21-06-2026
İsmet Berkan

Can sıkıcı bir tarih sorusu: Balkan Savaşları kaybedilmeyebilir miydi?

Can sıkıcı bir tarih sorusu: Balkan Savaşları kaybedilmeyebilir miydi?

Tarih 28 Haziran 1989.

O zamanlar hala tek bir ülke olan Yugoslavya’nın içindeki Sırbistan Federe Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç, Kosova Ovası’nda toplanan yaklaşık 1 milyon Sırp milliyetçisine hitap ediyor.

Bu kadar insanın orada toplanmasının sebebi 1. Murad komutasındaki Osmanlı ordularının bu tarihten tam 600 yıl önce, 28 Haziran 1389’da bu alanda elde ettiği zaferi lanetlemek.

Miloşeviç’in bu konuşması sonunda Yugoslavya’nın tamamen parçalanmasına, içinde soykırımlar da olan kanlı bir savaşın başlamasına ve ortaya Sırbistan dahil 6 ayrı bağımsız devletin çıkmasına neden olacak tarihi olayların başlatıcısı oldu (Miloşeviç’in kendisi bu konuşmasından 11 yıl sonra savaş suçlusu olarak atıldığı hücresinde kalp krizi geçirip öldü).

Düşünün, 600 yıl önce kaybedilen bir savaş o günün en önemli sembolüydü.

Miloşeviç 1989’da yılında Kosova Ovasında konuşuyor.

***

Meseleye Sırplar açısından değil de, Osmanlı varisi bizler açısından da bakmak gerek.

Osmanlı çok daha önce Trakya’ya geçmiş ve Balkanlar’a adım atmıştı ama 1389’daki Kosova Zaferi en önce bütün ‘Batı Trakya’ ve bugünkü Kosova ve Makedonya olmak üzere bütün Balkanları Osmanlı’ya açtı.

İstanbul’un fethinden 64, Trabzon’un fethinden 72 yıl önce Osmanlı Balkanları fethetmişti.

Osmanlı’nın Balkanlardaki bu toprakları oradaki Türk ve müslüman nüfusun hem çoğunluğunun hem de siyasal egemenliklerinin sona erdiği 1912 yılına kadar Osmanlı’nın kalbi ve beyni oldu.

Hatta şöyle bile diyebiliriz: Osmanlı, Balkan Savaşı’yla aslında ana vatanını kaybetti. Osmanlı’nın ana vatanı hiçbir zaman Anadolu olmadı çünkü. Evet Batı Anadolu Osmanlı yurduydu ama tarihten de biliyoruz, Osmanlı yüzyıllar boyunca Anadolu’nun ortası ve doğusuyla mecbur kalmadıkça ilgilenmedi.

En büyük mecburiyet Yavuz Sultan Selim döneminde, Fars ve Şii tehdidiydi. Yavuz Anadolu’da büyük bir Şii-Alevi katliamı yaparak Anadolunun tamamına hakim oldu, Fars tehdidini sona erdirdi ve ardından Bağdat ve Mısır’a kadar giderek Halife ünvanını da aldı ve imparatorluğu bir sünni devletine çevirdi.

Fakat buna rağmen esasen Bektaşi olan Balkanların imparatorluk içindeki askeri/kültürel/ekonomik ağırlığı hep devam etti.

Buralar Osmanlı’nın en zengin, en refah içinde ve en gelişmiş bölgeleriydi 1912 yılında kaybedildiği güne kadar. Balkan Savaşı 20. yüzyılın ilk büyük çaplı etnik temizlik dramına da neden oldu. Balkanlarda nüfus yapısı baştan sona değişti.

Balkan Savaşı’nın kaybedilmesi 20. yüzyılın ilk büyük etnik temizliğini beraberinde getirdi. Milyonlarca müslüman Türk mülteci Balkanlar’daki yüzlerce yıllık evlerini bırakmak zorunda kaldı.

Peki Balkanlar neden kaybedildi? Kaybedilmeyebilir miydi?

Bu konu modern Türkiye’nin konuşmayı reddettiği ve unutmayı seçtiği en ağır travmalarından biri.

Bu unutmayı seçtiğimiz travmamız, yani 1. Balkan Savaşı, temelde Bulgaristan ve Sırbistan’ın müttefik de olup daha çok toprak elde etmek istemesi yüzünden yaşandı.

