Venedik'te Ahmet Güneştekin'in 'Sessizlik' sergisinin açılışına medyanın her renginden gazeteciler davet edilmişti. Bazı genç arkadaşları orada bu sayede tanıdım. Çok samimi sohbetler yaptık. Çok şeyler öğrendim. Umarım bu anlayış önümüzdeki dönemde siyasi dünyaya da yansır.
Nihayet özlediğim bir medya grubu ile 3 gün birlikte geçirdim.
Bunu anlatacağım ama, öncelik sırası sergide.
Çünkü öylesine önemli bir sergi ki, bir medya gözlemcisi olarak o sergiden rol çalmak istemem.
Bu serginin hikayesine geçen Perşembe gecesinden değil, çok önceden, 1936 yılından başlayacağım.

1936 yılında Hamburg’daki bir tersanede öyle bir fotoğraf çekildi ki, o kare tarihin en derin hafızasına kaydedildi.
Tersanede bir geminin denize indirilmesi töreninde herkes Nazi selamı verirken ortada selam vermeden tek başına duran bir işçinin fotoğrafıydı bu.
Adı August Landmesser’di….
O Nazi kalabalığına katılmadan kollarını kavuşturarak tek başına faşizmin kitle ruhuna meydan okuyan bu adamın fotoğrafı o günden beri benim de hafızamdan çıkmadı.

Geçen Perşembe akşamı Venedik’te, Ahmet Güneştekin’in “Sessizlik/Silenzio” adını verdiği sergisinin açılışı sırasında girişteki bronz heykelin önünde işte bu fotoğraf aklıma geldi.
Parmağını ağzına götürerek “Sus” işareti yapan bir insanın heykeliydi.
Daha içeri girerken karşınıza çıkan bu eser o kadar etkileyiciydi ki…
Ve o kadar “tam zamanında” orada duruyordu ki, o fotoğrafın 90 yıldan bu yana insanların “hafızasında” yarattığı etkiyi yeniden inşa etti oraya…
Burası Venedik’in en ünlü binalarından biri olan “Palazzo Gradenigo…”
Binanın üzerinde artık “Ahmet Güneştekin Foundation” yazıyor.
Yani Türkiye’nin uluslararası bir sanatçısının adını taşıyor bu bina.
Ünlü Casanova’nın evinin hemen yakınlarında bir yer burası…
Üç kanalın birleştiği bir köşe…
Bir rivayete göre Wagner, Venedik’te ölmeden önce bu binada bir davete katılmış.
İşte orada Venedik Bienali öncesinde böylesine çarpıcı bir serginin açılışına davetliydim.

Serginin adı iki dilde yan yana yazılı:
“Sessizlik/Silenzio”
İçeride bu bronz koleksiyonun bir bölümü sergileniyor.
Aslında bu binanın restorasyonunda çalışan, emek veren insanlardan esinlenerek hazırlanmış bir koleksiyon.
Hepsi bir sessizliği simgeliyor.
Bana biraz Covid sonrası bütün dünyada oluşan insani sessizliği anlatıyor.
Tabii anlatılan bu hikaye benim gözümde anında Thomas Mann’ın “Venedik’te Ölüm” novellasından çekilen filme bağlanıyor.
Visconti’nin o harika filminde, kolera salgını sırasında sokaklarda ölen insanlarla aristokrasinin yan yana hayatı gibi, burada da çalışan insanların sessizliğiyle sanatın en üst halinin yan yanalığı var sanki.
İnsan ister istemez Mahler’in o filmle bütün dünyaya mal olan 5’inci Senfonisi’nin Adagiatto bölümünü dinler gibi oluyor.

Tam zamanında gelmiş bir sergi bu…
Popülizmin, Covid’in, yaygınlaşan baskıcı rejimlerin, göçlerin, savaşların, kutuplaşmanın, çevre yağmasının, küresel ısınmanın yarattığı bu yeni dünyayı, 1930’lardaki dünyanın bu sararmış fotoğraf karesine bağlayan hüzünlü bir labirente sokuyor sizi.
İçinizden “Sanat işte tam da bu labirenttir” diyorsunuz.
Venedik Bienali önümüzdeki günlerde açılıyor.
Biliyorum birçok Türk sanatsever de oraya gidecek.
Bienalde Türkiye’nin resmi bir pavyonu da olacak.
Gidenlere Ahmet Güneştekin’in sergisini de görmelerini öneririm.

O labirenti bir sanatçı tek başına yaratmıştır.
Siz de oraya tek başınıza girersiniz…
Ya o koridorlarda tek başınıza kaybolup gidersiniz…
Ya da hep birlikte çıkabilirsiniz…
Ama umutsuz bir labirent değil burası…
Hiç umutsuz değil.
Tam aksine bir umudun feryadını işitiyorsunuz Palazzo Gradingo’nun katları arasında dolaşırken.

Bu sessizliğin hüzünlü heykelleri bir üst katta, Anadolu evlerinin kapılarından yaratılmış rengarenk bir gökkuşağının içine, tam ortasına giriyor.
İşte bütün onların ortasında siz de ufukta görünen yeni bir çağın gün doğumunu hissediyorsunuz.
Tam bir sessizlik.
Ama bir suskunluk değil.
Belki bir susturulmuşluk.
Ama içinden gümbür gümbür konuşan bir sessizlik bu.
Bu bir alacakaranlık değil.
Bir alacaaydınlık…
Sanatın bize anlatabileceği en büyük umut var bu ikinci katta…
İşte o nedenle diyorum…
Tam zamanında gelmiş olağanüstü bir sergi bu.

