Kurdun öfkesi, yılanın sinsiliği

4 Mayıs 2026

Büyük romanlarda, kimlik kopuşu yaşayanların en ürkütücü durumu, eski halini bilenleri unutmaları değil, o kişilerin kendisini hatırlamasından duyulan rahatsızlıktır.

Bu iç huzursuzluğu bir ‘kurt öfkesi’ gibi yüzünüze patlayabilir, ya da ‘ağır bir sinsilik’ olarak kuytuda bekleyebilir.

İnsan, değişir ama her değişim kuşkusuz bir kopuş sayılamaz.

“Değişerek devam etmek” mümkündür, Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre.

Kopuş, çoğu zaman bir ‘tercih’ ile olur. Bunun tedirginlikle beraberliği kaçınılmazdır.

Çünkü o tercih, insanın ‘kendi’ ile ‘hikâyesi’ arasına mesafe koyduğu anda başlar.

Balzac’ın dünyasında yükselmek, yukarı çıkmak, bir geçmişi geride bırakmaktır…

Goriot Baba’daki sert gerçeklik, bir ‘merdiveni’ işaret eder:

Tırmanan kişi kendinden uzaklaşmak için birilerinin üzerine basıyordur.

Bu, hem sınıfsal bir hareket hem de bir hafıza silme pratiği.

Aslında ‘geride bırakılan şey’ geçmiş değil, insanın kendisidir.

“Ne oldum” hali çoğu zaman bir zafer gibi anlatılsa da, anlatının içinde gölge gibi dolaşan bir huzursuzluk vardır.

İnsan kendi geçmişine yabancılaştıkça, kendine tanıklığına da güvenemez hale gelmiştir.

Şunu bir tedirginlik olarak hisseder:

Onu gerçekten tanıyan herkes, bugünkü halinin en zayıf yerini, bir ‘yumuşak karın olarak’ görmektedir.

Dostoyevski bunu daha karanlık bir yerden kurar.

Yeraltından Notlar’daki gibi, mesele bir ‘kaçış’tır.

İnsan kendinden saklanmayı seçmesi sadece bir romanda bir insan durumu olarak karşımıza çıkmıyor, bazan hayatın küçük bir anında kendini ele veriyor.

Bir gün, yıllar önceden sizi tanıyan biriyle karşılaşırsınız.

Size ‘eski sen’ ile karşılaşılmış gibi davranır.

Sesindeki eski tanıdıklık, ‘unutmuş olduğunuz bir versiyonunuzu’ geri getirir.

Bir anlığına duraksarsınız. Cevap vermekte gecikirsiniz.

Çünkü o kişi sizi ‘hatırlamaktadır’.

Kırılma tam orada olur.

Çünkü hatırlayan biri varken, kendinizi yeniden yazamazsınız.

İçinizde yükselen ya sebebi açıklanamayan bir öfke ya bir sinsi susuştur.

Tolstoy’un hayatının sonuna doğru zihninin hâlâ “mujiklere” dönmesi boşuna değildir. Ömrü boyunca içinde taşıdığı meseleyle ilgilidir.

Ölümün eşiğinde insan, ‘kurduğu kimliklere’ değil, ‘ait olduğu yere’ yaklaşır.

Bütün o aristokrat mesafe, düşünsel derinlik, ahlaki sorgulamalar…

Büyük romancı bir ıssız tren istasyonunda kızının yanında ölürken, sonunda yerini sade bir soruya bırakır:

“Ben aslında kimdim?”

Bu soru cevabını bir hayat hikâyesinin ‘en başında’ bulur, ‘en sonunda’ değil.

“Biri olma arzusu” modern anlatılarda da insanın önüne çıkan en tanıdık tuzaklarından biri.

Masumiyet Çağı’nda karakterler, bir aşkta ‘olmak istedikleri kişi’ ile ‘olmak zorunda kaldıkları kişi’ arasında sıkışmışlardır.

Toplum onları şekillendirir; ama içlerinde başka bir hayatın hayaleti dolaşır.

O hayalet, ne tam yaşanır ne de tamamen unutulur.

Sonunda geriye, yaşanmamış, yazık edilmiş bir hayatın ezen ağırlığı kalır.

Barry Lyndon’da gerçek daha acımasızdır.

Barry Lyndon, ‘kim olduğunu’ değil, ‘kim olması gerektiğini’ kovalar.

Ve her adımda kendi olan biraz daha boşalır.

En sonunda elinde kalan şey bir kimlik değil, ona benzeyen ama küçümsenen bir kabuktur.

Bir zamanlar aynı masaya oturduğunuz insanlar şimdi size uzak görünüyorsa, mesele onların bıraktığınız yerlerinde kalmaları değil, belki de sizin yönünüzü kaybetmiş olmanız olabilir.

“Ne oldum budalalığı” yalnızca sahte bir kibir meselesi değildir.

İnsan kendi hikâyesinin bazı sayfalarını yırtar, hafiflediğini sanır.

Oysa eksilen her şey, onu daha kırılgan yapar.

Unuttuğunu sanmak kolaydır.

Mesele, neyi unutarak nereye vardığımız.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.