Aslında bugün başka bir yazı yazacaktım.
Başlığı da “Bebek maymunları gıdıklarsanız ne olur” olacaktı…
“Gülmek” üzerine bir yazıydı bu.
İkinci bölümde onu da yazacağım.
Ama o gün bana öyle bir video gönderdiler ki, karşıma Deniz Göktaş’dan daha büyük bir standapçı ve parodi ustası çıktı..
Hazır konu gülmekten açılmışken, önce ondan başlayayım dedim.
Geçen Salı akşamı muhafazakar kesimden bir arkadaşım bir video gönderdi.
İktidar yanlısı bir kanalın bir konuşan kafa programında çekilmiş.
Orada bir arkadaşımız konuşuyor:
“Bir zamanlar Uğur Dündar vardı, Ertuğrul Özkök vardı. Boğaz’da oturur, ellerinde viskiyle siyasete nizam verirlerdi. Şimdi onlar gitti biz Anadolu’nun çarıklıları geldik, onların yerine oturduk…”
Bir süredir zaten konuşan kafa tartışmalarını mizah programı olarak izliyordum.
Burada makaralarım boşaldı…
Samimi olarak kahkahalarla gülmeye başladım…
Programın sunucusunu tanıyorum.
Erdoğan Aktaş…
Ben “Elimde viskiyle siyasete nizam verirken”, o da benim Medya Grup Başkan Yardımcılığı yaptığım grubun CNNTürk kanalında çalışıyordu.
Beğendiğim bir meslektaşımdır.
Yıllar boyunca kendisini hiç öyle “Çarıklı bir gazeteci” olarak görmedim.
Canlı seyretseydim, bağlanıp iyi makara geçerdim.
“Yahu yılların İbo’su bile 45 yıl önce müzik sektörüne ayağında kundura ile geldi. Sen çarıkla hala İstanbul’a gelemedin mi ?”
Ha bir de “Bizi birbirimizle karıştırma” derdim.
Uğur Dündar ağzına içki koymaz.
Viski içen benim.
Beni de öyle tek başına bir Beyaz Türk sanma…
Viskiyle gazeteci dövme dönemi rahmetli Çetin Altan’la kapandı.
Türkiye’de viski tüketimi 2021 yılından bu yana yüzde 98 arttı ve rakı tüketimini bile geçti.
Yani yerli olmasa da, bir nevi “Milli içkimiz” sayılır artık…
Bir de öyle “Boğaz’da oturanlar” muhabbeti yapma, artık o mahallenin ahalisi de değişti.
Senin mahallenden alınanlar olabilir.
Kafamız iyi. Biraz daha kafa bulmaya devam edelim.
“Artık ‘Biz çarıklılar’ geldik” diyor ya…
Asıl bu lafa takıldım… “Eyvah” dedim, ben bu lafa güler geçerim ama yeni medyanın yeni patronları ne der?
Demek ki, çoğullar…
Yeni iktidar medyasında onun gibi başka çarıklılar da varmış.
Kimmiş bunlar, nereden gelmişler?
Hadi bir bakalım.

İktidara yakın ve en büyük Yeni Türkiye medyası grubu Sabah ATV…
Patronu Serhat Albayrak…
Yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın kardeşi.
İstanbul’da doğmuş.
Boğaziçi Üniversitesinde okumuş.
New York Pace Üniversitesinden M.B.A yapmış.
Yani hepsi elit ve zor girilen okullar…
Cumhuriyet’in en büyük gücüdür bu…
Ülkenin her köşesinden, yoksul insanları da alır, en güzel eğitimlere kadar taşır.
Babasını Sadık Albayrak’dır.
Yıllardır tanırım, hala ara sıra konuşuruz. Dostumdur.
Ben Hürriyet’in başındayken o, Milli Gazete’nin başyazarıydı.
Yakışıklı adamdır. Ayağında öyle hiç çarık falan da görmedim.

