Aşırı sağın hızlı yükselişi, bu yükselişi önlemeyi, liberal demokrasiden yana güçlerin temel meselesi haline getirdi. İktidardaki otokrat siyasetçiler ise iktidarlarını kalcı kılmak için çok sayıda suç işlediler. Artık sadece iktidarları için değil kendileri için de mücadele ediyorlar.
İtiraf etmeliyim ki, hayatımın hiçbir döneminde, kendi ülkemin dışındaki seçimlerle bu kadar ilgilenmemiştim. Bunun benim hangi ruh halimden kaynaklandığını düşündüm. Bu ilginin bendeki bir değişiklikle değil, dünyadaki değişimle ilgisi olduğuna karar verdim.
Dünyanın herhangi bir yerindeki seçim sonuçlarının, doğrudan veya dolaylı biçimde, hemen veya pek uzun olmayan bir süre içinde, sizi etkilememesi günümüzde artık imkânsız hale geldi. Hani meşhur bir teori vardır (veya oyun mu demeli?) buna göre, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir isimle bağlantı kurabilmeniz için sadece 6 kişiden geçmeniz yeterlidir… İddia ediyorum, dünyanın herhangi bir ülkesindeki seçim sonuçlarının bizi etkilemesi için 6 aşamadan çok daha azı kesinlikle yeterli bugün.
Siz bu satırları okurken (25 Ekim), dünyanın iki ülkesinde, Sırbistan ve Brezilya’da seçmenler ülkelerinin kaderini tayin edecek bir seçimde oy kullanacaklar. Bundan iki gün sonra (27 Ekim) İsrail’de seçim var. Bunların üzerine tüy dikme işlemini de Amerikan ara seçimleri yapacak (3 Kasım).
Bu köşede Eylül başında, “Bir Uzun Sonbahar” başlıklı bir yazı yayımlamıştık. Bu yazıda, Almanya’daki eyalet seçimleriyle, İsveç, Brezilya, İsrail ve ABD seçimlerini ele almıştık. O sırada Sırbistan henüz radarımıza girmemişti. İspanya’da da Sánchez erken seçim (29 Kasım) kararı almamıştı. Bu seçim sonuçlarını, ya aşırı sağın küresel plandaki yükselişine ivme katacak, ya da onu yavaşlatacak, duraklatacak faktörler olarak değerlendirmiştik. Sonuçlanan Almanya eyalet ve İsveç seçimleri, içinde yaşadığımız dönemin önemli bir özelliğini ortaya koydu:
Parlamenter sistemleri tercih eden ülkelerde, siyaset sahnesi parçalanmışlıktan mustarip; kimse seçimlerde tek başına iktidar olabilecek çoğunluğu elde edemiyor. Sandalyeler, çok sayıda partiye dağılıyor. Koalisyon zorunlu hale geliyor. Bu çok parçalı tablo içinde, aşırı sağın yükselişi ve buna tepki olarak sol kanatta görülen (cılız) canlanma, partileri, ittifaklarını seçme konusunda kırmızı çizgiler çekmeye zorluyor. Bu yüzden seçimde en çok oyu alan parti, tavizler vererek koalisyon hükümeti veya dışarıdan destekli azınlık hükümeti kuruyor.
Almanya’daki 6 Eylül’deki seçimlerde en yüksek oyu alan, ama tek başına iktidar olacak kadar parlamentoda sandalye kazanamayan aşırı sağ AfD’nin eyalet başbakanı adayı Ulrich Siegmund, seçimden bu yana iki aya yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen hükümet kurabilmiş değil.
İsveç seçimleri 13 Eylül’de yapıldı. Seçimde az bir farkla sağ koalisyonu geride bırakan ve teknik olarak parlamentoda sandalye çoğunluğunu elde etmiş olan sol blok, birbirleriyle olan çekişmeler ve hükümete girmek için ileri sürülen koşullar nedeniyle, en çok oyu alan Sosyal Demokratların lideri Magdelena Andersson’un hükümet kurmasına engel oluyor.

Almanya’da Berlin eyalet seçimleri 20 Eylül’de yapıldı. Sol Parti, ikinci gelen Hristiyan Demokratlara 7 puana yakın fark attı. Ama tek başına iktidar olamadı. Sol Blok’un (Sol Parti, Sosyal Demokratlar, Yeşiller) çoğunluğu oluşturacak sandalye sayısı var ama koalisyon koşullarında anlaşmaları zor. Sol Parti’nin başbakan adayı Elif Eralp’in işi hiç kolay değil. Üstelik burada alternatif bir seçenek de var. Hristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratlar, Yeşilleri de aralarına alarak eyalet hükümetini oluşturabilirler.
