Dün sabah pek çok Türk ve Kürt gibi sıkıntılı bir ruh haliyle uyandığımda beni güzel bir sürpriz bekliyordu…
Sezen Aksu’nun yeni albümü çıkmış.
Daha ilk anda, adı aldı götürdü beni…
“Biz de Yeniden Başlarız…”
Evet dünyada hızla yayılan yeni bir “Zamanın Ruhu” mottosu haline gelebilir bu cümle…
Popülizmin yarattığı bu karanlık mağaradan çıkma duygusu yavaş yavaş bütün dünyaya yayılıyor.

Albümün kapağında epeydir sessiz sedasız duran star bir reklamcının adı var.
Ali Taran.
Çok minimal, sade ve güzel bir albüm kapağı olmuş.
Albümde 4-5 şarkıyı çok sevdim.
Ama en çok “Canım Olmaz ki” şarkısını çok sevdim.
Bir “Güle güle” şarkısı bu…
“Senin de bir raf ömrün, bir son tarihin var” diyor.
Üstelik köprüleri de, dönüş umutlarını da yıkıyor…
“Bekleme… Ne aynı yerdeyim, ne de aynı halde…”
Bunu bir kadın söylüyor ve siz de bir erkek olarak dinliyorsanız…
Ne yalan söyleyeyim biraz dokunuyor insana.

Ne yalan söyleyeyim; umudunu kaybedemeyenler için bir katı ve acımasız sözler bunlar.
Bir taraftan da, “Hiçbir şey ölü bir aşk kadar ölü değildir” sözlerinin sağlaması…
Bir erkek de bir zamanlar şu dizeyi yazmıştı:
“Döndüm ki döndüğüm yerde değilim…”
Şarkı çok güzel ve en iyisi ileriye bakmak…
Evet ileriye bakmak lazım ve albümde onun da şarkısı var.
“Kiraz Mevsimi…”
“Bir daha gelmez ki geri genç baharlar
Kim bilir önümüzde kaç kiraz mevsimi var…”
Bir “Sakura” şarkısı yani…Fuji dağının eteklerindeki kiraz ağaçlarının bahar mevsimi.
Ama ben bir İzmirli olarak bu şarkının nakaratını şöyle söyleyeceğim:
“Kim bilir önümde kaç papatya mevsimi var…”
Bence Egelilere yakışan nakarat da budur…
Sevdiğim öteki şarkılara gelince…
“Sizli Bizli”, “”Mış Gibi” ve “Yani…”
İyi ki varsın Sezen…
İyi ki benim İzmirli hemşehrimsin…

Geçen hafta işte böyle bir ruh haliyle Barcelona’daydım.
Son yıllarda hazır giyimde büyük atağa kalkan tanıdık bir hazır giyim markasının davetlisiydik.
Mango davet etti.
Tanıdık diyorum çünkü Türkiye’den İspanya’ya göç etmiş bir aile tarafından kurulmuş bir marka.
New York’a son gittiğimde Beşinci Caddede, büyük bir mağazalarını örünce çok şaşırmıştım.
Hem de Lüksün en büyüğü LVHM grubunun Tiffany, Dior, Loro Piana gibi dev isimlerinin hemen yanında büyük bir mağaza açmışlardı.
Girip dolaşmıştım.
Bizler için fiyatların çok yükseklerde olduğu bir mahallede, çok makul fiyatlarla çok güzel ürünler satıyorlardı.
Son dönemdeki atılımları ile Zara kalibresinde bir markaya dönüşmüşlerdi.
Mango yavaş yavaş tenisin büyük buluşmaları arasına giren “Barcelona Open’ın” sponsoru.
Fransa, İspanya, İtalya ve Türkiye’den bazı gazetecileri bu turnuvayı izlemeye davet etti.
Türkiye’den de beni, İsmail Küçükkaya ve Oksijen gazetesinden Elif Ergu’yu davet ettiler.
Daha önce Monte Carlo ve US Open’da tenis karşılaşmaları izlemiştim.
Ama toprak zeminde ilk defa bu kadar güzel bir yerden izleme imkanı buldum.
Şimdi televizyonda izlediğim tenis maçlarındaki o heyecanlı kalabalıkları çok daha iyi anlıyorum.
Tenisi böyle imkanlarla izlemek harika bir şeymiş.

