Atatürk bugün aramızda olsaydı Türkiye’yi nasıl yeniden tasarlardı?

Kurucu bir devlet adamıyla Türkiye, dünya ve gelecek üzerine hayalî bir mülakat

30 Eylül 2026

Ankara’da bir çalışma odasındayız.

Masanın üzerinde artık telgraflar, cephe krokileri yok. Onların yerini başka haritalar almış: Ukrayna’daki savaş, Ortadoğu’nun enerji damarları, Washington-Pekin teknoloji rekabeti, Karadeniz gaz sahaları, Doğu Akdeniz, Türk dünyası, kritik mineraller, çip fabrikaları, yapay zekâ veri merkezleri, göç yolları ve giderek daralan su havzaları.

Masanın ortasında ise Türkiye’nin dosyası duruyor:

Enflasyon. Hukuk. Eğitim. Liyakat. Göç. Kutuplaşma. Beyin göçü. Enerji. Savunma. Demografi. Teknoloji. Su.

Dosyayı Mustafa Kemal Atatürk’ün önüne koyuyorum.

“Bu, sizin kurduğunuz Cumhuriyet. Bugün yeniden önünüze konsa, Türkiye’yi nasıl tasarlardınız?”

Bu elbette hayalî bir mülakat. Aşağıdaki sözler Atatürk’e ait tarihî alıntılar değil; onun devlet anlayışından, dünyadaki güç değişimlerini okuma biçiminden, bağımsızlık fikrinden ve özellikle düşünceyi icraata dönüştürme kabiliyetinden hareket eden bir düşünce denemesi.

Çünkü bugün ihtiyacımız olan belki de Atatürk’ün cümlelerini tekrar etmek değil.

Onun bir sorunla karşılaştığında nasıl düşündüğünü yeniden keşfetmek.

Bugünkü Türkiye’yi görseydiniz ilk neyi değiştirirdiniz?

Önce hiçbir şeyi değiştirmezdim.

Önce ölçerdim.

Bir ülkeyi yönetmeye teşhis koymadan başlayamazsınız. İnsan kaynağınız nedir? Hangi sektörlerde dünyayla yarışabilirsiniz? Nerelerde tehlikeli biçimde dışarıya bağımlısınız? Devletin gerçek mali durumu nedir? Hangi kurum çalışıyor, hangisi yalnız tabeladan ibaret? Üniversiteler ne üretiyor? Eğitim sistemi nasıl bir nesil yetiştiriyor?

Devlet yönetiminde gerçeği bilmek cesaret ister. Çünkü gerçek bazen yönetenlerin duymak istediği şey değildir.

Sonra kadroyu kurardım.

Bir göreve getirilecek insanın bana ne kadar yakın olduğuna değil, o işi ne kadar iyi yapacağına bakardım. Hatta mümkünse benden daha iyi bilenleri bulurdum.

Çünkü liderin vazifesi her şeyi bilmek değildir. En iyi bilenleri bulmak, onları aynı hedefe yöneltmek ve sonuç almalarını sağlamaktır.

Türkiye’nin yetişmiş insan sıkıntısından çok, yetişmiş insanı doğru yerde kullanma sorunu var.

Cumhuriyet bunu değiştirmeli.

Ekonomide nereden başlardınız?

Ekonomiyi yalnız faiz, kur ve bütçe meselesi olarak görmezdim.

Hukuka güven yoksa uzun vadeli sermaye gelmez. Eğitim kötüyse verimlilik artmaz. Kurallar sürekli değişiyorsa yatırımcı yirmi yıllık fabrika kurmaz. En yetenekli gençler gidiyorsa yalnız insan değil, geleceğin şirketlerini ve servetini de kaybedersiniz.

Türkiye’nin temel ekonomik meselesi ne kadar büyüdüğünden önce ne ürettiğidir.

Turizm yapacağız, tekstil de üreteceğiz. Fakat büyük bir ülke ucuz işgücüne, inşaata, tüketime ve ithal teknolojiye dayanarak üst lige çıkamaz.

Önümüzdeki yirmi yıl için birkaç alan seçerdim: yapay zekâ, savunma ve enerji teknolojileri, biyoteknoloji, ileri malzemeler, tarım teknolojileri, yazılım, uzay ve yüksek katma değerli makine sanayileri.

Sonra her biri için hedef, bütçe, insan kaynağı ve takvim koyardım.

Strateji, her şeyi istemek değildir.

Sınırlı kaynağı ülkenin geleceğini değiştirecek yerlere yönlendirmektir.