Bütün bu koalisyon tartışmaları, ileri sürülen şartlar, topal ördek hükümetler, yaşlı kıtanın ekonomik sorunlarıyla birleştiğinde, yeni krizlere davetiye çıkarmaktan başka bir işe yaramayacak, sonuçta aşırı sağın yükselmesine ve iktidara gelmesine yol açacak gibi gözüküyor.
Neredeyse tam ortadan ikiye yarılarak kutuplaşmış ve başkanlık rejimiyle yönetilen ülkelerde ise daha vahim bir mesele var. Seçim ruletinde, fırdöndü, sadece iki seçenekten birinde duruyor: Hepsini al veya her şeyini kaybet. Bu keskin sonuçlar, toplumsal uzlaşmayı ortadan kaldırıyor, siyasi mücadeleyi rayından çıkarıyor, seçimleri hayat-memat meselesi haline getiriyor.
Genellikle başa baş giden seçimlerde, kaybeden taraf (genellikle iktidarda olup da kaybedenler) seçimde usulsüzlük, sayımda hile, sahte seçmen, sahte oy pusulası vb iddialarla seçim sonuçlarını tanımıyor. Bunun en hafif sonucu oy sayımının günlerce sürmesi. Ağır sonuç ise kışkırtma, kitlesel başkaldırı veya darbe çağrısı biçiminde ortaya çıkabiliyor.
2020 seçimlerini kaybeden Trump’ın taraftarları, seçim sonuçları ABD Kongresi’nde onaylanırken, 6 Ocak 2021’de kongreyi basmıştı. Baskın, gizli servisin kongre üyelerini güvenli sığınaklarda koruma altına alması, diğer güvenlik güçlerinin ise parlamento içinde barikat kurarak işgalcilere direnmesi ve sonunda ulusal muhafızların dışarıdan müdahalesiyle önlenebilmişti.
Bu olayın çok benzeri, iki yıl sonra Brezilya’da yaşandı. Ekim 2022’de seçimi kaybeden Bolsonaro’nun taraftarları, 8 Ocak 2023’te, Başkan Lula görevi devraldıktan bir hafta sonra, ulusal kongreyi, devlet başkanlığı sarayını ve yüksek mahkemeyi işgal etti. Bu kez binalar boştu. Yerel güvenlik güçleri müdahale girişiminde bulunmadı. Çiçeği burnunda Başkan Lula’nın güvenlik yetkilerini tek elde toplayan bir kararname çıkarmasının ardından, göstericiler, askeri birliklerin devreye girmesiyle binalardan çıkarıldılar. Sonradan, Jair Bolsonaro’nun bir askeri darbe planladığı da ortaya çıktı.
Macaristan’da benzeri bir durum yaşanmadı çünkü Magyar, Orban’ı çok açık farkla yendi ve ordu, diğer iki örnekte olduğu gibi, Anayasa’ya bağlı kalmayı seçti.
ABD ve Brezilya örnekleri, başkaları tarafından da örnek alınabilecek eylemler olarak değerlendirilirse, önümüzdeki şu veya bu seçimde bunlara benzer olayların olması çok da şaşırtıcı olmayacak. Bu ihtimalleri sıralayıp, keyfinizi kaçırmak yerine, temel bir soruyu cevaplamaya çalışmayı tercih edeceğim.

Popülist aşırı sağın hızla yükseldiği ama iktidara henüz oturamadığı ülkelerde, liberal demokrasiden yana güçlerin temel meselesi bu yükselişi önlemek haline geldi. Özellikle Avrupa’daki büyük ülkelerde, aşırı sağın kazandığı her mevzi, bu kesimin yükselişini hızlandıran bir etki yapmaya başladı. Bu da seçimlerin gerilimini yükseltiyor.
Seçimleri kazanarak iktidara gelen aşırı sağ popülist siyasetçiler ise, işbaşına geldikten sonra, mevcut düzeni değiştirmek, seçimli otokrasiyi yerleştirmek ve iktidarlarını kalıcı kılmak için çok sayıda suç işlediler. Anayasa’yı ihlal ettiler, yasaları çiğnediler, yandaşlarını kayırdılar, yolsuzluk, hırsızlık yapmalarına göz yumdular. İktidarı kendilerinin ve ailelerinin zenginleşmesi için kullananlar var. Hepsinin ortak bir yanı doğayı katletmekte bir mahzur görmemeleri… Bunların bazıları savaşı iktidarlarını sürdürmenin bir aracı olarak görüyor, masum insanları öldürüyor, dünyanın gözü önünde savaş suçu işliyor.