Savaş bir sabah ansızın çıkmadı; arkasında uzun yıllar, yıllarca süren hazırlık vardı.

Ismanlı o uzun hazırlık yıllarını gerçekçilikten tamamen uzak biçimde bekleyerek geçirdi.

Bu konuyu merak etmek dört yıl öncesine kadar aklıma bile gelmemişti. Bu ülkede doğup büyümüş pek çok insan gibi benim için de Balkan Savaşları Osmanlı’nın son 150 yılında kaybettiği onlarca savaştan biriydi, hafızamın arka planınında bir yere basit bir cümle olarak kaydedilmişti sadece.

Ama dört yıl önce, daha sonra hem 10Haber’de yayınlayacağım hem de kitap olarak basılan “Cumhuriyet’e 100 Gün” adlı projem için ders çalışırken okuduğum Cumhuriyetin kurucu komutanlarından Ali Fuat Cebesoy’un hatıralarında gördüğüm birkaç sayfa beynimde bir ışık yanmasına neden oldu.

Yıl 1910. Daha Balkan Savaşı’nın başlamasına iki yıl var.

Mustafa Kemal genç bir yüzbaşı olarak Suriye’deki subaylık stajını tamamlamış ve ilk tayiniyle Selanik’e, doğduğu şehre gelmiş, buradaki ordu komutanlığında kurmay subay olarak çalışıyor.

Harbiye’den yakın arkadaşı Ali Fuat Cebesoy ise o sırada Roma’da askeri ateşe. Geçen hafta burada yazdım, İtalya o sıralar Libya’ya saldırmaya hazırlanıyor. Cebesoy, Roma’dan izinli geliyor, önce İstanbul’a gidiyor raporunu veriyor, sonra Selanik’te Mustafa Kemal ile buluşuyor.

Gerisini ‘Ali Fuat Cebesoy’un Anıları’ adlı kitaptan aktarıyorum:

***

Selanikli Mustafa Kemal ile İstanbul Salacaklı Ali Fuat Beyler Harbiye sıralarında.

“Birkaç yıldan beri Selanik’teki Beşinci Kolordu’nun harekât şu­besi müdürlüğünü yapmakta olan Mustafa Kemal Bey selâhiyetle ba­na şunları anlattı:

‘Bulgar, Sırp, Karadağ ve Yunan Ordularının müttefik olarak üzerimize saldıracakları vakit bizim savunma plânımızın esasları Genel Kurmayca şöyle tespit edilmişti:

1- Edirne, İşkodra, Yanya birer müstahkem mevki haline getiri­lecek.

2- Kırklareli ile Edirne arasında en kuvvetli ordumuz Bulgaris­tan’a karşı yığınak yapacak.

3- Rumeli’de Sırp Ordusunun taarruzunu karşılayacak olan bir ordumuz da Üsküp’ün ilerisinde Komanova’da toplanacak ve İstroma vadisinde bir kolordumuz yukarıdaki ordularımızla Selânik kolordusu arasında irtibatı temin edecektir.

4- Selânik’in ilerisinde bir kolordumuz Yunan taarruzunu önleyecektir.’

Ordularımızın yığınaklarını bu suretle anlatan Mustafa Kemal Bey sözlerinin hitamında hiddetle ayağa kalkarak şöyle bağırdı:

‘Bu plan hakikat olmaktan ziyade tamamiyle hayalî bir plandır. Dört Balkan müttefiki kadar kuvvetli olmaktan çok uzağız. Tersine, çok zayıfız. Ne yapıp edip Yunanistan’ı, bir siyasî yol bularak bu ittifaktan uzaklaştırmak gerekir. Girit adası üzerinde yapacağımız bir pazar­lık ile Yunanistan’ı bu ittifaktan ayırabileceğimizi sanıyorum. Anado­lu’dan Rumeli’ye yapılacak deniz nakliyatını temin edebilmek için do­nanmamızın mutlaka Yunan donanmasına üstün olması gerekir. Averof’u İtalyanlardan satın almamakla bu fırsatı kaybettik. Yunanistan’ı Balkan ittifakından ayırdığımızı kabul etsek bile Rumeli’de muvaffak olabilmek için Ege Denizindeki nakliyatımızı İtalyan donanmasına karşı emniyette bulundurmamız ve bunun için de İtalya ile mutlaka bir anlaşma yapmamız gerekir. Bundan da öte, Ege Denizi’nde nakliyat ya­pabilmemiz mümkün görülse bile, Edirne-Selânik şimendifer hattının emniyette bulundurulması mümkün olamıyacaktır. Trakya ve Make­donya’da hareket edecek olan ordularımız arasında hiçbir vakit irtibat kurulamayacak ve bu yüzden birbirlerine yardım edecek şekilde hare­ket edemeyeceklerdir. Bunun sonucu olarak da ne Trakya’da ne de Ma­kedonya’da bir merkez-i siklet yapılamayacak ve inisiyatifi elimize al­mak fırsatını bulamayacağız. Rumeli’deki bu zaafımızı giderebilmek için gerekli her vasıtaya müracaat edilmesinin şart olduğunu muhtelif vesilelerle Genel Kurmay Başkanlığına bildirdim. Fakat bir yıldan faz­ladır Genel Kurmay Başkanı Yemen’de bulunduğu için ve yerine de asâleten hiç kimsenin tayin edilmemiş olmasından ötürü yaptığım tek­liflerin maalesef hiçbiri kabul edilememiştir.’

