Fransa’nın ünlü komedyenlerinden Isabelle Mergault geçtiğimiz 20 Mart günü öldü.
67 yaşındaydı.
Son mülakatlarından birinde şöyle bir şey demişti:
“Bugün dış dünyanın sorunları ile mücadele edebilmek için her sabah Caccini’nin Ave Maria’sını dinliyorum…”
Son haftalarda ben de sabahları sık sık bu aryayı dinliyorum.
Özellikle soprano Innese Galante’nin yorumu beni mest ediyor.
Tercihim de Alexander Vilumanis’in yönettiği Latvia National Symphony Orkestrasının çaldığı versiyon…
Aslında bu parça ile ilgili bitip tükenmeyen bir tartışma var.
Referanslarda hep 1551-1618 yılları arasında, yani Rönesans’tan Barok’a geçiş döneminde yaşamış bir besteci olan Guilio Caccini’ye atfedilir.
Ancak parçanın aslında bir 20’inci Yüzyıl Rus bestecisi olan Vladimir Vavilov tarafından bestelendiği ortaya çıkmıştı.
Ne çare ki, referanslarda hala Caccini’yi görüyoruz.
Bu parça için şöyle bir söz vardır:
“Klasik müzik sevmeyenlerin de sevdiği arya…”
Pek katıldığım bir cümle değil bu…
Çünkü bana göre “Arya” herkesin sevebileceği bir müzik biçimi…
Müziğin en elit, en aristokrat hali gibi görünür, oysa çok popüler bir damarı vardır.
Bundan yıllarca önce “Arta Kalan Zamanda” diye iki ayrı arya CD’si çıkardım.
Bana “Bu ülkede kim arya dinler” dediler.
Her ikisi de 20’şer bin adet sattı.
Çift plak olduğu için her biri 40 bin kabul ediliyordu.
Bir arya albümü Fransa’da bile bu kadar satmıyordu.
İkincisi 8 hafta boyunca Türkiye’den en çok satan yabancı plaklar arasında 1 numarada kaldı.

Geçen hafta Fransa’nın Cannes şehrinde Hürriyet’ten patronum Aydın Doğan’ın 90’ıncı yaş gününü kutladık.
Aile arasında bir kutlamaydı.
Şunu da belirteyim.
Türkiye’nin yaşadığı ve hepimizi altüst eden çocuk katliamı trajedisinden önceydi. Yoksa o gece zehir olurdu hepimize.
Gece Türkiye’nin en ünlü tenoru Murat Karahan da katıldı.
Onun da özel bir sebebi vardı.
Murat Karahan, Aydın Bey’in çok eski ve çok yakın arkadaşı rahmetli İsmet Sezgin’in akrabası.
İsmet Bey’in eşi Saadet Sezgin, Aydın Beyin liseden matematik öğretmeniymiş.
Dolayısıyla Karahan çok küçük yaşlardan beri Aydın Bey’i de iyi tanıyor.
O geceye katılıp onun en sevdiği türküleri söyledi.
İşte o gece Murat Karahan’la sohbet ettik.
Murat, benim şu an yaşayan İtalyan sanatçıları arasında en sevdiğim tenor olan Roberto Alagna’nın iyi dostu.
Alagna ve Karahan’ın ortak bir yanı var.
İkisi de operanın çok güçlü sanatçıları ama her ikisi de ülkelerinin yerel halk şarkılarını söylemeyi de çok seviyor.
Alagna’nın Sicilya şarkıları albümü başucu albümümdür. O albümden “Mi Votu” adlı şarkısı bana Akdeniz’in en güzel türkülerinden biri gibi gelir.
Ama asıl tercih ettiğim parçası “Malena’dır…”
Bir İtalyan şahaseridir.
Murat Karahan önümüzdeki dönemde ilginç bir uluslararası performans turuna başlıyor.
New York ve Viyana’da ‘Operadan Hollywood’a adlı konserler verecek.
Sonra Paris Filarmonu ile “Il Travatore” operası.
O gece aynı soruyu Karahan’a sordum:
“Sence klasik müzik sevmeyenlerin de sevdiği aryalar hangileridir?”
Hiç düşünmeden cevap verdi:
“Puccini’nin Turandot operasından Nessun Dorma…”
Arkasından ekledi:
“Tek geçerim…”
Ve son olarak da şunu söyledi:
“Bir de Donizetti’nin Aşk İksiri operasından Una Fortiva Lagrima”
Benim için ilk üç ise şöyle:
(*) Lakme: “Flowers Duet” Catherine Jenkins
(*) Alfredo Catalani: Maria “La Wally”, Maria Callas
(*) Andrew Lloyd Weber: “Pia Jesus”, Anna Nebretko
Peki dünyada en çok dinlenen arya hangisi?
Çıkarabilmek kolay değil.
Ama Spotify ve öteki streaming platform ölçümlerine bakarsanız, “Nessun Dorma…”
Tabii ki Pavarotti’nin yorumu.
Çünkü 1990 Dünya Kupası açılışında bu parçayı söyleyince birden bütün dünyada çok popüler oldu.
Bir opera parçası ile geniş kitlelerin en büyük buluşmasıydı bu…
Ama ben yine de iddialıyım.
Arya, klasik müzik sevmeyenlerin de çok seveceği bir müzik türüdür.