Enflasyonda da önce güveni yeniden kurardım. Merkez Bankası kendi işini yapar, maliye politikası onu destekler, kamu gereksiz harcamayı azaltır, istatistik kurumu gerçeği ölçer.

Ama orada durmazdım.

Gıda pahalıysa tarıma, enerji pahalıysa enerji sistemine, konut pahalıysa arsa ve şehirleşmeye bakardım.

Devlet yalnız ateşi düşürmez.

Hastalığın kaynağını bulur.

En büyük reformunuz eğitim mi olurdu?

Evet. Çünkü 21’inci yüzyılda ülkeler arasındaki asıl servet farkı giderek yeraltında değil, insanların zihninde oluşuyor.

Bir çocuğa on iki yıl cevap ezberletip sonra ondan yenilik yapmasını bekleyemezsiniz.

Çocuk soru sormayı, itiraz etmeyi, deney yapmayı, yanılmayı ve yeniden denemeyi öğrenecek.

Matematik ve fen güçlü olacak. Ama tarih, felsefe, edebiyat, sanat ve yabancı dil de güçlü olacak. Çünkü yalnız teknik bilen insan iyi bir mühendis olabilir; dünyayı anlamıyorsa büyük bir dönüşüm tasarlayamaz.

Öğretmenliği ülkenin en itibarlı mesleklerinden biri haline getirirdim. En iyi gençlerin öğretmen olmak istemediği bir ülkede eğitim reformundan söz etmek güçtür.

Üniversitelere ise özgürlük verirdim, karşılığında dünya standardı isterdim.

Devlet üniversiteye ne düşüneceğini söylememeli.

Ama üniversite de vasatlığı akademik özgürlük diye savunmamalı.

Yapay zekâ çağını nasıl okurdunuz?

Beni yapay zekâ değil, Türkiye’nin onu yalnız kullanan bir ülke olması endişelendirirdi.

Biz sanayi devrimini büyük ölçüde kaçırmış bir imparatorluğun enkazını devraldık. Siz bugün benzer büyüklükte başka bir teknolojik kırılmanın içindesiniz.

Artık güç yalnız asker ve silah sayısıyla ölçülmüyor.

Veriyi kim tutuyor? Algoritmayı kim yazıyor? Çipi kim tasarlıyor? Enerjiyi kim sağlıyor? Kuantumda, biyoteknolojide, uzayda kim önde?

Bunların her biri egemenlik meselesidir.

On yıllık bir teknoloji seferberliği başlatırdım. Dünyadaki en iyi Türk bilim insanlarını çağırır, Türkiye’de bulunmayan yeteneği de milliyetine bakmadan getirirdim.

Üniversiteyi, girişimciyi, sermayeyi ve sanayiyi aynı ekosistemde buluştururdum.

Dünün kapitülasyonları gümrüklerdeydi.

Yarının bağımlılıkları verinin, algoritmanın, enerjinin ve teknolojik standartların içine gizlenebilir.

Bir devlet bunu zamanında görmezse egemenliğinin bir kısmını kaybettiğini çok geç fark eder.

“Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak” bugün ne anlama geliyor?

Medeniyeti coğrafyayla tarif etmezdim.

Muasır medeniyet Batı değildir. Doğu da değildir.

İnsanlığın bilimde, hukukta, eğitimde, teknolojide, kültürde, üretkenlikte ve hayat kalitesinde ulaştığı en ileri seviyedir.

Benim dönemimde bu alanların çoğunda Avrupa öndeydi. Dolayısıyla Avrupa’nın bilimini, teknolojisini ve kurumlarını anlamak gerekiyordu.

Ama hedef Avrupa’yı taklit etmek değildi.

Yetişmek ve sonra geçmekti.

Bugün Amerika yapay zekâda ileriyse Amerika’dan öğrenin. Çin üretimde ve bataryada başarılıysa Çin’i inceleyin. Almanya’nın sanayisini, Singapur’un devlet kapasitesini, Kore’nin teknoloji hamlesini, İskandinav ülkelerinin eğitimini, Japonya’nın kalite kültürünü araştırın.

Sonra bunların hiçbirine dönüşmeyin.

Kendiniz olun.

Türkiye’nin hedefi Batılı, Doğulu, Avrasyacı, Rusçu veya Çin yanlısı olmak değildir.

Hedef, dünyanın en iyi ülkelerinden biri olmaktır.

