Araştırma:Otokrasilerin kirli işlerini yürüten alt ve orta kademe görevliler, sıradan, yeteneksiz, pek zeki olmayan kişiler arasından çıkıyor. Bunlar terfi etmek için ideolojik bağları olmadan mesleki yükümlülüklerini, ahlak kurallarını ihlal edebiliyorlar. Böyleleri muhalefetin içinden de çıkabilir
Birçok ülkede, seçimle işbaşına gelen popülist-otokratik yönetimlerin oy tabanı merak ve araştırma konusu oldu. Bu konuda teoriler geliştirildi. Ekonomi dendi, politika sahnesindeki bozulma dendi, seçim rüşvetleri dendi…
Popülist otokrasinin zirvedeki destekçileri üzerinde de sıkça konuşuldu. Putin’in oligarkları, Trump’ın fosil yakıt-maden ile teknoloji-yapay zeka sermayesine yaslanması, Orbán’ın kilit noktalara yerleştirdiği yargıçları üzerinde konuşuldu.
En az araştırılan ve bilinen konu ise, bu iktidarları pekiştirmek ve sürdürmek, günlük kirli işleri fiilen yürütmek için gereken on binlerce alt ve orta kademe memurun motivasyonlarıydı. Bu kesimlerin iktidarın emirlerine sorgulamadan itaat etmeleri, ortada bir “ideolojik ortaklık” yoksa, büyük ölçüde “işini kaybetme korkusu” ile açıklanırdı.
İki siyaset bilimcinin yaptığı bir araştırma, bu pasif, gönülsüz katılımın ötesinde, gönüllü ve aktif bir katılım biçiminin daha olduğunu ortaya çıkardı. Üstelik otokrasilerde, iktidar dışında kalanlarda da benzeri bir davranış kalıbına rastlandığı belirlendi.
“Diktatörlükte Kariyer Yapmak: Baskı ve Darbelerin Ardındaki Gizli Mantık” (Making a Career in Dictatorship: The Secret Logic Behind Repression and Coups – Oxford University Press) adlı kitap şu temel tezi işliyor: Otoriter liderler rejimlerini korumak için illa aşırı uçtaki radikallere ihtiyaç duymazlar. Sistemi sürdürmek için gerekli geniş kadroyu mesleki olarak hayal kırıklığına uğramış, vasat ve geleceğinden endişeli insanları manipüle ederek sağlayabilirler.

The New York Times’ın (NYT) yazarlarından, eski insan hakları avukatı Amanda Taub, iki Alman siyaset bilimci, Adam Scharpf ve Christian Gläßel’in kaleme aldığı kitabın yaklaşımını şu sözlerle tarif ediyor: “Hannah Arendt’in ‘kötülüğün sıradanlığı’ hakkındaki düşünceleriyle, bir işletme okulunun, düşük performans gösteren çalışanlardan en iyi şekilde yararlanma rehberinin bileşimi…”
Kitabın öyküsü ilginç: Genç doktora öğrencisi Scharpf Buenos Aires’te doktora tezi için araştırma yaparken, bir kafede bir hükümet yetkilisi ile buluşur. Yetkili, sohbet sırasında, askeri diktatörlük döneminde, Arjantin’de, rejimin en kirli işlerini yapan istihbarat görevlilerinin “aslında aptallar” olduğunu söyler. Başlangıçta Scharpf bunu bir tür hakaret olarak algılar. Ancak hemen ardından, bunun yetkilinin gerçek düşüncesi olduğunu kavrar. Yani, bu kişiye göre, askeri cuntanın gizli polisi, “beceriksiz ezikler”den oluşmaktadır. Almanya’daki üniversitesine döndüğünde, bu konuyu meslektaşı Christian Gläßel’e anlatır. Her ikisi de bu konuda sosyal bilimler açısından bir “fırsat” görürler.