Bu konuşmayı hem üzüntü hem de hiddet içinde yapan Mustafa Kemal Bey sözlerine şöyle devam etti:

‘Bütün bunlara rağmen zayıf olan durum ve tutumumuzu düzeltebilecek imkânlara hâlâ sahibiz. Fakat Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa’nın otoritesi gün geçtikçe zayıflamaktadır. Bu zatın radikal tedbir­ler alabileceğini hiç zannetmiyorum. Şu anda durumumuzu iyi bilen siyasî ve askerî tedbirleri kabinede kabul ettirebilecek kudret ve kabiliyet­te askerî bir şahsiyetin hemen Harbiye Nâzırlığına getirilmesi elzemdir.’

Mustafa Kemal Bey sözlerini bitirince ben: ‘Farzediniz, tasav­vur ettiğiniz vasıfta bir Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa’nın yeri­ne getirildi. Bu zat size bu vaziyetimiz hakkındaki düşüncelerinizi sorsaydı ne cevap verirdiniz?’ dedim.

Mustafa Kemal Bey: ‘Bu suali sormamış dahi olsanız benim düşündüklerimi anlatmamın zamanı zannederim çoktan gelmiştir’ dedikten sonra 1910 yılındaki Devletin dış ve iç durumunu şöyle özetledi:

‘Büyük Devletler İtalyanları Trablusgarp’a taarruz ettirmekle Osmanlı Devleti’nin tasfiyesine fiilen başlamış oldular. Yunanistan’ı da yakında Balkan Devletleri ittifakına sokarlarsa Trakya ve Makedonya’da Balkan Devletlerinin de saldırılarını beklemeliyiz. Bu dış saldırılarla beraber içte İttihat ve Terakki hükümetini yıkarak yerine Osmanlı Devleti’nin ademî merkeziyet usulü ile idaresi prensibi arkasında devletin parçalanmasını gizlice isteyen dış ve iç düşmanlarla birlikte hareket eden Hıristiyan ve gayri Türk teb’anın mebuslarının ekseriyet temin ettiği muhalefet partisini iktidara getirmek isteyecekleri muhakkaktır. Bu maksatla yakında Kuzey Arnavutluk’ta bir isyan çıkar­tacakları gibi, İstanbul’daki askerî birlikleri Halâskâr Subay Cemiyet­leri vasıtasıyla hükümet aleyhine çevireceklerdir.

Bu kadarla da yetinmeyip vaktiyle Sultan Hamid’e karşı dağa çıkartıldığı gibi bu kere de İttihat-Terakki Hükümetine karşı Rumeli’de birtakım subay çeteleri dağa çıkarılacaktır. Bu suretle memleket içinde Arnavutluk isyanı, hükümetin iskatı ve orduyu isyana teşvik gibi birtakım anarşik hareketlerle karşı karşıya kalacağız. Böylece bu dış ve iç hareketlerle de devletin parçalanmasına gayret edeceklerdir.’

‘Buna karşı düşündüklerim’ sözü ile Mustafa Kemal Bey şöyle devam etmişti:

‘1- Bazı kuvvetli şahsiyetlerle İttihat-Terakki kabinesini takvi­ye ederek yerinde tutmak ve Erkân-ı Harbiye Reisi Ahmet İzzet Paşa’yı Yemen’den İstanbul’a getirmek.