Bir Türk çocuğu dünyanın en iyi eğitimini alabilmeli. Türk üniversiteleri dünyanın en iyileriyle yarışmalı. Türk mühendisi başkalarının teknolojisini yalnız kullanmamalı, başkalarının kullanacağı teknolojiyi üretmeli.

Bir hâkim karar verirken siyasi rüzgârı düşünmemeli. Bir girişimci başarılı olmak için Ankara’da tanıdık aramamalı. Bir kadın gece evine güven içinde yürüyebilmeli. Bir bilim insanı vardığı sonuç iktidarı veya muhalefeti rahatsız ediyor diye bedel ödememeli.

Medeniyetin nihai ölçüsü bina yüksekliği değildir.

İnsan hayatının kalitesi ve onurudur.

Dolayısıyla Türkiye’nin sorusu artık “Batı mı, Doğu mu?” olmamalı.

Soru şudur:

Dünyanın en yüksek standardı nerede ve biz onu nasıl aşacağız?

Gençler neden gidiyor?

Onlara kızmazdım.

Kendimize bakardım.

Bir mühendis Londra’da, Münih’te veya Boston’da yeteneğinin daha iyi değerlendirileceğini düşünüyorsa ona “Niçin gidiyorsun?” diye sormak kolaydır.

Asıl soru, “Biz niçin onun kalmak isteyeceği ortamı yaratamadık?” olmalıdır.

İnsan yalnız para için gitmez.

Adalet, liyakat, mesleki gelişme, çocuklarının eğitimi ve öngörülebilir bir hayat için de gider.

Gençlerin dünyaya açılmasını teşvik ederdim. Gitsinler, okusunlar, çalışsınlar, dünyayı öğrensinler.

Ama öyle bir ülke kurardım ki geri dönmek fedakârlık değil fırsat olsun.

Beyin göçü nutukla tersine çevrilmez.

İyi ülke kurarak çevrilir.

Türkiye Batı’ya mı, Doğu’ya mı yönelmeli?

Haritaya bakın.

Türkiye gibi bir ülkenin kendisini tek bir eksene hapsetmesi stratejik fakirliktir.

Avrupa büyük ekonomik alanımızdır. NATO güvenlik mimarimizin parçasıdır. Amerika askerî, teknolojik ve finansal güçtür. Çin küresel üretimin ve teknolojinin merkezlerinden biridir. Rusya komşumuzdur. Türk dünyası doğal stratejik derinliğimizdir. Körfez sermaye ve enerji merkezidir. Afrika geleceğin büyük demografik ve ekonomik alanlarından biridir.

Hepsiyle ilişki kurardım.

Hiçbirine Türkiye’nin iradesini teslim etmezdim.

Dış politika dostluk toplamak değildir. Çıkarınızı tanımlamak, karşı tarafın çıkarını anlamak, gücünüzü bilmek ve gerektiğinde “hayır” diyebilecek kapasiteye sahip olmaktır.

Türkiye herkese eşit mesafede olmak zorunda değildir.

Kendi ağırlık merkezine sahip olmak zorundadır.

Peki bugünkü büyük güçlerle ve çevremizdeki ülkelerle ilişkileri nasıl yürütürdünüz?

Her ülkeye ayrı bir duygu ile değil, aynı stratejik yöntemle yaklaşırdım.

Rusya’yı ne romantikleştirir ne şeytanlaştırırdım. Ticaret yapar, enerji alır, gerektiğinde işbirliği kurardım; fakat Türkiye’nin enerjisini, finansını veya güvenliğini Moskova’ya bağımlı hale getirmezdim. Rusya dost olabilir; Türkiye onun nüfuz alanı olamaz.

İran kalıcı komşudur. Ticaret, enerji ve sınır güvenliğinde işbirliği yapardım. Irak, Suriye ve Kafkasya’da çıkarlarımız ayrışıyorsa bunu da görürdüm. Rekabeti mezhepleştirmezdim. İran politikası ideolojik değil stratejik olmalıdır.

Irak ve Suriye’de Türkiye’nin çıkarı sürekli çöken devletler değil, sınırlarımızı tehdit etmeyen istikrarlı komşulardır. Bağdat, Erbil ve Şam’la konuşur; güvenliği, suyu, enerjiyi, ticareti, ulaştırmayı ve göçü aynı stratejik çerçevede ele alırdım.

Körfez’e yalnız para kaynağı olarak bakmazdım. Körfez sermayesini Türkiye’nin sanayisi, teknolojisi ve girişimciliğiyle birleştirir; Türk ve Körfez şirketlerini Afrika, Orta Asya ve üçüncü pazarlara birlikte taşırdım.

