Pera Müzesi Genel Müdürü Özalp Birol ile değeri 100 milyon sterlini aşan Frank Bowling sergisinden 20 bin fotoğrafın incelenmesiyle ortaya çıkan Cumhuriyet tarihine, özel müzelerin finansmanından Kıraç ailesinin kültür-sanat mirasına kadar pek çok konuyu konuştuk.
Birol, büyük ailelerin kurduğu müzelerin sanılanın aksine sponsor bulmakta zorlandığını anlatırken, son yıllarda önemli sermaye birikimi oluşturmuş iş insanlarına da çağrıda bulunuyor: Kültür-sanat yatırımları İstanbul’la sınırlı kalmasın.
Pera Müzesi, 2026–2027 sezonunu birbirinden çok farklı iki önemli sergiyle açtı. Biri, Britanya sanatının üç önemli ismi Frank Bowling, Francis Bacon ve Victor Willing’i buluşturan “Yaratım ve Yıkım”. Diğeri ise yıllarca arşivlerde bekleyen fotoğraflardan Cumhuriyet’in erken dönemine yeniden bakmamızı sağlayan “Cumhuriyetin Kamera Arkası”.
Her iki sergiyi de Pera Müzesi’nin kurucu genel müdürü Özalp Birol ile gezdim. Ardından yalnızca sergileri değil, Türkiye’de özel müzeciliğin ekonomisini, uluslararası sanat eserlerini İstanbul’a getirmenin giderek artan maliyetini, sponsorluk sorunlarını ve kültür-sanat yatırımlarının sürdürülebilirliğini konuştuk.
Birol’un anlattıkları, bir müzenin yalnızca sergi salonlarında gördüğümüz eserlerden ibaret olmadığını, arkasında ciddi bir ekonomik sorumluluk, araştırma emeği ve uzun vadeli bir kurumsal vizyon bulunduğunu bir kez daha ortaya koyuyor…

-Pera Müzesi 21’inci yılını geride bırakmaya hazırlanırken yeni sezona iki önemli sergiyle giriyor. Bu iki sergi müzenin yaklaşımı açısından ne ifade ediyor?
Pera Müzesi 2005 yılında kuruldu. Şu anda 21’inci yılını sürdürüyor. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ise 19’uncu yılında ve 2027 başında 20’nci yılına girecek. “Cumhuriyetin Kamera Arkası” sergisi 2027 yılının ortalarına kadar devam edeceği için bunu İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün 20’nci yılına yönelik erken bir kutlama olarak da değerlendiriyoruz.
Bizde sergi sezonu genellikle eylül-ekim aylarında başlar. Hem yılın son çeyreğini hem de bir sonraki yılın ilk bölümünü kapsar. Dolayısıyla bu iki sergiyle 2026–2027 sezonunu açmış olduk.
-Frank Bowling sergisinden başlayalım. Üç önemli sanatçının eserlerini bir araya getiriyorsunuz. Serginin merkezinde neden Frank Bowling var?
Birleşik Krallık soyut resim sanatının çok önemli üç isminin eserlerini sergiliyoruz. Serginin merkezinde, Britanya Guyanası’nda doğmuş, Royal Academy of Arts’a kabul edilen ilk siyah sanatçı olan ve bugün 92 yaşını süren Sir Frank Bowling var.
Onu tamamlayan iki önemli sanatçı ise Victor Willing ve Francis Bacon.
Victor Willing, birkaç yıl önce burada sergisini açtığımız Portekizli feminist sanatçı Paula Rego’nun eşiydi. Francis Bacon ise Birleşik Krallık sanatının en önemli isimlerinden biri.
Serginin omurgasını Frank Bowling’in eserleri oluşturuyor. Ancak Victor Willing ve Francis Bacon’ın yapıtları, ziyaretçiyi yaratım ve yıkım kavramlarını sorgulamaya yönlendiriyor.
Bu iki sanatçının eserlerini birer pusula gibi düşünebiliriz. Bowling’in sanatını ve yaşamını anlamamıza rehberlik ediyorlar.

-Serginin küratöryel fikri nasıl ortaya çıktı?
Serginin küratörü, Deutsche Bank Koleksiyonu’nun eski yöneticisi ve başküratörü Alistair Hicks. Küresel ölçekte önemli bir küratör.
