Çoğunuzun edebiyatla ilişkisi eminim lise yıllarında bitmiştir. Aklınızda kalan şiirler, öyküler, romanlar ve bunların sahipleri de kulaktan dolma olarak aklınızdadır.
Oysa ben edebiyatı sevdiğim halde, dersleri hafifsediğim için zoru, yani fen bölümünü seçmiştim.
Sonuçta armut dibine düşer. Edebiyatçı dedenin, babanın, yazar oğlu olur.
Reklam da yazar, öykü de, şiir de. Gazetecilik de yapar, çünkü okulunda okumuştur.
Bu pazar yine küçük, mini öyküler var benden. Mırıl öyküler diyorum ben buna.
Edebiyatla hiç aranız yoksa bile biraz olsun ısınabilmeniz için bir destek olarak kabul edin bunu.
Belki size de bulaşır, kim bilir?
İyi okumalar…
Usturayla kazıttığım saçlarımın yerinde bir rüzgâr esintisi var. Saçlar hala duruyormuş duygusu. Dörtnala koşan bir atın yelelerinin alevlere dönüştüğünü biliyorum. Bu bir görsel birikim. Mars Attacks filminde, bizon sürüsünün bir yandan yanarken bir yandan koşması kadar çarpıcı.
Hepsi aynı kategoriye girebilir benim için. Ama bir teknenin yelkenlerinin üstüne konan martı değil. Üzerinde kat kat paltolar taşıyan konfeksiyon işçileri de değil.
Kadınların gözlerinde yıllarca biriken adam yüzlerini araştırıyorum yıllardır.
Hep bir şeylerin bir şeylerde birikmesini, anısını araştırmak benim mesleğim.
Kitapların içindeki parmak izlerini… Aynı anda konuşan iki kişinin havada çarpışan seslerini…
Bazen kendimi parmak boylu insanlar ülkesindeki Güliver gibi hissediyorum.
Sahile çıkıp uyuyakalmışım ve her yanımdan iplerle çakılmışım toprağa.
Birazdan uyanacak ve bir deprem yaratacağım.
Sonra elimi dudaklarıma götürüp, etrafımdaki parmak boylu insanlara sus işareti çakacağım.
Rüzgar 5 şiddetine yükselecek.
Dört iki olarak gelmişim dünyaya. Ve hep düşeş olmak istemişim. Oysa bulutlu gökyüzü, dumanlı baca, şemsiyeli şezlong da olabilirmişim.
İkim, dördün üstünde.
Ve dört ona komutanım diyor.
Deniz kıyısında olmasa bile bir şehrin yansıması olabilir. Aşağıya, diplere doğru devam eden bir şehir hayal edin.
Evler temelleriyle, ağaçlar kökleriyle tutunur şehre. İnsanlar anılarıyla.
Ölenler insanlar değil, gölgeleridir. Şehrin yansımasına katılırlar.
Bazı sabahlar pusu kurar sis şehre.
O zaman, şehrin uzantısı her yeri sarar.
Gördüğünüz, o yansımadır.
Çok yakından çektiğinizde, tutsak sanırsınız adamı.
Oysa daha genel bir açıyla alırsanız, adam sandalyeye ters oturmuştur.
Parmaklık sandığınız şeyler, sandalyenin dikey duran çubuklarıdır.
Çocuk olsaydı adam, aklınıza gelmezdi bir benzetme.
Ama çocuklar benzetilebilir bir büyüğe.
Benzetme, tarih midir?
7 Haziran 2026 - Ben mırıl mırıl yazayım siz dudaklarınızı kıpırdatarak okuyun!
6 Haziran 2026 - Erkeklerin yazdığı, kadınların inanmaması gereken cümleler!
4 Haziran 2026 - Nobel Edebiyat ‘Yapay Zeka’ Ödülü’nü ilk kim alacak?