2- Mahallî bir muhtariyet veya İstiklâl verilmesi hakkında Arnavutluğun muvafık ve muhalif mebus ve ayanları ile hemen müzake­reye başlamak ve bu esnada Yunan-Arnavutluk hududunu tesbit etmek.

3- Ordularda hüviyetleri malûm olan halâskâr subayların isyankâr­ hareketlerine daha fazla meydan verilmeyerek hemen tevkifleri lâzımdır. Ordularda siyasetin köklerini kazıyabilmek için İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin elini ordulardan kat’i surette çektirmek.

4- Fiilen Osmanlı hâkimiyetinden çıkan Girit Adası’nın Yuna­nistan’a terk edilmesini kabul etmemize karşılık Yunanistan’ın Balkan İttifakına girmemesini sağlamak.

5- Sünûsilerin şehirler haricinde bütün kıt’ada istiklâllerini tanı­mak suretiyle İtalyanlarla sulh yapmak.

6- Büyük Devletlerin Osmanlı ülkesini bu derece tehlikeli bir duruma getirdikten sonra yukarda bildirilen bazı fedakârlıklar sayesin­de hem iç dertlerimizden kurtulmak, hem de en kuvvetlisi olan Bulgarlara galebe çalmak ve üstünlük sağlamak.

7- Balkan Harbi başlamadan önce Yunanistan’a terk edeceği­miz Girit adası ile müstakil Arnavutluk-Yunanistan hududlarının tashi­hi münasebetiyle merkezi Yanya şehri ile Epir’i Yunanistan’a iltihak ettirmek. Tarafsızlığı veya Sırpların Selânik üzerine ilerlemeleri halin­de Yunanlıların bizimle ittifakını temin etmek.

8- Müstakil Arnavutluğa gelince, Karadağ ve Sırbistan’a karşı kendisiyle askerî bir ittifak yapılacağından, İşkodra nizamiye fırkası ile, bir seferberlik vukuunda teşkil edilecek bütün redif fırkalarını silâh ve teçhizatları ile birlikte Arnavutluğa bırakarak bir Arnavut müdafaa ordusu teşkil etmek. Bu ordu İşkodra’dan başlıyarak Karadağ’a karşı yalnız başına kendisini müdafaa edecek, geri kalan kısmı ile Güney’e sarkarak Sırp Ordusunu yandan tehdit edecektir. Üsküp, Selânik ve Demirhisar civarında bırakacağımız bir kolordu ve tümenler Sırp ordu­sunun Selânik ve Manastır’a kadar gelmesine mâni olmazsa Yunanis­tan’ın Sırpların Selânik’e kadar inmesini istemiyeceğinden bir müttefik olarak bu harekete katılması temin edilebilir.

9- Makedonya’da bırakılacak olan Üsküp’teki yedinci kolordu ile Selânik’e getirilecek olan Yanya nizamiye fırkasından başka altıncı ve beşinci kolordularla bütün redif tümenlerini denizden ve karadan şimendiferle Ergene nehrinin güneyine nakletmek ve Bulgarlara karşı üs­tünlük teminine çalışmak.

10- Alınacak olan siyası ve askerî tedbirlerin Bulgarların, Sırp­larla beraber harekete geçmesinden önce bitirilmesine çalışmak.’

Mustafa Kemal Bey’i saatlerce dikkatle dinledikten sonra mese­lenin siyasî ve askerî cephesiyle gerçeklere çok uygun bir biçimde halledilmiş olduğunu görünce;

‘İmkân olsa da hemen sizi Sadrazam ve aynı zamanda Harbiye Nâzırı yapsalar. Devleti en az zayiatla uçuruma düşmekten kurtarabilir­diniz’ dedim ve ‘Ortaya koyduğunuz hal sureti hakkında sizinle mü­nakaşa edebilecek en ufak bir husus dahi düşünemiyorum’ diye söz­lerime ilâve ettim.”

***

Yıllar sonra Ali Fuat Cebesoy ve Mustafa Kemal, Florya Deniz Köşkü’nde yan yana sohbet ediyor.

Görüyorsunuz, Mustafa Kemal’in daha ‘Atatürk’ olmasına çok var. Ama ülkesini ve askeri/siyasi durumu mükemmel okuyor.