Bu fikir Alistair ile benim ve ekip arkadaşlarımın uzun tartışmaları sonucunda ortaya çıktı. Ancak fikir babası Alistair’dir, hakkını teslim etmek gerekir.
Başlangıçta Francis Bacon’ın eserlerini sergilemeyi düşünüyorduk. Sonrasında fikir gelişti, diğer sanatçıların katılımıyla zenginleşti ve bugün gördüğümüz sergi ortaya çıktı.
-Serginin adı “Yaratım ve Yıkım”. Bu iki kavramı sanatçıların hayatlarıyla nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
Bu üç sanatçının hayatında ortak bazı özellikler var. Özellikle babaları son derece sert insanlar. Asker ya da polis olan, otoriter ve çocuklarına şiddet uygulayan babalardan söz ediyoruz.
Bir tarafta da eski gücünü kaybetmeye başlayan Büyük Britanya İmparatorluğu var. Babaları, imparatorluğun gerileme döneminde devletin çeşitli kademelerinde görev yapmış insanlar.
Bu dönemin hayal kırıklıkları, sertliği ve ataerkil yapısı çocukların hayatlarına yansıyor.
Sonuçta bu sanatçılar kişisel hayatlarında ciddi yıkımlar yaşamış ama bu yıkımlardan yeni yaratımlar çıkarmışlar.
Kişisel olarak yıkılmış fakat sanat eseri yaratarak yeniden doğmuş, kendilerini yenilemişler.
Sergide yaratım ve yıkım, yin ve yang gibi birbirini tamamlayan, iç içe geçmiş iki kavram.
Yaratım bazen yıkıma neden olabilir. Ama yıkımlardan da son derece ilginç yaratımlar çıkabilir.
Küratöryel yaklaşımın temelinde bu düşünce yatıyor. Bunu ağırlıklı olarak Frank Bowling üzerinden, Francis Bacon ve Victor Willing’in eserlerinin rehberliğinde anlatıyoruz.
-Bir Bacon tablosu 20 milyon sterlin: Pera Müzesi bu eserleri İstanbul’a nasıl getirdi? Bu ölçekte bir sergiyi Türkiye’ye getirmenin maliyeti de çok yüksek olmalı.
Çok yüksek. Sergideki eserlerin toplam değeri 100 milyon sterlinin üzerinde.
Özellikle Francis Bacon dünyanın en pahalı sanatçılarından biri. Burada sergilenen eserlerinin her birinin değeri yaklaşık 20 milyon sterlin düzeyinde.
Dolayısıyla böyle bir sergiyi gerçekleştirmek yalnızca sanatsal ve küratöryel risk almak değil, ciddi ekonomik riskler üstlenmek anlamına da geliyor.
Dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik koşulları düşündüğümüzde bu tür sergileri gerçekleştirmek giderek zorlaşıyor.
Pandemi ve sonrasında yaşanan savaşlar, özellikle Ukrayna savaşı, hava ve kara yolu taşımacılığını daha riskli hale getirdi.
Nakliye ve sigorta maliyetleri geçmiş yıllara göre neredeyse iki katına çıktı.
İçerik belirlemek, sanatçı seçmek ve doğru eserleri bir araya getirmek kadar, bir kurumun bütün bu ekonomik riskleri üstlenmesi de büyük bir fedakârlık gerektiriyor.

-Böyle bir ekonomik ortamda sponsorluk çok daha önemli hale geliyor. Pera Müzesi sponsor bulmakta zorlanıyor mu?
Zorlanıyor. Üstelik bu yalnızca Pera Müzesi’nin sorunu değil.
Kamuoyunda varlıklı olarak bilinen büyük ailelerin kurduğu kültür kurumlarının tamamında benzer sponsorluk sıkıntıları yaşanıyor.
Çünkü potansiyel destekçiler, “Onların zaten parası var. Neden ben o ailenin adını taşıyan müzeye destek olayım?” diye düşünebiliyor.
Bu nedenle böyle kurumların sponsor bulması sanıldığı kadar kolay değil.
Bizim avantajımız, Suna Kıraç, İnan Kıraç ve İpek Kıraç’ın kültür ve sanata olan bağlılıkları. Aile, bu etkinlikleri doğrudan kendi kaynaklarıyla destekliyor.