Hasılı, o kadar çok suç işliyorlar ki, seçimlerde, sadece iktidarlarını değil kendilerini korumak için de mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Bu yüzden gündemdeki seçimler onlar için bir hayat memat meselesi. Tabii onların baskısı altında ezilenler için de…
***
Geçen hafta Sırbistan’da iktidara en yakın aday gözüken “Öğrenci Listesi”nden söz etmiştik. Lidersiz bir “Vatandaş Grubu” olarak seçimlere katılan “Öğrenci Listesi” son anketlerde az farkla ülkeyi 12 yıldır yöneten (başbakan yardımcısı ve hükümetin en güçlü üyesi olduğu dönemi de sayarsak 14 yıl) Aleksandar Vuçiç’in önündeydi. Vuçiç uzun süredir muhalifleri üzerinde ağır baskı uyguluyor, basını susturmaya çalışıyor, ama her şeye rağmen iki yıldır süren barışçıl sokak gösterileriyle baş edemiyor.

Vuçiç’inki bir tür fiili başkanlık rejimi. Aslında başbakanın yürütme yetkisine dayalı bir parlamenter sistemde, Anayasayı ihlal ederek, Cumhurbaşkanlığı makamında fiilen başbakanın yetkilerini kullanıyor. Hükümetine yöneltilen yolsuzluk suçlamaları sokak gösterilerinin ana teması. Vuçiç’in adamlarına karşı şimdiden açılmış yolsuzluk davaları var. “Öğrenci Listesi” protesto hareketlerini bastırırken işlenen suçların takibi sözünü vermiş durumda. Basına karşı yürütülen baskı ve yıldırma kampanyaları var. Bu soruşturmaların, davaların nereye evrileceği belli değil. Bugünkü seçime iki tarafın da ölüm-kalım mücadelesi olarak bakması doğal değil mi?
“Öğrenci Listesi” büyük olasılıkla tek başına iktidar olacak sayıda sandalye kazanamayacak. Ancak Vuçiç’in ve müttefiklerinin muhalefetten daha az oy alması bile iktidarın ağır yaralanması anlamına gelecek. 6,5 milyon nüfuslu Sırbistan’da Vuçiç kazanırsa, bu zafer, Avrupa aşırı sağına bir moral etkisi yapabilir. O kadar… Öğrenci Listesi, tek başına iktidar olamasa bile Vuçiç’den çok oy alırsa, dünyadaki etkisi daha büyük olacaktır. Sırp gençliğinin barışçıl sokak gösterilerini siyasi harekete dönüştürme konusunda gösterdikleri beceri, hem dünyaya otokratların yenilebileceğine dair bir mesaj verebilir, hem de Fransa’da, İspanya’da, Belçika’da, Portekiz’de, İtalya’da, Almanya’da, Yunanistan’da, Arnavutluk’ta, Avusturya’da, Almanya’da, İrlanda’da hatta İsviçre’de sokağa dökülen öğrenciler için siyasete barışçıl ve etkili bir yoldan katılmanın modelini oluşturabilir.

Bugün asıl büyük seçim 8,5 milyon kilometrekarelik yüzölçümü, 214 milyonluk nüfusu ile Latin Amerika’nın en büyük ülkesi Brezilya’da… IMF’e göre, 2027’de Rusya ve İtalya’yı geçerek 8. sıraya yükselecek olan Brezilya, halen dünyanın 10. büyük ekonomisi ve bu ülkedeki başkanlık seçimi, bir başka hayat memat meselesi…
4 Ekim’de gerçekleştirilen ilk turda, görevdeki başkan, 80 yaşındaki Lula da Silva, beklenmedik bir sonuçla, 45 yaşındaki senatör Flavio Bolsonaro’nun iki puan gerisinde kaldı. Öte yandan, sağcı partiler ve adaylar ülke genelinde yapılan eyalet ve ulusal kongre seçimlerinde büyük bir yükseliş kaydetti. Yani çok zayıf bir ihtimal de olsa, Lula’nın küçük bir farkla seçimi kazanması halinde iktidarı topal ördeğe dönecek, meclis ve federal yapı tarafından kuşatılmış olacak. Lula’nın ülkeyi “demokratik” yöntemlerle yönetmesi zorlaşacak.
