyor mesela…Ya da kitaplıktaki yerini bulmak.
Bir filmin sahneleri hâlâ gözünüzün önündedir; ama yapanın adını bir süre çıkaramazsınız.
Yıllar önce altını çizdiğiniz bir cümleyi hatırlarsınız; onu kimin, hangi kitabında yazdığı bir türlü aklınıza gelmez.
İlk bakışta bunlar durumunuzda normal bir eksilme gibi görünür.
Ama öyle değildir.
Unuttuklarımız, kitapların ve filmlerin adları olabilir.
Ama size katılan ise, onlardan içselleştirdiğiniz ve zamanla kendiniz olmuş edinimlerdir.
Çünkü bazı kitaplarla diyaloğumuz onların okunup rafa kaldırılmasıyla sona ermez.
Okumak içimizde sürmektedir.
Bazı filmler de izlemeniz sona erdiği anda bitmez.
Seyrederken, bizi daha önce fark etmediğimiz bir hakikatle buluşturmuştur, o artık bizimledir.
Sonra yavaş yavaş varlığımızın bir parçası haline dönüşür hepsi.
Düşünme biçimimize…
Sevme biçimimize…
Karşı çıkma biçimimize…
Sessiz kalma biçimimize…
Muhakeme yetimize…
Dünyayı kavrayışımıza karışırlar.
Ve süzülmüş özler bize ait olarak, bizde yaşamaya devam ederler.
***
Borges artık göremiyordu.
Akşamları genç bir delikanlı geliyordu evine.
Adı Alberto Manguel’di.
Ona kitap okuyordu.
Yıllar sonra o genç adam, dünya edebiyatının önemli yazarlarından biri olacaktı.
Cemil Meriç gözlerini kaybetti.
Bu kez, kütüphanesindeki raflarda yerlerini ezbere bildiği kitapları ona kızı okudu.
Babası dinledi.
El vermek dediğimiz biraz da budur.
Lafla olmaz.
Alberto Manguel, Borges’e gözlerini verdi.
Borges, Manguel’e bir ufuk bıraktı.
Ümit Meriç, babasına gözlerini verdi.
Cemil Meriç, kızına dünyaya bakışını bıraktı.
***
Yıllar geçtikçe insan, belleğin yaşanmış her şeyi koruyacak kadar geniş bir dağarcık olmadığını görüyor.
Belki de bellekten beklenmesi gereken de zaten o değildir.
Yaşanmış iyi olmayan şeylere rağmen devam edebilmek belki de böyle mümkün diyebiliriz.
Ama sevdiğim bir söze göre, “hatırlamamak unutmak değildir”.
Oğuz Atay muhtemelen bu sözü duymamıştı.
Ama, “hiçbir şey tamamen bitmez” diye yazan da oydu.
Belleğin elbette bir sınırı vardır; ama asıl önemli olan, o sınırın ötesine neyin geçtiğidir.
Belleğe bilgi yüklenir.
İnsana ise, zamanla kendisine dönüşecek edinimler.
***
Sanırım Hikmet tam da burada başlıyor.
Bilgiyi eksiksiz hatırlayabilmekte değil; onla gelen ve sonra içimizde korunanlarla sürüyor hayat.
Önemli olan, kitapların filmlerin adları değil, onların insanın kendine ve ardından hepimize doğru açtığı “yol”.
Buna da, okuduklarımızın, öğrendiklerimizin ve izlediklerimizin kana karışması diyebiliriz.