Bunun çok önemli ve örnek alınması gereken bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.
Ama diğer taraftan markaların da kültür kurumlarıyla kendilerini özdeşleştirmeleri hem marka iletişimi hem de toplumsal itibar açısından son derece değerli.
-Aslında burada hem kurumun hem sponsorun kazanabileceği bir iş birliği modeli kurulabilir…
Kesinlikle. Bir kazan-kazan durumu yaratılabilir. Her iki taraf da bu iş birliğinden itibar açısından son derece kazançlı çıkabilir.
Ama burada başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum.
Kıraç ailesinin yaptığı gerçekten az bulunur bir şey.
Çünkü koleksiyonlarını, müze binasını, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nü, arşivleri ve bu kurumların bütün varlıklarını vakfa bağışladılar.
İsteselerdi bunları 30 ya da 50 yıllığına tahsis edip mülkiyetlerini kendilerinde tutabilirlerdi.
Ama öyle yapmadılar.
Bu gerçek anlamda vermektir.

-Örneğin Kaplumbağa Terbiyecisi de bu yaklaşımın önemli bir örneği değil mi?
Elbette. Kaplumbağa Terbiyecisi satın alındığında aile yaklaşık 3,5 milyon dolar ödedi.
Bugün bana göre en az 10 milyon dolar eder, hatta 10–15 milyon dolar düzeyinde bir değerden söz edebiliriz.
Aile bu tabloyu müzeye uzun süreli ödünç olarak da verebilirdi. Otuz yıl sonra geri alma hakkını koruyabilirdi.
Ama bunu yapmadı. Eseri tamamen vakfa bağışladı.
Bu, çok önemli bir varlığı kamuoyuna vermek demek.
Bunu yapabilmek için gerçekten gönülden verici olmak gerekir.
-Suna ve İnan Kıraç’ın oluşturduğu kültür-sanat mirasını bugün İpek Kıraç sürdürüyor. Onun rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
İpek Kıraç, annesinden ve babasından devraldığı bayrağı son derece iyi taşıyor.
Suna Hanım’ın vefatından ve İnan Bey’in sağlık sorunlarından sonra büyük bir sorumluluk üstlendi.
Bir taraftan Pera Müzesi’ni ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nü desteklemeyi sürdürüyor. Diğer taraftan kendi girişimi olan Suna’nın Kızları’nı hayata geçirdi.
Ben bunu yalnızca buranın genel müdürü ya da yönetim kurulu üyesi olarak değil, bir vatandaş olarak önemsiyorum.
Çünkü sorumluluk sahibi bir iş insanı yaklaşımı görüyorum.
Büyük ailelerin genç kuşaklarının kendilerine bırakılan kültür-sanat mirasının sürdürülebilirliğini sağlamaları çok önemli.
Ama bir başka beklentim daha var.
Son 20–25 yılda büyük servet sahibi olmuş ailelerin de bu örneklerden ilham alarak vakıflar ve müzeler kurmalarını istiyorum.
-Türkiye’de bu tür kültür-sanat yatırımlarının sürdürülebilirliği açısından başka hangi aileleri örnek gösterirsiniz?
Koç ailesi de bunun çok önemli örneklerinden biri.
Suna Hanım’ın, Rahmi Bey’in ve rahmetli Sevgi Hanım’ın açtığı yolları, bugün Ömer Koç gibi entelektüel donanımı son derece yüksek bir isim geliştirerek sürdürüyor.
Sadberk Hanım Müzesi ile başlayan, Rahmi Koç Müzeleri ile devam eden süreç; Arter, Meşher ve ANAMED gibi kurumlarla başka bir boyuta taşındı.
Koç ailesi ayrıca İstanbul Kültür Sanat Vakfı gibi öncü kuruluşları, başta İstanbul Bienali olmak üzere pek çok girişiminde destekliyor.
Bu çok önemli.
Büyük ailelerin kültür-sanat mirasının yalnızca kurucu kuşaklar tarafından değil, sonraki kuşaklar tarafından da sahiplenilmesi gerekiyor.
İpek Kıraç da aynı anlayışı sürdürüyor.
-Ama bu yatırımların yalnızca İstanbul’da yoğunlaşması da bir sorun değil mi?