Doktora sonrası araştırma görevlisi olarak çalıştığı Berlin Hertie School’un web sitesinde bir söyleşisi yayınlanan Christian Gläßel bu düşüncelerinin doğuşunu şöyle anlatıyor:
“Adam Scharpf ve ben, tarihçilerin ve otoriter rejimler üzerine çeşitli yorumlar yapanların, üst düzey gizli polis ajanlarını sıklıkla ‘vasat’, ‘düşük vasıflı’ veya ‘eğitimsiz’ olarak nitelendirmelerine uzun süredir şaşırıyorduk. Bir diktatör, hayati önem taşıyan bir örgütü neden başarısız kişilere emanet etsin? Kendimizi subayların yerine koyduk ve hangi koşullarda bireylerin diktatörün kirli işlerini yapmaya razı olabileceklerini sorguladık; bunun temel nedenlerinin, gerçekleşmemiş hırslar ve kariyer baskısı olduğunu varsaydık.”
Yazarlar, önce Arjantin’deki 4000 subayın kariyer dosyasını incelerler. Burada, düşük performans gösteren ve meslektaşlarının gerisinde kalan subayların erken dönemde emekliye ayırıldıklarını tespit ederler. Ancak 601. Tabur, bunun kaçınılmaz son olmasının önüne geçiyordu. Düşük performans gösterenlere, gizli polis görevi gören subayların toplandığı bu tabura geçme olanağı sağlanıyordu. Burada birkaç yıl geçirip “kirli işlere” bulaştıktan sonra terfi alınabiliyor ve ardından normal orduya geri dönülebiliyordu. Bu sayede ordunun diğer birimlerinde kalan meslektaşlarının önüne geçebiliyorlardı. Bu yolu seçenler, daha uzun bir kariyere, daha yüksek maaşa ve daha iyi emeklilik koşullarına sahip oluyorlardı.

Kuşkusuz böyle bir tezi desteklemek için tek örnek yeterli değildi. Yazarlar ideoloji, coğrafya, dönem ve terfi sistemi dahil olmak üzere neredeyse her açıdan birbirinden farklı örnekler seçerek, kariyer baskısının bağlamdan bağımsız, evrensel bir mekanizma olarak işlediğini göstermeye giriştiler.
Nazi bürokrasisinin, Doğu Avrupa’daki gezici ölüm mangalarının (Einsatzgruppen) komutanları disiplin işlemleriyle lekelenmiş sicilleri, belirsiz “ırksal saflık” durumları ya da tecrübe eksikliği gibi, kendilerini dezavantajlı konuma düşüren geçmişleri olanlar arasından seçilmişti. Bu kişilerin, Doğu Avrupa’da işgal edilen bölgelerde, düzenli ordunun arkasından ilerleyerek yahudileri, romanları, komünistleri ve rejim muhaliflerini sistemli bir şekilde katletmekle görevli bu paramiliter seyyar infaz birliklerinde gösterdikleri hizmet, kariyerlerini ilerletmelerine yardımcı olmuştu.
Benzeri bir durumu, Stalin’in Sovyetler Birliği’nde 1937’de gerçekleştirilen “Büyük Terör”de görev alan ve Sovyet toprakları içinde yaşayan, potansiyel “casus ve sabotajcı” etnik azınlıkları (Polonyalılar, Letonyalılar, Almanlar, Estonyalılar, Finliler, Yunanlılar, İranlılar, Çinliler, Rumenler) kitlesel olarak katleden NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) birliklerinin oluşturulmasında da saptamışlardı.
İnceledikleri Gambiya örneğinin nasıl bambaşka bir perspektifi tezlerine dahil ettiğini Gläßel şöyle anlatıyor: “Gambiya (örneği), kariyer baskısının sadece baskıcı uygulamaları değil, darbeleri de tetiklediğini gösteriyor. Gambiya’daki küçük bir grup genç subay, kariyerlerinin önünün tıkandığını görünce 1994’teki bir darbeyle iktidarı ele geçirdi, eski terfi sistemini kaldırdı ve yirmi yıl boyunca demir yumrukla hüküm sürdü. Bu vakaları birleştiren şey, yapısal mantıktır: hiyerarşik örgütlenmeler kaçınılmaz olarak kazananlar ve kaybedenler yaratır. Kaybedenler bir seçimle karşı karşıya kalır: kariyerlerinin sonunu kabul etmek ya da geleceklerini kurtarmak için aşırı önlemler almak.”