Flavio Bolsonaro kazanırsa, mecliste sağladığı üstünlüğü yeni bir anayasaya tahvil edecek. 2022 seçimlerini kaybeden babası, eski asker Jair Bolsonaro’nun askeri darbe düzenleme girişiminde bulunması dolayısıyla aldığı ve ev hapsinde sürdürdüğü 27 yıllık hapis cezasının kaldırılmasını sağlayacak. Bunun için başta babasının hapsinde rol oynayan yüksek mahkeme yargıçları olmak üzere kritik pozisyonlardaki yargıçları değiştirecek ve yargılanmalarını sağlayacak. (80 yaşındaki Lula’yı hapse attırması da büyük ihtimal.) Ömür boyu iktidarda kalmasını garanti altına alacak her türlü değişikliği gerçekleştirecek. Dünya yeni bir siyasi hanedanla tanışmış olacak.

Flavio Bolsonaro, kendisini destekleyen taşra aristokrasisinin istekleri doğrultusunda, Amazon yağmur ormanlarını (tıpkı babası gibi) yeniden yağmaya açacak. Tabii bundan, sert biçimde mücadele edeceğini ileri sürdüğü Brezilya mafyası da büyük ölçüde yararlanacak. Dünyanın akciğerleri olarak kabul edilen yağmur ormanlarının yasal ve yasa dışı madencilik ile hayvancılık için yok edilmesi, küresel ısınmayı çok yönlü olarak hızlandıracak, yeni iklim değişiklikleri yaratacak. Bu arada Brezilya’nın toprak altı servetlerinin “daha iyi değerlendirilebilmesi” için ABD sermayesine de alan açılacak.
Lula’nın seçimi kaybetmesi, otoriterliğe karşı “demokrasinin” korunması konusunda Brezilya’nın dünyaya verdiği umudun sonunu getirecek. Buna karşılık Trump’ın ABD ara seçimlerinde kullanacak bir malzemesi olacak. 2025 Ulusal Güvenlik Strateji’sinde ABD’nin hegemonya alanı olarak tarif edilen, Brezilya’dan sonra sadece Uruguay, Meksika ve Guatemala’da seçilmiş sol hükümetlerin kaldığı Latin Amerika’da, Trump, kesin zaferini ilan edecek.

27 Ekim Salı günü yapılacak İsrail seçimlerini iki temel soru etrafında değerlendirmek gerekiyor: Netanyahu gidecek mi? Netanyahu giderse bir şey değişecek mi?
İsrail parlamentosunda çoğunluk 61 sandalyeyle sağlanıyor. 17 yıldır iktidarda olan İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu (90’lardaki 3 yılını da katarsak 20) bu seçimde partisi Likud’u en çok oy alan parti yapamayacak gibi gözüküyor. Önündeki engel, Yashar partisinin lideri eski genelkurmay başkanlarından Gadi Eisenkot.
The Economist gibi batılı kaynaklar Eisenkot ve Netanyahu’nun neredeyse eşit sandalye alacağını tahmin ediyor. İsrail’in ana akım araştırma kuruluşları ise Eisenkot’un bir-iki sandalye öne geçeceği tahmininde bulunuyor. Her ne olursa olsun ne Netanyahu’nun ne de Eisenkot’un 120 sandalyelik mecliste tek başına 61 sandalyeyi kazanması mümkün gözükmüyor. Netanyahu zaten uzun süredir ultra-ortodoks dinci sağ partilerle oluşturduğu bir koalisyonla ülkeyi yönetiyor. Gadi Eisenkot da ancak bir koalisyon hükümeti ile iktidara gelebilir.
İktidar ve muhalefet blokları olarak alınacak sandalyeler gruplanırsa, muhalefetin iktidardan daha çok sandalye kazanacağına kesin gözüyle bakılıyor. The Economist sonucu 64-51 (Tahmini ve yuvarlanmış rakamlarla tam 120’ye ulaşılamıyor. Eksik olan 5 sandalye iktidara eklense bile çoğunluk muhalefette kalıyor.)
Bu sonuç Netanyahu’nun iktidarı kaybedeceğinden çok seçimin yenileneceğine işaret ediyor. Birincisi, merkez-sağ Yashar partisi, muhalefet sandalyelerinin 13-14 tanesini alması beklenen İsrail vatandaşı Arapların parti ve listeleriyle ittifak yapmayacağını açıklamış durumda. Netanyahu’nun da durumu farklı değil. Yani her ikisinin de ilk etapta meclis çoğunluğunu bulmaları mümkün gözükmüyor. İkincisi, hükümeti kurma görevi verilecek en fazla üç adayın, en fazla 84 gün içinde bunu başarması lazım. Bu süre içinde hükümet kurulamazsa, son denemeden yaklaşık 3 ay sonra seçim yenileniyor. Tabii bu dönem boyunca Netanyahu görevde kalıyor.