Benim gönlümden geçen, bu iyi örneklerin Anadolu’ya yayılması.
Lucien Arkas’ın İzmir’de yaptıkları çok önemli. Eskişehir’de Odunpazarı Modern Müze var.
Ankara’da Yüksel Erimtan’ın kurduğu Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi çok güzel bir örnek. CerModern de öyle.
Gaziantep’te Zeugma Mozaik Müzesi gibi çok değerli kurumlar var.
Bunlar neden Kayseri’de, Trabzon’da, Erzurum’da, Erzincan’da da olmasın?
Yerel girişimcilerin kendi şehirlerinde bu tür kurumlar oluşturmasını çok önemsiyorum.
Böylelikle kültür ve sanat yatırımları İstanbul merkezli olmaktan çıkar, Anadolu’ya yayılan bir iyilik hareketine dönüşebilir.
-Bir taraftan da genç sanatçıları destekleyen sivil girişimler çoğalıyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
SAHA çok güzel bir örnek. SPOT da öyle.
Varlıklı ailelerin genç kuşakları bazen bireysel girişimlerle, bazen de bir araya gelerek oluşturdukları platformlarla genç sanatçıları destekliyor.
Bu girişimlerin 10’uncu, 15’inci yıllarını kutlaması azımsanacak bir şey değil.
Bu insanlar paralarını başka türlü de harcayabilirlerdi. Ama toplumsal bir sorumluluk üstleniyorlar.
Bunu takdir etmek gerekir.
Türkiye’nin bütün sorunlarına rağmen ben umudumu koruyorum.
Özellikle kültür ve sanatın dengeleyici, buluşturucu, bir araya getirici ve diplomatik bir gücü olduğuna inanıyorum.

-Biraz da Pera Müzesi’nin kendi yönetim anlayışını konuşalım. Siz müzenin kurucu genel müdürüsünüz. Bu kurumların geleceğine nasıl bakıyorsunuz?
Ben müzenin kurucu genel müdürüyüm. Kuruluş sürecini ailenin verdiği yetkiyle gerçekleştirdim. Daha sonra yönetim kurulu ve icra komitesi üyesi de oldum.
Benim temel görevim, ailenin başlangıçta ortaya koyduğu vizyonu ve stratejiyi sürdürebilecek nitelikli bir profesyonel ekip yetiştirmek.
Bir gün ben emekli olabilirim. İpek Kıraç başka bir profesyonel kadroyla çalışmak isteyebilir. Bu en doğal hakkıdır.
Ama ne olursa olsun kurumun sürdürülebilirliği esastır.
İyi bir profesyonel yönetici, kendisinden sonra gelecek yöneticilerin önünü açmalı.
Bunun için cesur ve korkusuz olmak gerekir.
-Peki yetiştirdiğiniz gençlerin başka kurumlara ya da yurt dışına gitmesi sizi üzmüyor mu?
Elbette zaman zaman üzüyor.
Çok yetenekli gençler yetiştiriyoruz. Onlar için kariyer planları yapıyoruz. Ama sonra biri İspanya’ya, diğeri Hollanda’ya, bir başkası İngiltere’ye gidiyor.
Fakat benim gençliğimde voleybol oynadığım yıllardan kalan bir öğüdüm var.
Altınyurt’ta amatör olarak oynuyordum. O dönemde profesyonellik gelişmeye başlamıştı. İyi oyuncular para karşılığında başka kulüplere transfer oluyordu.
Ben de antrenörüme, “Biz ne yapacağız?” diye yakınmıştım.
Bana şöyle dedi:
“Biz yetiştireceğiz, onlar alacak. Biz yetiştireceğiz, onlar alacak.”
Bu söz benim için çok önemlidir.
Biz de gençleri yetiştirmeye devam edeceğiz.
Ancak ne kadar iyi yönetici olursanız olun, doğru çalışmanıza imkân tanıyan bir kurucu aileyle uyum içinde olmanız gerekir.
Benim şansım Suna Kıraç, İnan Kıraç ve şimdi de İpek Kıraç ile çalışmak oldu.
Bu karşılıklı bir kazan-kazan ilişkisidir.

-Gelelim diğer sergiye. Cumhuriyetin Kamera Arkası, Pera Müzesi’nin kendi arşivinden doğan çok farklı bir proje. Nasıl ortaya çıktı?
