
Nasreddin Hoca’nın o meşhur hikâyesiyle başlayalım.
İki kişi gelir, dertlerini anlatır. Hoca birine döner:
“Sen haklısın.”
Diğeri itiraz eder, o da konuşur. Hoca bu kez ona bakar:
“Sen de haklısın.”
Kenardan biri dayanamaz:
“Hocam, ikisi birden nasıl haklı olabilir?”
Hoca gülümser:
“Sen de haklısın.”
Gülümser geçeriz.
Ama bu yaklaşım, iş dünyasında, siyasette ve hatta aile içinde çoğu zaman bir şaka değil—bir yönetim refleksine dönüşmüş durumda.
Ve risk tam burada başlar.
Bugünün dünyasında hemen herkes kendini haklı görüyor.
Bir ortak sizi devre dışı bırakır ama bunu “şirketin geleceği” diye açıklar.
Bir yönetici sert kararlar alır ama bunu “kurumsal disiplin” olarak sunar.
Devletler bile attıkları her adımı “ulusal çıkar” çerçevesinde meşrulaştırır.
Kimse “yanlış yapıyorum” diye yola çıkmaz.
Ama sonuç ortadadır: kırılan ilişkiler, zayıflayan kurumlar, aşınan güven.
Demek ki mesele şu değil:
Kim haklı?
Asıl soru şu:
Ortaya çıkan sonuç doğru mu?
Haklı olmak kolaydır.
Kendi hikâyenizi kurarsınız, gerekçenizi üretirsiniz, vicdanınızı rahatlatırsınız.
Ama liderlik bu değildir.
Liderlik, haklı olmayı değil, doğruyu bulmayı gerektirir.
Ve doğru çoğu zaman kimseyi tam olarak memnun etmez.
Herkesi haklı görmek kısa vadede huzur yaratır.
Ama uzun vadede yönsüzlük üretir.
Kurumsal hayatta bunun adı nettir: kararsızlık.
Ve kararsızlık, en pahalı karardır.
İş dünyasında en riskli cümleler genellikle şunlardır:
“Başka çarem yoktu.”
“Ben mecburdum.”
“Şirket için doğru olan buydu.”
Bu ifadeler çoğu zaman hatalı kararların arkasındaki görünmez kalkandır.
İnsanı rahatlatır.
Ama aynı anda körleştirir.
Çünkü insan kendine hak verdiği anda, başkasına verdiği zararı görmez hale gelir.
Bir lider için en zor sınav şudur:
Kendi haklılığını sorgulayabilmek.
Nasreddin Hoca’nın hikâyesinin asıl dersi burada gizli:
Anlamak başka şeydir.
Onaylamak başka.
İyi liderler herkesi dinler.
Ama herkesi haklı çıkarmaz.
Çünkü liderlik, empati ile karar arasındaki dengeyi kurma sanatıdır.
Sadece anlarsanız ama karar vermezseniz sistem çöker.
Sadece karar verirseniz ama anlamazsanız güven çöker.
Bugün herkesin bir sesi var.
Herkes kendi gerçeğini üretip savunuyor.
Bu durumun en büyük yan etkisi şu: ortak aklın erozyonu.
Toplantılar uzuyor ama karar çıkmıyor.
Yönetim kurulları tartışıyor ama yön belirleyemiyor.
Devletler konuşuyor ama çözüm üretemiyor.
Çünkü herkes haklı.
Ama kimse sorumluluk almıyor.
Bir organizasyonda herkes haklıysa, orada liderlik yoktur.
Liderlik konfor üretmek değildir.
Netlik üretmektir.
Bunun bedeli vardır:
•Bazen birini hayal kırıklığına uğratırsınız
•Bazen yanlış anlaşılırsınız
•Bazen yalnız kalırsınız
Ama yönsüz kalmazsınız.
Ve bu, en kritik farktır.
Nasreddin Hoca’nın yaklaşımı bir bilgelik içerir.
Ama aynı zamanda bir tuzağı da barındırır.
Evet, herkes kendi açısından haklı olabilir.
Ama hayat, herkesi haklı çıkararak ilerlemez.
İlerleme, doğruyu seçme cesaretiyle olur.
Ve bazen bir liderin en dürüst cümlesi şudur:
“Sizi anlıyorum… ama bu yönde ilerlemeyeceğiz.”
Çünkü günün sonunda kazandıran şey, haklı olmak değil— doğru olanı yapabilmektir.
21 Nisan 2026 - “Sen de Haklısın” Tuzağı: Liderlikte Haklılık Değil, Doğruluk Kazandırıyor
20 Nisan 2026 - Aşk Tanık İstemez: Gösteri Çağında Kaybolan Duygu
19 Nisan 2026 - Söz Ver, Ama Tut: Gençlere ve İş Dünyasına Notlar
18 Nisan 2026 - 1,4 milyar insanı yönetmek kolay mı sanıyorsunuz?
15 Nisan 2026 - Türkiye İçin “Büyük Koalisyon”: Bir Rüya mı, Yoksa Yeni Bir Başlangıcın Eşiği mi?