Kitap, tezini tarihsel örneklere dayandırıyordu. Gläßel bunun gerekçesini, diktatörler iş başındayken bu tür araştırmaların yapılmasının imkansızlığıyla açıklıyor. Ancak Sharpf ve Gläßel’in Alman haftalık Die Zeit gazetesi için kaleme aldıkları bir yorum yazısında, kitaplarındaki bulgularından yola çıkarak, aşırı saldırgan biçimde eyaletlerde göçmen avına çıkan, anne babalarının teslim olmasını sağlamak için çocuklarını tutuklayan, iki sivili yok yere öldüren ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Birimi’nin (ICE) saldırgan tutumunu analiz etmişler.
Kendi deyişleriyle “Amerikan demokrasisini izleyen herkesi endişelendirmesi gereken, birbiriyle kesişen üç dinamik” belirlemişler: 1) Federal kurumlarda Trump yönetiminin yaptığı tasfiyeler ve bütçe kesintileri, bir korku ortamı yarattı. ICE, belirsizlikle karşı karşıya kalan memurlardan aktif olarak personel alımı yaptı. 2) 17 genel müfettişin görevden alınması, suistimallere yönelik temel iç denetim mekanizmalarını ortadan kaldırarak, görevin kötüye kullanılmasının ve saldırganlığın risklerini azalttı. 3) 6 Ocak ayaklanmasına (Trump’ın ilk dönemini izleyen seçimleri kaybetmesi üzerine yandaşlarının parlamentoyu işgal etmesi) karışanlar da dahil olmak üzere toplu aflar, sadık kişilere koruma sağlanacağına dair net bir mesaj verdi.
Gläßel bu dinamiklerin, ICE’nin işe alım uygulamalarıyla daha da pekiştirildiğini söylüyor. Standartlar düşürülmüş, eğitim süreleri kısaltılmış, yüksek giriş ikramiyeleri verilmiş ve sabıka kaydı olan adaylar da kabul edilmiş. Sonuç: Baskı için aşırı (bu örnekte sağcı) olmaya gerek yok; tek gereken, seçenekleri daralmış ve kariyerleri iktidardakileri memnun etmeye bağlı olan kişileri işe almak.
Diğer güncel örneklere geçmeden önce, Guardian yazarı Nesrin Malik’in ICE hakkındaki sözleriyle bu tabloyu tamamlayalım: “Baskıcı rejimler altında büyümüş biri olarak, ICE olgusunun bana neden tüyler ürpertici bir şekilde tanıdık geldiğini düşünüyordum. Sebep, ne çok sayıda güvenlik gücünün görevlendirilmesi ne de şiddet olaylarıydı. Sebep, sadece baskının ‘meşru’ hedefleri olarak açıkça belirlenen kişilere değil, herkese her şeyin olabileceği hissiydi. Otoriter bir rejim altında yaşamanın en belirgin özelliği, yakın bir saldırı tehdidi hissetmek değil, aniden başının belaya girebileceği ihtimalinin her an mevcut olmasıdır.”

NYT’ın yazarı Amanda Taub, modern çağda, otokratik liderlerin genellikle seçimler yoluyla iktidara geldiklerini, ardından gücü kendi ellerinde toplamak için denetim ve denge mekanizmalarını ortadan kaldırdıklarını belirtirken, bu sürecin, Arjantin askeri cuntası ya da Stalin’in NKVD’si tarafından gerçekleştirilen eylemlerden çok daha az şiddet içeren bir nitelik taşıdığına, buna karşılık zamanla siyasi rekabeti ve ifade özgürlüğünü ciddi ölçüde kısıtladığına dikkat çekiyor.