Biraz da Aydın Bey’in yaş gününü anlatayım.
Bu yıl Aydın Bey’le tanışmamızın öyle sanıyorum ki 35’inci yılı.
TRT’nin özgür yıllarıydı. Onunla ilk karşılaşmamız, bu devlet televizyonunun, medya konusundaki bir tartışma programındaydı.
Yanılmıyorsam 1988 veya 89’du.
O Milliyet gazetesinin sahibi olarak İstanbul’dan, ben de Hürriyet’in Ankara temsilcisi olarak Ankara’dan canlı yayına katılmıştık.
Ama ilk yüz yüze gelişimiz, İsmet ve Saadet Sezgin’in torunlarının sünnet düğünündeydi.
O İsmet ve saadet Sezgin’in dostuydu.
Tansu ve bense kızları Seynan ve eşi Tamer Levent’in arkadaşı olarak oradaydık.
Bizi aynı masaya oturttular.
Çok güzel ve sıcak bir sohbet yaptık o gün.
Sonraki görüşüm ise, 1994 yılında Hürriyet binasından gazetenin yeni sahibi olarak girerken oldu.
Aydın Bey’le 16 yıl boyunca onun genel yayın yönetmeni olarak çalıştım.
Onun yönetiminde Hürriyet gazetesi 2008 yılında 1.8 milyar dolar piyasa değerine ulaştı.
Halka açık bölümünün yüzde 80’inden fazlası uluslararası yatırımcıların elindeydi.
Kıta Avrupa’sının ilan geliri en yüksek gazetesi haline geldi.
İnternet sitesi Avrupa’nın en çok erişim alan üçüncü sitesi oldu.
Bild’den sonra kıta Avrupası’nın en yüksek tirajlı gazetesiydi.
Onca yıl boyunca bizler gazeteci olarak hatalarımızla ona çok zor anlar yaşattık.
Ama o hep bizleri korudu.
İlginç bir insandır Aydın Bey…
Şimdi hatıralarını yazıyor.
Orada iki olay var ki yıllardır beni çok etkiliyor.
CHP’li bir aileden geliyor. Babası bir dönemin Kelkit Belediye Başkanı.
Demokrat Parti döneminde epey uğraşmışlar babası ile.
27 Mayıs askeri darbesi olduğu sırada İstanbul’da öğrenciymiş.
O sırada bir evde kalıyorlarmış. Aralarında yıllar sonra ANAP dönemi Adalet bakanı olacak Oltan Sungurlu da var.
Oltan Sungurlu o zamanlar Demokrat Partiyi destekleyen bir öğrenci. Darbe günü sonra bazı insanlar onları hırpalamaya kalkınca Aydın Bey korumuş onu.
Ama beni en çok etkileyen tutumu ise 28 Şubat döneminde askerlere muhalif yazarlarını korumasıydı.
28 Şubat olup Meclis’te yeni hükümetin kurulduğu sabah bana açtığı telefonu ölünceye kadar unutmayacağım.
Direk söze girip şunu söylemişti:
“Ertuğrul bak şimdi Yavuz Gökmen’in üzerine gelebilirler. Tansu Çiller’i destekledi diye onu işten attırmak için kampanya yapabilirler. Bu çocuğu koruyacaksın.”
Bu kadar kısa…
Üç dakika sonra yeniden aradı ve sözünü tamamladı:
“Yavuz’un maaşına da zam yap…”
Aynı Aydın Doğan 15 Temmuz gecesi saat 21’de gazete ve televizyonlarını arayıp şu talimatı vermişti:
“Bu, seçilmiş iktidara karşı bir darbe ve biz gazeteciler bu darbenin karşısında duracağız. ”
Aynı saatlerde bazı iktidar yanlısı televizyonlar sessizliğe bürünmüşken Aydın Doğan’ın televizyonları o gece sabaha kadar darbecilere karşı yayın yaptı.
Bu yayınları susturmak için Kanal D’nin bahçesine inen askeri helikopterden çıkanlara karşı da direndi bu grubun gazetecileri…