Yola çıkmış gelmekte olan Balkan savaşına karşı önerdiği çare Yunanistan ve Arnavutluk’u Bulgar-Sırp ittifakından koparmak. Bunun için Yunanistan’a Girit adasını, Arnavutluk’a ise bağımsızlık vermeye hazır. Libya’da da İtalyanlar’la anlaşma yanlısı, savaş yanlısı değil.

İçte ise onun “halâskâr subaylar” diye andığı, orduda büyük bir ikiliğe neden olan alaylı subay sınıfını tamamen tasfiye etmek önceliği.

İstanbul, Mustafa Kemal’in bu fikirlerinin hiçbirini yerine getirmeyecek. Yunanistan ve Arnavutluk Osmanlı’ya karşı savaşacak, bu konuşmanın geçtiği Selanik şehri dahil bütün Balkanlar kaybedilecek, 20. yüzyılın ilk büyük insanlık trajedisi Balkanlarda yaşanacak, katliamlardan kaçan milyonlarca mülteci müslüman ve Türk İstanbul’a ve Anadoluya akacak.

Balkan Savaşı göçmenleri kağnıları ve at arabalarıyla İstanbul’dan geçiyor.

Savaşın kaybından bir yıl sonra Bulgaristan’ın zayıflamasını fırsat bilip Edirne’yi geri alma imkanı doğunca o “halâskâr subaylar” arasında “Edirne’ye Enver gireceğine Bulgar girsin” lafları başlayacak; bu alaylı subaylar ancak bu olaydan sonra tamamen ordudan tasfiye edilecek.

Mustafa Kemal’in 1910’da söylediği “Ordularda siyasetin köklerini kazıyabilmek için İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin elini, ordulardan kat’i surette çektirmek” cümlesi ise ancak Cumhuriyet kurulduktan sonra hayata geçecek.

***

Ne dersiniz, İstanbul’daki hükümet 1910’da Mustafa Kemal’in dediklerini yapsaydı tarihin akış yönü değişir miydi sizce?

Unutmayın, o Mustafa Kemal 1919’da Samsun’a çıktı ve tarihin akış yönünü değiştirdi, bu milletin geri kalan son ana vatanını kurtarmayı başardı, hepimizi bugün başı dik durabilen insanlar yaptı.

Bu tarih serisini haftaya Ali Fuat Cebesoy’la bitirelim

Bu tarih serisini haftaya Ali Fuat Cebesoy’la bitirelim

Normalde Pazar günleri bu köşenin adı ‘Bilim-Tekno’ ama son üç haftadır bu başlığı kullanmıyorum, yerine tarih yazıyorum.

Bu seriye ‘Atatürk biyografilerinin ihmal ettiği Atatürk’ başlıklı yazıyla başladım, sonra geçen hafta burada çıkan ‘Ege Adaları’nın Libya uğruna kaybedildiğini kaç kişi hatırlar?’ başlıklı yazıyla devam ettim. Bugün de Balkan Savaşları’nın öyküsünü anlattım.

Tarihte yaşanmış olaylara öyle olmasaydı da böyle olsaydı diye bakmanın bir anlamı yok, ben de biliyorum.

Ama unutmayın, ülkeleri yönetenler, ülkelerin yönetiminde söz veya rol sahibi olanlar, bu yazılarda anlatılan türden karar anları ve meydan okumalarla her gün karşılaşıyorlar ve onların verdikleri ya da vermedikleri kararlar da bazen o ulusun kaderinde önemli değişikliklere neden oluyor.

İşte, mesela Libya’yı İtalyanlar’a karşı savunmaya kalkışmak, üstelik de bunu yaparken başarılı olmak dönüp başka bir alanda çok daha vahim bir kaybı önümüze koyabiliyor.

Veya düşmanlarınız size karşı savaşmaya hazırlanırken sizin meseleyi gerçekçi gözle görüp çare üretmemeniz size çok ağır sonuçlar doğurabiliyor.

Kişiler, karakterler, kriz anlarında alınan veya alınmayan tutumlar, tarihin akışı üzerinde sanmadığımız kadar büyük bir role sahip olabiliyor.

Haftaya, modern Türkiye tarihinde kadri az bilinmiş, hakkında az şey yazılıp çizilmiş ama aslında son derece önemli roller oynamış bir ismi, Ali Fuat Cebesoy’u biraz anlatmak istiyorum.

Çoğunlukla ihmal ettiğimiz Cumhuriyet tarihimiz aslında son derece renkli.