Bu sergi bizim açımızdan çok kıymetli.
Çünkü Pera Müzesi kurulurken hazırladığım manifestoda birkaç temel hedef belirlemiştik.
Birincisi, dünya sanatının önemli isimlerinin eserlerini nitelikli sergilerle Türkiye’deki sanatseverlerle buluşturmak.
İkincisi, Kıraç ailesinin oluşturduğu koleksiyonları geliştirerek bu koleksiyonların temsil ettiği değerleri yeni kuşaklara aktarmak.
Üçüncüsü, yalnızca sergi açmakla kalmayıp kitaplar, kataloglar, konuşmalar ve farklı yaş gruplarına yönelik öğrenme programlarıyla kültürel üretimi zenginleştirmek.
Bir başka hedefimiz de Pera Müzesi ile İstanbul Araştırmaları Enstitüsü arasında iş birliği ve sinerji yaratmaktı.
Cumhuriyetin Kamera Arkası, bütün bu yaklaşımın çok güzel bir örneği.
-Serginin temelini oluşturan fotoğraf koleksiyonu nereden geliyor?
İnan Kıraç’ın yıllar önce satın alarak vakfa bağışladığı çok büyük bir fotoğraf koleksiyonundan.
Bir gün bize, “Çocuklar, size yeni bir şeyler aldım, bunları da koleksiyonumuza koyalım,” diyerek getirmişti.
Koleksiyonda çoğunlukla Cumhuriyet gazetesinde çalışmış Selahattin Giz ve Namık Görgüç gibi önemli fotoğrafçıların eserleri bulunuyor.
Bunların büyük bölümü negatiflerden oluşuyor. Hatta hiç açılmamış fotoğraf ruloları vardı.
Biz bunları inceleyebilmek için özel bir bölüm oluşturduk.
Yıllarca çalıştık. Negatifleri açtık, baskılar yaptık, ne olduklarını anlamaya uğraştık.
Bazıları zarar görmüş, bazıları fazla ışık almış, bazılarının yüzeylerinde fiziksel sorunlar vardı.
Ama bütün bunların içinden çok değerli bir tarihsel malzeme çıktı.
-Arşivde toplam kaç fotoğraf var?
Yüz binlerle ifade edilen bir fotoğraf arşivimiz var.
Bir bölümünde Osmanlı döneminde padişah için çalışan Sébah & Joaillier, James Robertson, Guillaume Berggren gibi fotoğrafçıların eserleri bulunuyor.
Bir başka büyük bölümünde ise erken Cumhuriyet döneminden başlayıp 1970’lere, 1980’lere kadar uzanan sosyal yaşamı belgeleyen fotoğraflar var.
Ve arşivin incelenmesi hâlâ devam ediyor.

-Peki bu kadar büyük bir arşivden sergide yer alacak fotoğraflar nasıl seçildi?
Önce yaklaşık 90 bin fotoğrafın içinden 20 bin fotoğrafa odaklanıldı.
Bu 20 bin fotoğraf tek tek tarandı ve incelendi.
İki yıl süren çok yoğun bir çalışmadan söz ediyoruz.
İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ekibi ve serginin iki genç küratörü birlikte çok iyi bir iş çıkardı.
Ama asıl ilginç olan küratöryel yaklaşımdı.
-Neydi o yaklaşım?
Genellikle ikinci, üçüncü sınıf olarak görülen, gazetelerde kullanılmayan, kenara atılmış fotoğraflara yeniden bakmak.
O dönemde bir gazetede kullanılmak üzere çekilmiş fotoğraflardan en iyi görüneni seçiliyor, diğerleri eleniyordu.
Biz bu kez tam tersini yaptık.
Bir zamanlar tercih edilmemiş, ikinci planda kalmış fotoğrafların bize neler anlatabileceğini araştırdık.
Böylece geçmişe farklı bir gözle bakma imkânı ortaya çıktı.
-Yani bir anlamda Cumhuriyet tarihinin yayımlanmamış ya da göz ardı edilmiş görsel hafızasını yeniden keşfettiniz.
Evet. Üstelik bunların önemli bir bölümünü Selahattin Giz saklamış.