İlk akşam yabancı gazeteciler için düzenlenen basın sohbetine katıldım.
Gelen gazetecilerin kıdemleri ve dağılımı bu ilginin ilk işaretiydi bana göre…
Önce Ahmet Güneştekin’i…
Sonra küratörü Sergio Risaliti’yi…
Sonra bu binanın Ahmet Güneştekin Vakfına verilmesini onaylayan Venedik Belediyesini ve bunu oylarıyla kabul eden Venedik halkını, sonra da bu olağanüstü sergiye sponsorluk yapan Yıldız Holding’i kutluyorum…
Ama bu sergi dolayısıyla kutlamam gerekenler de var.
Son 15 yıldır birçok davete katılıyorum.
Bazıları kültürel, bazıları siyasi, bazıları sosyal…
Ne yazık ki, yavaş yavaş bütün dünyaya yayılan kahredici kutuplaşma böyle yerlere davet edilen gazeteci yelpazesini de çok kötü etkiledi.
Sonunda neredeyse herkes “kendi mahallesinin gazetecisini” davet ederek tek mahalleli bir dünya yarattı.

Kai Diekmann, Ahmet Güneştekin, Tansu Özkök, Canan Şirin, Katia Kessler, Ertuğrul Özkök
Bu sergi dolayısıyla davet edilen gazetecilerin listesine baktım.
Liste şöyleydi.
(*) Aslı Şafak: Bloomberg HT
(*) Akif Beki: Karar
(*) Doğukan Gezer: Albayrak (Yeni Şafak) Grubu GZT
(*) Ertuğrul Özkök: T24, 10 Haber, Ekonomim,
Patronlar Dünyası, Bizim TV, Nr1 FM
(*) Funda Karayel: Sabah
(*) Hasan Mert Kaya: Milliyet
(*) İhsan Yılmaz: Hürriyet
(*) İsmail Saymaz: Halk TV
(*) İsmail Küçükkaya: Halk TV eski sunucusu
(*) Muhsin Kızılkaya: Habertürk
(*) Murat Öztekin: Türkiye Gazetesi
(*) Zeynep Atmaca: Gazete Oksijen
(*) Ali Esat: Serbest gazeteci
(*) İrem Bir: 10 Haber
(*) Kai Diekmann: Bild Gazetesi eski genel yayın yönetmeni

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su Mehmet Tütüncü, Ahmet Güneştekin ve Yıldız Holding Onursal Başkanı Murat Ülker
Gördüğünüz gibi klasik medyadan da yeni medyadan da; iktidar yanlısı medyadan da, muhalif medyadan da, bağımsız gazetecilerden ve medyadan da geniş bir yelpaze oluşmuş.
Bu sayede bazı genç arkadaşları orada tanıdım. Çok samimi sohbetler yaptık. Çok şeyler öğrendim.
Umarım bu anlayış önümüzdeki dönemde siyasi dünyaya da yansır.
Önümüzde bir seçim dönemi var.
Yine umarım belediyelere yönelik operasyonlar da son bulur, en azından tutuksuz yargılamalar dönemine geçilir.
Böylece meşruiyeti tartışılmayan bir seçim yapılır.
Yazıya 1936 yılında çekilen o çok çarpıcı fotoğrafla başlamıştım.
O fotoğrafta kolları bağlı sessizce duran insanın hikayesi orada bitmiyor.
August Landmesser, Yahudi bir kadın olan Irma Eckler’e aşıktır.
Nazi rejiminin çıkardığı Nuremberg Kanunları bu ilişkiyi yasaklar.
Bu fotoğrafın sonrası trajik bir sonla biter.
Landmesser “ırk utancı” suçlamasıyla tutuklanır.
Sevgilisi Irma Eckler, Gestapo tarafından gözaltına alınır ve daha sonra toplama kamplarında hayatını kaybeder.
Landmesser ise bir süre hapse atıldıktan sonra zorla askere gönderilir ve savaşta kaybolur.

Peki sonuç?
Bu mücadeleyi kim ve ne kazandı?
Nazi işareti yapan o kalabalığın vuvuzellası mı…
Yoksa o kalabalığın içinde tek başına duran o adamın “Sessizliği/silenzio’su mu…”
Kazanan o sessizlikti…
Landmasser’in adı ve yüzü kaldı.
Kolunu faşist bir çirkinlikle kaldıran o kalabalık ise bugün sadece bir güruh olarak hatırlanıyor.
Çünkü diktacı rejimler sağırdır.
Kulakları sadece yandaş vuvuzellayı işitir.
İşte o yüzden derinden gelen sessizliğin, sükunetin gücünü hiçbir zaman hesap edemezler…
Sadece kendilerini güçlü sanırlar, isimsiz tek bir insanın bile ne kadar güçlü olabileceğini hiç tahmin edemezler.
“Sessizlik..”
“Silenzio…”
“Silence…”
Yani arkadaş…
Nino Rosso’nun “Il Silenzio” adlı o şahane trompet parçasını da tam dinleme zamanıdır.
27 Nisan 2026 - Müthiş bir sergi ve işte özlediğim medya yelpazesi
23 Nisan 2026 - Vehbi Koç töreninde bir sanatçı iki metafor cümleyle bir salonu nasıl fethetti
22 Nisan 2026 - Klasik müzik sevmeyenlerin de sevdikleri bir arya varmış
19 Nisan 2026 - 1 Bitcoin karşılığı satılan inanılmaz bilgiler ve Zorro çiftliğinin sırları
18 Nisan 2026 - Sezen Aksu’nun dün çıkan albümünde en sevdiğim parça bir Arap şarkısı