Libya ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin meşru gördüğü çıkarlarını kararlılıkla savunur, fakat yalnızlaşmayı strateji sanmazdım. Atina’yla müzakere eder, Kahire’yle ilişkileri derinleştirir, gerektiğinde İsrail ve Arap başkentleriyle konuşurdum. Diplomasi hakkından vazgeçmek değil, hakkını korurken anlaşma alanı yaratabilmektir.

Kafkasya’da Azerbaycan’la stratejik ilişkiyi derinleştirirken Ermenistan’la normalleşmenin önünü açmaya çalışırdım. Barış, ulaşım ve ticaret koridorları Türkiye’yi zayıflatmaz; Avrupa ile Asya arasındaki ağırlığını artırır.

Washington’la ilişkim ne teslimiyet ne sürekli kavga olurdu. Amerika müttefiktir ama çıkarlarımız her konuda aynı değildir. Anlaşamadığımız yerde sert müzakere eder, her anlaşmazlığı kamuoyu önünde haysiyet yarışına dönüştürmezdim.

Çünkü devletler itibarlarını seslerinin yüksekliğiyle değil, aldıkları sonuçlarla korur.

Pekin’le ise ticaretin ötesine geçerdim. Çin’e, “Türkiye’ye yalnız mal satmayın; burada üretin, mühendis yetiştirin, teknoloji getirin ve Türkiye’den üçüncü ülkelere birlikte açılalım” derdim.

ABD-Çin rekabetini de yalnız iki büyük devletin kavgası olarak görmezdim. Çipleri, yapay zekâ standartlarını, kritik mineralleri, bataryaları, ödeme sistemlerini ve yeni sanayi düzenini kimin kontrol edeceğine dair büyük bir mücadele olarak okurdum.

Türkiye bu yeni düzende yalnız koridor olmamalı.

Koridordan geçen değerin üreticilerinden biri olmalıdır.

Bütün bunların özünde nasıl bir dış politika anlayışı var?

Dışişleri Bakanlığı’nın duvarına büyük bir dünya haritası asardım.

Altına da tek bir soru:

Bu politika Türkiye’yi ve insanlarını daha güvenli, daha müreffeh ve dünyada daha etkili hale getiriyor mu?

Getirmiyorsa yeniden düşünürdüm.

Dış politikanın amacı her gün zafer ilan etmek değildir.

Ülkeye güvenlik, zaman, pazar, sermaye, teknoloji ve hareket alanı kazandırmaktır.

“Yurtta sulh, cihanda sulh” pasiflik değildir.

Barışın arkasında caydırıcılık, bağımsızlığın arkasında ekonomik güç, diplomasinin arkasında devlet kapasitesi bulunmalıdır.

Türkiye ne Batı’nın ileri karakolu, ne Rusya’nın nüfuz alanı, ne Çin’in pazarı, ne de Ortadoğu’daki her kavganın tarafı olmalıdır.

Herkesle konuşabilen, gerektiğinde hayır diyebilen, ittifaklarına güven veren, rakiplerinin hesaba kattığı ve kendi kararını kendisi verebilen bir devlet olmalıdır.

Enerjide ne yapardınız?

Enerjiyi ekonomi politikasının alt başlığı değil, millî güvenliğin temel unsurlarından biri olarak görürdüm.

Karadeniz’de ekonomik gaz varsa üretirdim. Petrol varsa çıkarırdım. Aramaya devam ederdim. Nükleer kapasite geliştirirken teknoloji transferini ve Türk mühendislerinin yetişmesini merkeze koyardım. Güneş, rüzgâr, depolama, şebeke ve enerji verimliliğine yatırım yapardım.

Ama “yüzde yüz enerji bağımsızlığı” gibi kulağa hoş gelen hedeflere takılmazdım.

Benim ölçüm şudur:

Başka bir devlet vanayı kapatarak Türkiye’nin egemen bir kararını değiştirebiliyor mu?

Değiştiremiyorsa enerji güvenliğiniz vardır.

Millî projelerde şeffaflığı da güç olarak görürdüm.

Rezerv nedir? Yatırım ne kadardır? Üretim maliyeti nedir? Yabancı şirketlere ne ödenmiştir? Devlet hangi riski üstlenmiştir?

Millî güvenlik sırrı korunur.

Ama kamu parasının hesabı verilir.

Su ve iklim?

Enerji haritasının yanına su, tarım ve nüfus haritalarını koyardım.