Taub yazısında, Michigan State Üniversitesi’nde demokratik gerileme üzerine çalışmalar yürüten siyaset bilimci Erica Frantz’ın görüşünü aktarıyor: “Her ülkenin kendine özgü özellikleri olsa da, bu süreç genellikle belirli bir kalıba uyuyor. (Otokrat) lider, insanların başka kariyer seçenekleri yoksa sadık olma olasılıklarının daha yüksek olacağını biliyor.”
Macaristan’ın eski başbakanı Orbán bir başka önemli örnek… AB tam bir aymazlık örneği olarak, 2020 yılında seçilen Orbán’ın ne yapmaya çalıştığını 2022 yılında fark etti. Avrupa Parlamentosu, Macaristan’ın bir demokrasi olmaktan çıktığını ve “seçimli otokrasi” haline geldiğini belirten bir karar aldı. O arada Orbán sadık isimlerle ve siyaseti başarıya giden yol olarak gören orta kademe hırslı bürokratlarla çevresini donatmıştı. Hakimleri seçen ve terfilerini kontrol eden Ulusal Yargı Ofisi’nin başına sadık bir adamını getirmişti.
Mahkeme sisteminin alt kademelerinde, hırslı bir azınlık, hükümetin emirlerini yerine getiriyordu. Çek Cumhuriyeti’ndeki Masaryk Üniversitesi’nde yargı araştırmaları uzmanı olan ve Orbán’ın mahkemeleri nasıl kendi çıkarlarına kullandığını inceleyen Attila Vincze’ye göre, “Yargıçların yüzde 5 ile 10’u, kariyerlerini sürdürebilmek için onun ‘pis işleri’ yapıyordu.”
Venezuela, 1999 yılında Hugo Chávez’in seçilmesinin ardından benzer bir yola girdi. Chávez ve halefi Nicolás Maduro, iktidarlarını korumak için şiddet içeren yöntemlere başvurdu. Protestoları ve diğer kamuoyu muhalefetini bastırmak için hükümet, iç güvenliği sağlamakla görevli bir askeri birim olan Ulusal Muhafızlar’a güvendi. New York Üniversitesi Latin Amerika tarihi uzmanı Alejandro Velasco, Ulusal Muhafızlar’ın prestij açısından “silahlı kuvvetlerin en alt basamağı” olarak görüldüğünü belirtiyor: “Eğer bir iş bulamıyorsan ve orduya giremiyorsan, Ulusal Muhafızlar’a katılırsın.”
Görünüşe göre, otoriterlik peşinde olanlar, sadık üst düzey görev adamlarını ve rejimi destekleyecek oligarkları etraflarına toplarken, günlük pis işlerini yaptırmak için de, ideolojik yakınlıklarıyla değil, gelecek kaygıları, kariyer hırsları, hayal kırıklıkları nedeniyle sadakat gösterecek vasat insanları bulup onlara bir “şans tanıyorlar”. Bu şansa sıkı sıkı sarılacaklarını bilerek…
Bu yazıya vesile olan kitabın yazarlarının bence en önemli bulgusu, Gambiya örneğinde görüldüğü gibi, önünün tıkandığını hisseden kimi “kenara itilmişlerin” de iktidar yandaşları gibi diktatörlüğe giden yolu seçmeleri. Eksik kalan kısım ise, sivil muhalefet saflarında da benzeri davranış kalıplarının görülebilmesi…
Araştırmalarını biraz genişletseler, birçok ülkenin muhalefetinde de “kaybedenlerin” otokrasinin emrine girebildiklerini, vasatın muhalefette vücut bulmuş temsilcileri, kariyer hırsının cisimleşmiş örnekleri olarak otokrasinin koltuk değnekleri haline gelebildiklerini bulabilirlerdi.
19 Temmuz 2026 - ABD’de seçim sonuçlarını yapay zeka belirleyebilir ama sandığınız şekilde değil…
5 Temmuz 2026 - “Kurucu babalar, gücün ayaktakımının elinde bulunmasını istemezdi”
28 Haziran 2026 - Brexit’in 10. yıldönümünde İngiltere bocalıyor
21 Haziran 2026 - Zevahiri kurtarma anlaşması, sonradan gelecek fatura ve belirsizlik travması…