Yıllar boyunca pek çok insana uzaktan hayranlık duydum.
Kitaplarından, konuşmalarından, makamlarından, şöhretlerinden, başarılarından tanıdığım insanlar…
Sonra bazılarıyla aynı masaya oturdum, birlikte çalıştım, seyahat ettim. Ve zaman zaman içimden rahatsız edici bir cümle geçti:
“Bu muymuş?”
Biraz acımasız bir soru.
Ama çoğu zaman sorun karşımda oturan insanda değil, benim kafamda yarattığım insandaydı.
Bunu ilk kez güçlü biçimde Çetin Altan’la yaşadım.
Çetin Altan’la tanışacağımı öğrendiğimde çocuk gibi heyecanlandığımı hatırlıyorum.
Yıllardır okuyordum onu. Cümlelerinin altını çiziyor; siyasi cesaretine, edebî zekâsına, Türkçeyi kullanışındaki kıvraklığa hayran kalıyordum.
“Enseyi karartmayın” diyen adam…
Türkiye’nin bütün karamsarlıkları içinde birkaç kelimeyle insana başka bir ihtimalin hâlâ var olduğunu hatırlatan o güçlü kalem.
Hayranıydım. Hâlâ da hayranıyım.
Paris’te ortak bir arkadaşımızın evinde buluştuk.
Bir sigara yaktı.
Ardından bir tane daha.
Sonra bir tane daha…
Çok geçmeden oda sigara dumanıyla, sohbet ise onun hikâyeleriyle dolmuştu.
Siyasetçiler, yazarlar, eski İstanbul, kadınlar, aşklar, kavgalar, hatıralar…
Hafızasından durmadan yeni insanlar, yeni hikâyeler çıkıyordu. Biri tam bitmeden ötekinin kapısı açılıyordu.
Başlangıçta büyülenmiş gibi dinliyordum.
Karşımda yıllardır yazılarını okuduğum Çetin Altan vardı.
Fakat saat ilerledikçe başka bir şeyi fark ettim.
Ben hâlâ dinliyordum.
O hâlâ anlatıyordu.
Araya girmek kolay değildi. Bir soru sormaya hazırlanıyorsunuz, yeni bir hatıra açılıyor. Bir yorum yapacaksınız, sohbet çoktan başka bir yere taşınmış.
Bazen bunun bir sohbetten çok, benim en ön sıradan izlediğim tek kişilik muhteşem bir gösteriye dönüştüğünü hissediyordum.
Kadınlara ve ilişkilere dair kimi anlatılarında da kendi kuşağının erkek dünyasının güçlü izleri vardı; bugün muhtemelen başka türlü dinleyeceğimiz sözler…
Ama hakkını vereyim.
O evden çıkan başka biri, “Hayatımın en renkli sohbetlerinden birini dinledim” diyebilirdi.
O da haklı olurdu.
Çünkü insan tek boyutlu değil.
O gece bir ara kendime şu soruyu sorduğumu hatırlıyorum:
“Ben kafamda nasıl bir Çetin Altan yaratmışım?”
Yıllar geçtikçe anladım ki mesele aslında Çetin Altan değildi.
O sadece bana bu gerçeği ilk fark ettiren insanlardan biriydi.
Meslek hayatım beni daha sonra çok farklı odalara, çok farklı masalara götürdü.
Siyasi parti liderleriyle, bakanlarla, başbakanlarla, büyükelçilerle, dünyanın önde gelen şirketlerinin patronlarıyla, akademisyenlerle, yazarlarla, sanatçılarla; büyük uluslararası kuruluşların genel sekreterleri ve başkanlarıyla tanıştım.
Bazılarıyla yalnızca birkaç saat geçirdim.
Bazılarıyla müzakere ettim, seyahat ettim.
Bazılarıyla yıllarca çalıştım.
İsim vermeye gerek yok. Çünkü mesele insanları teşhir etmek değil.
Ama zaman zaman Paris’teki o akşam geri geldi.
Kafamdaki insanla karşımdaki insan arasındaki mesafe…
Kürsüde binlerce kişiyi etkileyen biri, küçük bir yemek masasında şaşırtıcı derecede sıradanlaşabiliyordu.
Binlerce çalışanı yöneten biri, karşısındaki insanı dinlemeyi beceremiyordu.
Dünya meseleleri üzerine büyük cümleler kuran bir devlet adamının, konu kendi bildiği alanın biraz dışına çıktığında ne kadar sınırlı kalabildiğini görebiliyordunuz.
Ama tersiyle de karşılaştım.
Hakkında fazla şey bilmediğim, büyük beklentiler taşımadan tanıştığım bazı insanlar yaklaştıkça büyüdüler.
Kartviziti küçüktü, kendisi büyük.
Sanırım temel yanılgımız burada.
Uzaktan insanın vitrinini görüyoruz.
Kitabını okuyoruz. Tablosuna bakıyoruz. Konuşmasını dinliyoruz. Makamını, servetini, yönettiği şirketi, aldığı ödülleri biliyoruz.
Sonra görmediğimiz yerleri kendimiz tamamlıyoruz.
Büyük bir yazarın mutlaka büyük bir insan olduğunu düşünüyoruz.
Başarılı bir iş insanının hayatın diğer alanlarında da bilge olduğunu varsayıyoruz.
Güçlü bir siyasetçinin derinliğini, makamının büyüklüğüyle ölçüyoruz.
Muhteşem eserler veren bir sanatçının özel hayatında da aynı zarafeti taşımasını bekliyoruz.
Oysa neden öyle olsun?
Başarı karakter değildir.
Zekâ bilgelik değildir.
Makam da insanın çapı değildir.
Yıllar bana insanları iki ayrı terazide tartmayı öğretti.
Birinde ne ürettikleri var:
Eseri, fikri, sanatı, siyasi başarısı, kurduğu şirket, bilimsel katkısı, topluma bıraktığı iz.
Diğerinde ise sahne ışıkları söndüğünde geriye kalan insan var.
Dinliyor mu?
Başkalarına alan açıyor mu?
Kendisinden hiçbir şey beklemediği insana nasıl davranıyor?
Yanıldığında “Ben yanlış düşünmüşüm” diyebiliyor mu?
Ve makamı, serveti, şöhreti, maiyeti yarın ortadan kalksa geriye ne kalıyor?
Bu iki terazinin sonucu her zaman aynı çıkmıyor.
Çetin Altan’ın yazılarını bugün yeniden okusam yine etkilenirim. Bazı cümlelerinde durup, “Bunu nasıl görmüş, nasıl böyle söylemiş?” diye düşünürüm.
Paris’teki o dumanlı akşam bunun değerini zerre kadar azaltmadı.
Sadece hayranlığımı daha gerçekçi hale getirdi.
Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca Çetin Altan değildi.
Mesele, benim kafamda yarattığım Çetin Altan’dı.
Belki olgunlaşmak biraz da budur:
İnsanları heykelleştirmeden hayran olabilmek.
Kusurlarını görürken başarılarının hakkını teslim etmek.
Eserin hakkını esere, insanın hakkını insana vermek.
Çünkü bazı insanlar uzaktan büyük görünür, yaklaştıkça küçülür.
Bazıları uzaktan sıradan görünür, yaklaştıkça büyür.
Bazılarıysa sadece insanlaşır.
Ve belki insanları gerçekten tanımak tam da orada başlar.