İktidar medyasının ikinci büyük grubunun başındaki aile kim?
Demirören ailesi.
En büyükleri Yıldırım Demirören…
İlk, orta, lise eğitimini İsviçre’nin “Leysin American School’unda” yapmış.
İyi de Anadolu’dan çarıkla gelip, yerini aldıkları bizler, ayağımızda rugan ayakkabılarla mı gelmişiz.
Aydın Doğan Kelkit’li…Bir Anadolu kasabası.
Sabahın eski genel yayın yönetmeni Zafer Mutlu desen İzmit’te doğmuş, Malatya’da büyümüş…
Babası memur.
Bense…İzmir’in Kahramanlar Mahallesi’nde bir matbaa işçisinin çocuğu…
İstanbul’un Kasımpaşası neyse İzmir’in orası sayılan bir mahalleden.
İlk, orta, lise, üniversite eğitimimi hep devletin parasız okullarında okumuşum.
Yani dördüncü kutudaki arkadaş; biz de öyle ana rahmine monşer olarak düşmüş biri değiliz….
Ama parodi iyidi…
Bence Erdoğan Aktaş dördüncü kutudaki arkadaşın o programa gelirken ayağına giydiği çarığı alıp, Basın Müzesinin en mutena yerine koydurmalı…
Türk medya tarihinin en devrimci çarığı o çünkü…
Medyanın müesses nizamını o çarık devirdi.
Ama şakayı bir kenara bırakalım…
Tamam siz yeni çocuklar, çarıklarınızla gelip, bizi kovdunuz, yerimize oturdunuz.
Ama korkarım, sizin yeriniz de o kadar sağlam değil hani…
Sen daha o koltuğa pek ısınmadan, bir bakmışsın bir gece senin o en sağdaki kutuya bir Antrophic Yapay Zeka oturmuş…
Üstelik çarıklı senden de rugan ayakkabılı benden de daha iyi yapıyor bu işi…
Butlandan mutlandan biraz zaman bulursanız, 30 yıl öncesinden bugüne gelip, biraz da yeni medyanın önümüzdeki 5 yılını konuşun…
Çünkü, bir gece ansızın gelebilir çarıksız Anthropic’ler…

Televizyondaki bu “Klişe komedi” programının videosunun bana gönderildiği gün, İngiltere Warwick Üniversitesi’nden Chiara De Gregorio ve iki arkadaşının çok ilginç bir araştırması yayınlandı.
Üç araştırmacı çeşitli maymun türleri üzerinde “Primatların gülmesi” ile ilgili bir araştırma yapmışlar.
Bu araştırmanın sonuçlarını da o gün Nature.Com’da yayınladılar.
Meğer maymunlar da gülüyormuş…
Yani bir mizah algıları varmış.
Ama her maymun türünün gülme refleksi başkaymış. Araştırmacılar bunu şöyle anlatıyor:
“Şempanzeler kıkırdıyormuş; goriller kahkaha atıyormuş…”
Ya bonobolar, yani bize en yakın primat türü…
Hani şu bütün hayvanlar içinde “sırf zevk almak için de sevişen” maymunlar…
İşte onlar “Gülmekten kırılıyormuş…”
Kısaca dünyadaki tüm insansı maymunlar gülüyormuş ve üstelik insanlar gibi bunu “Düzenli ritmik tekrarlarla” yapıyorlarmış.
Yine de insanların bir farkı var…
Araştırmaya göre insanlar “Gülmenin ustaları…”
Çünkü nerede, nasıl, neye gülüneceğini ayırt etme yeteneğine sahipler.
Bu araştırmayı okumadan ve videodaki “Basın Müzesine konacak devrimci Çarık parodisini” izlediğim gün önüme bir üçüncü haber daha geldi.

Son günlerin en çok konuşulan standap sanatçısı Deniz Göktaş hakkında savcılık soruşturması başlatılmış…
Şaşırmadık.
“Kırmızı Pazartesi” romanı gibi hepimizin beklediği bir şeydi.
Üstelik hemen ertesi gün şöyle bir haberi daha okuduk.
“Savcılık konuşmada suç unsuru bulmuş.”
Resmi bir açıklama yok ama okuduğumuza göre “Dini değerlerin alenen aşağılanması” suçu tesbit etmişler.
O videoyu büyük bir keyifle baştan sona iki defa izledim.
Önce şunu söyleyeyim.
Son yıllarda Türk mizahı müthiş bir geri dönüş yapıyor.
Ama bu hepsinden farklı, bugüne kadar pek tanımadığımız yepyeni bir mizah.
Ne dediğini çok iyi bilen bir genç adam Deniz Göktaş.
Söylediği her cümlenin geometrisi çok iyi düşünülmüş, dikkatle ince ayarı yapılmış.
Öyle anlık emprovize bir tülüat değil.
Bana aynı Ankara’dan gelen Yılmaz Erdoğan’ın 3.0 sürümü gibi geldi.
Demek ki Ankara’nın o güzelim mizah geleneği devam ediyor.
Ankara’nın Çankaya’sından, Kavaklıdere’sinden falan değil.
Mamak’ın çocuğu…
Şunu da söyleyeyim.
Son yıllarda en beğendiğim standap sanatçısı olan Hint Müslüman kökenli Amerikalı Hasan Minaj’ın siyasi mizah zekası ve kalitesinde bir sanatçı görüyorum karşımda.
Tıpkı Hasan Minaj gibi o da hiç çekinmeden “Herkese dokunuyor..”
Evet Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dokunuyor.
Ama Silivri’de yatan Ekrem İmamoğlu’na da Selahattin Demirtaş’a da dokunuyor.
Beyaz Türklere de; Fatih Altaylı, İlber Ortaylı, Celal Şengör’e de dokunuyor.
Laiklere, Kürtlere, Alevilere; bizim neslimizde devrimci romantizmiyle çocuklarına Deniz, Ulaş isimleri koyan annelerine babalarına da dokunuyor.
Onların hiç biri alınmıyor da… Kim niye alınıyor?
Alınanlara çok samimi seslenmek isterim.
Bir de kendinizi rahat bırakıp, alınmamayı deneseniz…
“Terörsüz Türkiye” idealini hep birlikte gerçekleştirmeye çalıştığımız şu umutlu günlerde o muzip, zarif, zeki “Kürt espirisine” gülebilmeyi öğrenseniz…
Dün bu yazıyı yazarken “Ölü Deniz’in” Youtube’daki izlenme sayısı 8 milyonu geçmişti.
Bu video 24 Haziran günü gösterime sunuldu.
Bugün 2 Temmuz.
Yani sadece 9 gün olmuş.
Bir Deniz Göktaş, kendi imkanlarıyla, küçük bir teknik ekiple, sadece bir hafta içinde Türkiye’nin en büyük medyasını oluşturdu.
Dördüncü kutudaki çarıklı medya parodicisi de bundan biraz video medyası dersi alsa…
Belki de o küçücük haber pazarında 5’inci sıradan 1’inciye çıkmayı da öğrenirler.