Bu, bir hükümet krizi oluşması halinde, Netanyahu hükümetine 6 aya yakın bir iktidar penceresi daha açılması demek. Bu durum ABD Savunma Bakanı (Savaş Bakanı) Pete Hegseth’in geçen hafta beklenmedik bir şekilde Netanyahu’yu ziyaret etmesini açıklayabilir. Üzerinde durulan olasılık, ABD ara seçimleri de geçtikten sonra İran’a koordineli saldırıların yeniden başlatılması. İç politikaya bir çeşit emrivaki… Bu Netanyahu’ya puan kazandırır mı, tartışılır…

Her iki tarafın tabanlarından gelecek tepki açısından riskli bir senaryo olmasına rağmen, bu aşamada muhalefet bloğunun İsrail vatandaşı Arap milletvekilleri tarafından dışardan desteklenmesi ile bir hükümetin kurulması da mümkün. Geçmişte örnekleri var. Üstelik bunu yapmazlarsa en iyi ihtimalle ikinci seçimde bir ulusal mutabakat hükümeti içinde yer almak zorunda kalabilirler. Kötü ihtimal ise, muhalefet bloğunun çözülmesi ve Netanyahu’nun tekrar iktidar olması…
Dışarıdan destekli hükümet senaryosunun gerçekleşmesi, İsrail’de oluşmuş fanatizmin derecesine bağlı…Yani tabanın Önce 7 Ekim Hamas saldırısı, sonra da İran savaşı toplumun geniş bir kesiminin ulusal birlik söylemi etrafında kenetlenmesine yol açtı. Sürekli savaş ortamı ve buna bağlı sürdürülen propaganda, birlik söylemine Arap nefretinin eşlik etmesine kadar vardı. Nefretin karşılıklı olduğunu söylemeye de gerek yok herhalde.
The Economist’in yayınladığı Likud’un son üç yıldaki oy grafiğine bakılırsa, Netanyahu’nun desteği İran savaşı öncesinde ve hemen sonrasında en yüksek noktasında. Bu hem Gazze saldırısının hem de İran’la savaşın başlatılmasının geniş kitlelerce onaylandığını gösteriyor. Buna karşılık son zamanlarda Netanyahu’nun oylarının düşmesi, ülkenin savaş yorgunu olmasıyla, 7 Ekim saldırısından gitgide daha fazla sorumlu tutulmasıyla (bir de saldırıdan haberi olduğu ileri sürüldü), rehine krizini söz verdiği gibi çözememesiyle, İran savaşını uzatarak İsrail halkının hayatını tehlikeye atmakta sakınca görmemesiyle açıklanabilir.
Yoksa, merkez-sağ muhalif lider Eisenkot da sonuçta eski genelkurmay başkanı. 2025’te istifa edip Yashar’ı kurana kadar Netanyahu’nun savaş konseyi üyesi… Wall Street Journal’e göre İran, Hizbullah, Hamas ve Suriye konusunda şahin bir tavrı var. İsrail yasalarına aykırı olarak inşa edilen Batı Şeria’daki yerleşim noktalarını kaldıracağına söz verirken, “Yerleşimlerden yanayım ve Filistin devletine karşıyım” da diyor. Zaten, bu kadar hızlı yükselip, Netanyahu’dan fazla oy alacak noktaya gelmesi biraz da bunlara bağlı.
Bütün bunlara bakarak, Netahyahu iktidardan düşse bile İsrail’de hiçbir şey değişmez diye düşünmek doğru değil. Netanyahu’nun “ülkeyi kurtarmakla meşgul olduğu için” ertelenen yolsuzluk davaları yeniden başlarsa, ülkedeki ağır hava dağılabilir, muhaliflerin üzerine çöken korku bulutları dağılabilir. Daha iyisi için bir başlangıç diyelim…

Trump 3 Kasım’da Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu kaybedecek gibi duruyor. Son zamanlarda Senato çoğunluğunu kaybetmesi ihtimali üzerinde de duruluyor. Bunun gerçekleşmesi Trump ve Hegseth gibi isimler hakkında meclis soruşturmaları açılması anlamına gelecek… Konuşulan konuların içinde çok sayıda yolsuzluk da olacak. Dünya çapındaki otokratların ağababası zor durumda… Eş zamanlı olarak şunların da olduğunu düşünün: Sırp savcılar, adamları hakkında açtıkları yolsuzluk davalarını seçimi kaybeden Vuçiç’i de kapsayacak şekilde genişletiyorlar ve Netanyahu mahkemede yolsuzlukları ile ilgili ifade veriyor…