Türkiye’nin gelecekteki büyük güvenlik meselelerinden biri su olabilir. Kuraklık yalnız çiftçiyi etkilemez; gıda fiyatını, şehirleri, sanayiyi, elektriği, göçü ve toplumsal istikrarı etkiler.

Bu nedenle büyük bir su ve tarım dönüşümü başlatırdım: akıllı sulama, daha az şebeke kaybı, kuraklığa dayanıklı ürünler, atık suyun yeniden kullanılması, modern havza yönetimi ve tarım teknolojileri.

Toprağı ve suyu korumak da vatan savunmasıdır.

Çünkü gelecek nesillere yalnız sınır bırakılmaz.

Yaşanabilir bir ülke bırakılır.

Türkiye’nin kutuplaşmasını nasıl aşardınız?

Önce devletin dilini değiştirirdim.

Bir devlet toplumun bir bölümünü sürekli diğerine karşı harekete geçirirse kısa vadeli siyasi kazanç sağlayabilir; fakat ülkenin toplam gücünü küçültür.

Türkiye’nin bütün insanlarına ihtiyacı var.

Muhafazakârına, laikine, Türküne, Kürdüne, Sünnisine, Alevisine, inananına, inanmayanına.

Onların aynı düşünmesini istemezdim.

Aynı devlete ve aynı adalete güvenmelerini isterdim.

Bir vatandaş mahkemeye girdiğinde kimliğinin, siyasi görüşünün, servetinin veya bağlantılarının sonucu değiştirmeyeceğine inanıyorsa Cumhuriyet güçlüdür.

Millî birlik aynı düşünmek değil, aynı adalete güvenebilmektir.

İktidara ve muhalefete ne söylerdiniz?

İktidara şunu söylerdim:

Seçimi kazanmak devletin tapusunu kazanmak değildir.

Hükümetler geçer, devlet kalır. Başarınızı yalnız yaptığınız yol ve binalarla değil, sizden sonra da işleyen kurumlar bırakıp bırakmadığınızla ölçün.

Güçlü lider, bütün sistemi kendisine bağımlı hale getiren değil; kendisi gittikten sonra da işleyen bir sistem kurandır.

Muhalefete de şunu söylerdim:

İktidarın hatalarını göstermek görevinizdir ama ülkeyi yönetmeye yetmez.

Ekibinizi gösterin. Ekonomi programınızı, eğitim reformunuzu, dış politika yaklaşımınızı açıklayın. İlk yüz günü, ilk bin günü, on yıllık hedefi ortaya koyun.

Ve maliyetini hesaplayın.

İktidara talip olmak, yalnız eleştirme hakkı istemek değil, yönetmeye hazır olduğunuzu göstermek demektir.

Önünüze “Türkiye 2040” yazılı boş bir kâğıt koysam?

Slogan yazmazdım.

Rakam yazardım.

Hukukun üstünlüğünde neredeyiz? Çocuklarımız bilim ve matematikte nerede? Kişi başına gelir nedir? İhracatımızın ne kadarı yüksek teknolojidir? Enerji sistemimiz ne kadar dayanıklı? Suyu ne kadar verimli kullanıyoruz? Kadınların işgücüne katılımı nedir? Dünyanın önde gelen üniversiteleri arasında kaç üniversitemiz, küresel ölçekte kaç teknoloji şirketimiz var?

Ölçemediğiniz hedef devlet politikası değildir.

Temennidir.

2040’ta yalnız daha zengin değil, daha kabiliyetli bir Türkiye isterdim.

Kendisini savunabilen, enerji şoklarına dayanabilen, gıdasını güvence altına alan, teknoloji üreten, sermaye ve yetenek çeken, komşularıyla konuşabilen, müttefiklerinin değer verdiği, rakiplerinin hesaba kattığı bir Türkiye.

Büyük devlet olmak herkese meydan okumak değildir.

Başkaları karar verirken sizi hesaba katmak zorunda kalıyorsa ağırlığınız vardır.

Son soru. Anıtkabir’e gelen milyonlara bugün ne söylerdiniz?

Gelmelerinden duygulanırdım.

Ama çıkarken kendilerine şunu sormalarını isterdim:

Buradan sonra ne yapacağım?

Bir millet geçmişiyle gurur duyabilir. Ama geçmişinin başarılarını tüketerek yaşayamaz.

Bizim zamanımızda demiryolu gerekiyordu, yaptık. Fabrika gerekiyordu, kurduk. Hukuk reformu gerekiyordu, yaptık. Eğitim seferberliği gerekiyordu, başlattık.