Vidonun yayına sokulduğu günlerde Türkiye’de bir de kitap yayınlandı.
Bundan önceki kitabını büyük ilgiyle okuduğum Gündüz Vassaf’ın yeni kitabıydı bu.
Adı “Günlük Yaşam Felsefesi: Şimdiye Övgüler…”
T24’de Elif Soyseven onunla çok güzel bir söyleşi yaptı.
Totaliterlik, diktatörlük” üzerine konuşuyorlar.
“Gülmek bir direniş biçimidir” diyor ve şöyle devam ediyor:
“Şuurunu kaybetmiş bir düzenin temsilcileriyle karşılaştığımızda gülemediğimiz her an zulmün gücüne katkıda bulunuyoruz…”
Yani dünyanın içinde bulunduğu kötülüklere direnmek ve mücadele etmek için gülmeye ihtiyacımız var…
Gülmek için de bizi güldürecek insanlara ihtiyacımız var.
Bakın Türkiye’de çok kaliteli bir “Muhafazakar mizah da” neredeyse Rönesansını yaşıyor.
Doğu Demirkol, “Ebu Huzeyfe” gibi parodilerle bir yandan muhafazakar mahalleye dokunuyor; bir başka yandan “Beyaz Türk espirisiyle” bizim mahalleye…
Yıllardır “Kendi kültürümüzü yaratamıyoruz” diye hayıflananlara şunu söyleyebilirim.
Evet siz devlet eliyle etkili bir muhafazakar popüler kültür yaratamadınız ama insanlar bireysel yetenekleri ile mükemmel bir muhafazakar mizah yaratmayı başardılar.
Hem Türk mahallesinin, hem Kürt mahallesinin, hem Alevi hem de sünni muhafazakar mahallenin çıkardığı harika standapçıların hepsini kahkahalar atarak izliyorum.
Onlar yavaş yavaş birbirleriyle ilgili şeylere gülebilen bir millet yaratmaya başladılar.
O nedenle, siyasetçilerin, savcıların, hakimlerin, gazetecilerin mizaha bakarken, “Cezalandıracak suç unsurları” aramak yerine şu 8 milyon insan gibi sadece “Gülünecek ortak şeyler” görmesi daha iyi olmaz mı…
Şempanzenin kıkırdadığı, gorilin kahkaha attığı, bonobonun kahkahadan kırılmayı öğrendiği şu fani dünyada, biz insanlar, asık suratlı primatlar olarak mı yaşamaya devam edeceğiz…
Kalmamayız.
Son sözüm…
Deniz Göktaş’ları hep birlikte gülerek izleme zamanımız geldi.
Belki de yeniden bir “Millet” olmanın yolu buradan geçiyor.
2 Temmuz 2026 - Basın Müzesi’nin en mutena köşesine konacak bir “Devrimci çarık”
30 Haziran 2026 - Tango’da en iyi ‘Abrazo’yu Türkler mi yapar?
28 Haziran 2026 - Türkiye’nin en yakışıklı erkeği Kadir İnanır mıydı?
25 Haziran 2026 - “Mine Hanım, Kemal Beyin yanında Seyfullah diye biri var mı?”