Tenis’in yeni büyük yıldızı Alcazar’ın da maçı vardı.
Ne yazık ki bizim zamanlamamız uymadığı için onun maçına kalamadık.
Tenis turnuvaları, Formula 1 yarışları artık müthiş birer eğlence ekonomisi haline dönüşüyor.
Orada bir defa daha gördüm ki, Türkiye’den giden iki kardeşin kurduğu bu marka bugün İspanya’nın devleri arasına girmiş.
Muazzam bir lojistik merkezleri var.
Barcelona’nın en büyük meydanında binaların tepesinde onun adını okuyorsunuz.
Mango ailesi Türkiye ile ilişkilerini hiç koparmamış.
Türkiye’deki mağaza sayıları 44’e çıkmış.
“Türkiye’deki işlerimizden çok memnunuz” diyorlar.
Giyim sektörü tarihi bir değişim noktasından geçiyor.
Lüks giyimde ciro kayıpları var.
Bazı insanlar lüksten kaçmaya başladı.
Lüks markalar, yenilikçi gençlerle çalışmaya başladı.
Buna karşılık hazır giyim de kendini bir üst segmente geçirmek için yeni stratejiler geliştiriyor.
Zara, ünlü tasarımcı John Galliano ile çalışmaya başladı.
Mango yöneticilerine “Sizin de böyle bir tasarımcı ile işbirliği yapma planınız var mı” diye sordum.
“Hayır biz kendi tasarım ekibimizle çalışıyoruz” dediler.
Ertesi gün Barcelona’daki mağazalarından birini gezdik…
Tasarımlarını çok beğendim.
Ama beni asıl şaşırtan fiyatlar oldu.
Gerçekten o kalitede ve tasarımda ürünler için çok makul sayılacak fiyatlardı.
Bence giyimde “Zamanın yeni ruhu” bu…
Daha kalite ürünü daha makul fiyata sunabilme.
Son yıllarda “Lüks” kelimesinden bir başka kavram üretilmişti:
“Affordable Luxury”
Yani “orta sınıf insanların da satın alabileceği lüks…”
“Ulaşılabilir lüks” de diyebilirsiniz.
Mango mağazalarını görünce şunu anlıyorsunuz.
Bir zamanlar “Lüks” olarak kabul edilebilecek tasarımda ürünler, artık gelir düzeyi düşük insanlar için de ulaşılabilir bir estetik yaratmış.
Hatta mağazadaki bazı ürünlerin üzerinde “Premium” etiketi var.
Anlayacağınız “Premium” denilen kalite skalası da demokratikleşiyor.
Dünyada her marka ve tabi markalaşmış isimler kendilerini “Yeniden tarif ediyorlar.”
Mesela Türkiye’de LC.Waikiki, Koton gibi markaların da kendilerini daha üst bir konumlamaya çekmek için yaptıklarını izliyorum.
Bu sadece üretilen üründe görülmüyor.
Mango için “Barcelona Open” gibi finansal olarak pahalı sayılabilecek bir organizasyona sponsor olmak da bu stratejinin parçası.
Öteki sponsorlara bakınca bunu daha kolayca görüyorsunuz.
İspanya’nın büyük bankalarının, lüks markaların standları bunu çok güzel anlatıyor.
Bence de çok doğru bir konumlama bu.
Mango mağazaları kurucularının geldiği kökeni yansıtan bir objeye sahip.
Bazı mağazaların girişinde “Nazarlık boncukları” var…
Haklılar da…
Nazarlık boncuğunu gerektiren bir başarı hikayesi yazdılar.
Barcelona’da üç gün boyunca çok güzel sohbetler ettik.
İsmail Küçükkaya’yı özlemişim.
Şehrin sokaklarında gezerken, orada turist olarak bulunan Türklerin ilgisinden, ara vermesine rağmen popülaritesinin hala devam ettiğini gördüm.
Elif Ergu da benim gibi İzmirli…
Hala akrabaları var orada ve sık sık gidiyor.
O ve Şelale Kadak ekonomi alanında yeni medyanın başarılı temsilcileri.
Bir ara İsmail’le, La Rambla yakınında çok güzel bir meydanda oturduk.
Güneşli güzel bir hava vardı.
Birer kadeh lokal presyon bira ısmarladık.
“Mediterranean(Akdeniz) lager cinsi
Onun sakin karakteri beraber olduğu insanlara da bulaşıyor.
Bu bulaşıcı iyimserlik de beni iyileştiriyor.
Tabii hava da böyle tahrik edici olunca, iki gazeteci ne yapar?
Küçük tatlı, gülümseten, masum beyaz dedikodular da yaptık.
Dün sabah işte bu duygularla Sezen Aksu’nun albümündeki şarkıları dinlerken kendi kendime bir kere daha sordum:
“Arkadaş önünde kaç papatya mevsimi kaldı?”
Cevabı bende değil…
Sadece Allah biliyor…
Benim yapabileceğim, o papatya mevsimlerini, sağlığımın elverdiği ölçüde güzel yaşamaya çalışmak…
Çünkü öldüğümde mezar taşıma şunun yazılmasını istiyorum:
Allahım sana şükürler olsun….
“That was a good life…”
18 Nisan 2026 - Sezen Aksu’nun dün çıkan albümünde en sevdiğim parça bir Arap şarkısı
17 Nisan 2026 - Türkiye tarihinin gelmiş, geçmiş ve gelecek en cesur ve devrimci reklamı
16 Nisan 2026 - Şok: Milli gelirin yüzde kaçı ‘Tek adam ve yandaşlarının’ elinde?
13 Nisan 2026 - Dün gece yıkılan tek adam efsanesi: “Seçimi kaybetse de gitmez”
12 Nisan 2026 - Türk JetSet’ini ve Lahmacun Endeksi’ni yaratan ‘Kral Büyük Knut’un hikayesi