Aydın Bey’le asıl dostluğumuz ben genel yayın yönetmenliğinden ayrıldıktan, o da medyadan çıktıktan sonra başladı.
Ona karşı saygım hiç eksilmedi, hep arttı.
O gece masanın başında Aydın Bey ve eşi Sema Hanım oturuyordu.
Bütün kızları ve torunları oradaydı.
Müthiş bir aile tablosu vardı karşımda.
Çocuklar, çok iyi okullarda eğitim almış, başarılı olmuştu. Torunlar da aynı yolda ilerliyordu.
Bir ara Aydın Bey’in oturduğu yerde sanki elleriyle dans edermiş gibi şarkılara katıldığını gördüm.
Çok güzel bir 90 yaş sahnesiydi…
Dedim ya epeydir onu bu kadar mutlu görmemiştim.

Şamdan’ın eski DJ’i Engin Yelkenci harika şarkılar çalıyordu.
İki gece boyunca onun DJ kabininde yanında oturdum uzun süre.
Özlemişim onun müziklerini.
Aydın Bey’in en sevdiği iki türkü olan “Kelkit’in Altı Bağlar” ve “Altın Hızma”yı çaldı önce…
Sonra Murat Karahan’ı dinledik.
Masanın kenarında gözümün önünden bir “Aile hikayesi” akıyordu.
Kelkit’te başlayıp, bugün Cannes’da bir masanın etrafında smokinler ve tuvaletlerle kutlanan bir 90 yılın hikayesi.
Aydın Bey bütün bu yıllar boyunca beni çok şaşırttı.
Geleneklerine çok bağlı bir insandır.
Ama genel yayın müdürü olarak çalıştığım yıllarda onun modernliğe açık vizyonu beni hep şaşırttı.
O gece sadece onun değil, hepimizin son 40 yıllık tarihi de geçti gözümün önünden.

Ertesi sabah Cannes’da hava pırıl pırıldı.
Şehir bir yeni sinema festivaline hazırlanıyordu.
Otelin penceresinden, La Croisette denilen sahil yolundan Akdeniz’in akıp giden zamanına bakarken, Aziz Mahmut Hüdai’nin (Hz) o güzel dizesini hatırladım:
“Günler gelip geçmekteler
Kuşlar gibi uçmaktalar…”
Dali’nin “Penceredeki Kadın” tablosu geldi gözümün önüne nedense…
Yine Caccini’nin Ave Maria’sını dinlemeye başladım…
Gerçekten klasik müzik sevmeyenlerin de seveceği bir parçaymış…
22 Nisan 2026 - Klasik müzik sevmeyenlerin de sevdikleri bir arya varmış
19 Nisan 2026 - 1 Bitcoin karşılığı satılan inanılmaz bilgiler ve Zorro çiftliğinin sırları
18 Nisan 2026 - Sezen Aksu’nun dün çıkan albümünde en sevdiğim parça bir Arap şarkısı
17 Nisan 2026 - Türkiye tarihinin gelmiş, geçmiş ve gelecek en cesur ve devrimci reklamı
16 Nisan 2026 - Şok: Milli gelirin yüzde kaçı ‘Tek adam ve yandaşlarının’ elinde?