Sergide erken Cumhuriyet döneminin, özellikle İstanbul merkezli sosyal yaşamından çok farklı kesitler var.
Sosyal etkinlikler, balolar, spor yaşamı, kent manzaraları, suçlular, hapishane kaçakları, kadın cinayetleri…
Evet, kadın cinayetleri o dönemde de var.
Bütün bunlar 1930’ların ve 1940’ların İstanbul’una dair çok ilginç bir toplumsal tablo ortaya koyuyor.
Bir anlamda dönemin sosyal yaşamının röntgenini çekiyoruz.
-Üstelik arşivdeki bu fotoğraflardan çok sayıda başka sergi de hazırlanabilir.
Kesinlikle. Zaten hikâye bitmedi.
İncelenen 20 bin fotoğrafın içinden seçilmeyenler var. Bir de henüz ayrıntılı olarak değerlendirilmemiş on binlerce fotoğraf bulunuyor.
Bunlara doğru sorularla yaklaşan bir sosyolog, yakın dönem tarihçisi ya da mimarlık tarihçisi çok farklı sonuçlar çıkarabilir.
Kent mimarisi üzerine çalışabilirsiniz. Moda tarihi üzerine çalışabilirsiniz. İnsanların alışkanlıklarını, yeme içme kültürünü, gündelik yaşamlarını araştırabilirsiniz.
Bu arşiv tarihçiler ve sosyal bilimciler açısından son derece bereketli bir kaynak.
Zor bir iş ama çok heyecan verici.
Ben iki yıl boyunca bu projede çalışan genç arkadaşlarımızın ne kadar emek verdiklerini, nasıl heyecanlandıklarını gördüm.
Sonunda sergiyi ziyaretçilerle buluşturduklarında duydukları mutluluk beni de çok mutlu etti.
Bir şey doğurmak gibi bu.

-Bu çalışma, müzelerin yalnızca eser sergileyen değil, araştırma ve bilgi üreten kurumlar olduğunu da gösteriyor…
Kesinlikle.
Biz bir taraftan dünyanın önemli sanatçılarının eserlerini Türkiye’ye getiriyoruz. Diğer taraftan kurucularımızın bize emanet ettiği koleksiyonları araştırarak, değerlendirerek yeni kültürel ürünler ortaya çıkarıyoruz.
Müzenin görevi yalnızca eserleri korumak ya da sergilemek değil. O eserlerden yeni bilgi üretmek ve bunu toplumla paylaşmak.
-Koleksiyonlarınız üzerinde çalışan genç araştırmacıların yeni keşifleri de oluyor mu?
Oluyor. Örneğin Kütahya çini ve seramikleri ile Anadolu ağırlık ve ölçü koleksiyonumuzdan sorumlu Yavuz Selim adlı genç bir arkadaşımız var.
Bir gün Kütahya seramiklerinin üzerindeki küçük imzalardan yola çıkarak çok ilginç bir bulguya ulaştı.
Bazı eserlerin Minas Usta’ya ait olduğunu belirledi.
Ben de kendisine, “İzini sür bakalım, nereye varacak?” dedim.
Yavuz araştırmasını ilerletti, Yunanistan’a kadar gitti.
Minas Usta, Kütahyalı, Osmanlı tebaasından bir Rum. Daha sonra çeşitli nedenlerle Yunanistan’a gidiyor.
Ama gitmeden önce çok karakteristik seramikler üretiyor.
Kendine özgü sırlama tekniği, renkleri ve naif anlatımıyla dikkat çeken eserler bunlar.
Yavuz bu araştırma sırasında Kütahya’da Yordanes Tellaloğlu adlı bir kişinin kahvesine ilişkin izlere de ulaştı…
18 Ekim 2026 - Pera Müzesi’nde 100 milyon Sterlinlik Sergi: Sanatın perde arkasındaki ekonomi
13 Ekim 2026 - Londra’da Hope’un altında genç sanatçılara umut yarışı
15 Eylül 2026 - Kaçkarlar dünya spor takvimine girdi, peki Ayder buna hazır mı?
10 Eylül 2026 - Berlin notları: Kadın basketbolu büyüyor, sigortacılık yapay zekâyla dönüşüyor
5 Eylül 2026 - İzmir’de olağanüstü bir Nazım Hikmet Sergisi var, kaçırmayın