Bunları kutsal oldukları için değil, Türkiye’nin o gün bunlara ihtiyacı olduğu için yaptık.

Bugün yaşasaydım 1930’ların araçlarını tekrar etmezdim.

Sizin çağınızın ihtiyaçlarını arardım.

Bugünün demiryolu belki yapay zekâ altyapısıdır.

Bugünün fabrikası yarı iletken tasarım merkezidir.

Yeni sanayi devrimi biyoteknoloji olabilir.

Vatan savunmasının yeni cephesi siber güvenliktir.

Yeni kapitülasyonlar veri, teknoloji, enerji ve finans bağımlılığı biçiminde karşınıza çıkabilir.

Dolayısıyla beni anlamak isteyenlere “Benim yaptıklarımı tekrarlayın” demezdim.

Benim yapmaya çalıştığım şeyi yapın: Çağınızı anlayın.

Dünyanın nereye gittiğini mümkünse herkesten önce görün.

Türkiye’nin yirmi yıl sonra nerede olması gerektiğini belirleyin.

Bugünkü durumla hedef arasındaki mesafeyi hesaplayın.

En iyi insanları bulun.

Yetki verin.

Kurumu kurun.

Kaynağı bulun.

Takvimi koyun.

Uygulayın.

Ölçün.

Yanlışsa değiştirin.

Ve sonuç alın.

Çünkü milletlerin tarihinde iyi niyet değerlidir.

Ama tarihi iyi niyet değil, sonuç değiştirir.

Benim resmimi devlet dairelerine asabilirsiniz.

Fakat daha önemlisi, karar alınan odalarda aklın, bilimin, liyakatin ve memleket menfaatinin bulunmasıdır.

Bana saygı duymak istiyorsanız beni ezberlemeyin.

Mümkünse beni aşın.

Ben size tamamlanmış bir Türkiye bırakmadım.

Bir istikamet bıraktım.

Bugün sizin Sakarya’nız teknoloji olabilir.

Dumlupınar’ınız cehalet, vasatlık ve yoksullukla mücadele olabilir.

Bağımsızlık savaşınız başka ülkelerin verisine, enerjisine, parasına ve teknolojisine mahkûm olmamak olabilir.

Ve büyük zaferiniz artık başka bir orduyu yenmek değil; Türkiye’nin en parlak çocuklarının geleceklerini başka ülkelerde aramak zorunda kalmadığı, dünyanın yetenekli insanlarının da gelip yaşamak, üretmek ve yatırım yapmak istediği bir Cumhuriyet kurmak olabilir.

Bunu başarırsanız hangi sözümü ezberlediğiniz ikinci planda kalır.

Çünkü fikri anlamış olursunuz.

Mülakatın ardından

Hayalî sohbet burada bitiyor.

Geriye ise Atatürk’ün mirasının belki de en güncel tarafı kalıyor:

Hazır cevapları değil, düşünme yöntemi.

Dünyayı olduğu gibi görmek. Rahatsız edici gerçeklerden kaçmamak. Bilime güvenmek. İşi ehline vermek. Büyük hedefi bütçeye, insana, kuruma ve takvime bağlamak. Dünya değiştiğinde eski cevaplara tutunmak yerine yeniden düşünmek.

“Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak” fikrinin bugün hâlâ güçlü olmasının nedeni de bu.

Bu hedefi yalnız Batılılaşma olarak okumak, Atatürk’ün ufkunu daraltmak olur.

Türkiye’nin Batılı, Doğulu, Avrasyacı, Rusçu, Çin yanlısı veya Ortadoğucu olması gerekmiyor.

Türkiye’nin kendisi olması gerekiyor — fakat insanlığın ulaştığı en yüksek standartların üzerinde bir Türkiye.

İnsanları müreffeh ve güvenli; çocukları iyi eğitimli; hukuku güvenilir; üniversiteleri özgür ve iddialı; mühendisleri teknoloji üreten; sanatçıları yaratıcı; girişimcileri dünyayla yarışan bir Türkiye.

Atatürk bugün aramızda olsaydı bizi kendi yüzyılına geri çağırmazdı.

Muhtemelen tam tersini yapardı:

Daha ilerisine bakın, derdi.

Araçlar değişti.

Dünya değişti.

Tehditler ve fırsatlar değişti.

Ama istikamet değişmedi:

Çağın en ileri seviyesini görmek, ona yetişmek ve sonra onun ötesine geçmek.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.