
Oğuz Atay’ın ardında bıraktığı en son hikâyede, bir tren istasyonda yaşayan ve gelip geçen tren yolcularına yazdıkları hikâyeleri satmaya çalışan üç insan vardı.
Semt pazarlarındaki genel geçer tezgâhlardan ayrı, bir kenarda daha özel, özgün kendi ürünlerini satmaya çalışan sessiz insanlar bana onları hatırlatır.
Bir fantezi yapalım.
Onlar arasında kendi yerine “Özgün Fikirler” köşesi diye bir ad koymuş, kendisine, tarlasında-bostanında uğraşıp didinmiş, yenilikçi bir şeyler üretip getirmiş görünümü vererek öne çıkmaya çalışan bir bey olsun.
Onun tezgâhında zaten bütün pazarda satılmakta olanları görünce, iletişimin kafa karıştırmak işi olmadığını bilen birinin aklından, “buna uyanıklık bile denemez” sözü geçebilir.
Çağın en görünmez alışkanlıklarından biri şu: İnsan, başkasına ait bir fikri alıp kendi sesiymiş gibi dolaşıma sokuyor.
Daha da vahimi, bunun fark edilmediğini sanıyor.
Sosyal medya çağında, kabaca hayal ettiğim satıcının cabbarlığına kalkışan tuhaf bir insan tipi çoğaldı.
Başkalarını önemsemiyor gibi görünüyorlar, ama başkalarının fikirleriyle konuşuyorlar.
Kendi sesi zayıf, ama özgün bir sesi varmış gibi bir akışın içinde ilerlemeye, ümit besler göründüğü gidişatta o görüntüyle kendine bir yer kapmaya çalışıyor.
Bir fikir alınıyor. Parlatılıyor.
Kendine ait mış gibi sunuluyor.
Ama o projenin doğduğu yer, ardındaki emek, düşüncenin taşıdığı yük o ortama taşınmıyor.
Söz-fikir ona ait değil, ama “solist” o, dolaşımı ona aitmiş gibi yapıyor.
Bu artık tekil bir “ayıp” değil.
Çağın neredeyse yadırganmayan işlem biçimi.
Görünmek istenen yerde dişe kovuğa gelir hiçbir doğru dürüst şey üretmeden var olmak, düşünmeden fikir sahibiymiş gibi davranmak, derinleşmeden proje sahiplenmek…
Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey, bugün başka bir biçimde karşımıza çıkıyor:
Düşüncenin kaynağını silerek dolaşıma sokmanın sıradanlığı.
Çünkü artık daha kolay bir yol var:
İnsan, bir şeyi duyduğunu unutarak geri getiriyor.
Sanki o fikri hiç duymamış gibi.
Sanki o cümleyi ilk kez o kuruyormuş gibi.
“Tereciye tere satmak” bile bu durumu anlatmaya yetmiyor artık.
İnsan, sizden duyduğunu size satmaya yelteniyor ve felaket o ki, bir de bunun görünmediğini sanıyor.
Buradaki eksiklik zekâ değil.
Eksik olan derinlik.
Daha da önemlisi: Mahcubiyet.
Bir fikri gerçekten taşımak, onu tekrar etmekten daha fazlasını ister:
Zihni yormayı, emeğe saygıyı ve sınır bilmeyi.
Çünkü mesele söz gelimi iyi konuşmak değil.
İletişimin kendisi bir ahlâk meselesidir.
Bir fikri/sözü kendine aitmiş gibi ortalığa sürmek, yalnızca bir “ayıp” da değil, iletişimin zeminini çürütmek.
Parti liderinin konuşmasından, reklama bu iş öyledir.
Birbirimizi anlamak için değil de, birinin beğendiğin sözüyle fikriyle var olmak için konuştuğumuz anda, hakikât’le kurduğumuz bağ kopar gider.
Bu yüzden Jürgen Habermas’ın işaret ettiği gibi, iletişim yalnızca bir araç değil; doğru ile yanlışın sınandığı bir alandır.
Ve o alan, ancak bir tercihle ayakta kalır: Kendini illüzyonla öne çıkarmayı değil, hakikate ulaşmayı seçmekle.
Buna halis olmakla diyebiliriz.
Bu tercih ortadan kalktığında, geriye başkalarının fikirleriyle var-olmaya çalışan beyhude bir çaba kalır.
Ne yazık ki bu artık bir norm olmakta.
İnsanın neyi gerçekten düşündüğünü, neyi sadece dolaşımdan devşirdiğini ayırt edilemez hâle geliyor.
Böylelikle kişi bir düşünceye sahip olmuyor, sadece bir düşüncenin içinden geçiyor.
Sığlık da öyle yapılınca gizleniyor:
Görünmediğini sanan, tekrar, aslında en görünür olan.
Bir fıkra gibi ama pek de gülünmeyen bir an:
Biri uzun uzun anlatır.
Diğeri sessizce dinler.
Sonra dinleyen, aynı şeyi toparlayıp baştan anlatır.
İlk anlatan durur, “Doğru” der, “ama ben onu söylerken vardım.”
Son söz:
“Bir orijinal olarak doğdun. Bir kopya olma.”

1 Nisan 2026 - Özgün Fikirler Satışta Ama Stoklarımız Hep Başkalarına Ait
30 Mart 2026 - “5000 yıl ekmek yedik, 10 yıl içinde topumuz glutene alerjik olduk.”
26 Mart 2026 - Gerçeğin Kendini Savunacak Dili Yavaş Yavaş Kaybetmesi
25 Mart 2026 - Bu Coğrafyada Savaşlar Demokrasi Götürmek İçin Başlar Kabaran Cüzdanlarla Biter