Çöller ve yaratıcı düşünce

7 Mayıs 2026

Baudrillard iyi bir düşünür olmanın yanı sıra aynı zamanda iyi bir gezgindi de. 

Fransız düşünür, Amerika ile büyülenmiş gibiydi. Ülke ile çelişkili bir nefret/hayranlık ilişkisi içindeydi. 

Baudrillard 1990’larda Amerika’yı gezmeye başladığında çölleri dolaşmaya da özel önem verdi. 

Çöller, Baudrillard’a, benim de çöle bakınca yüreğimde hissettiğim sakin bir boşluk duygusu veriyordu. Ama Baudrillard’a göre çöllerdeki boşluk duygusu Amerikan kültürüne hâkim olduğunu söylediği boşluk duygusunu da çağrıştırıyordu. 

Çölün sakin boşluğu içinde olduğunuzda, o yerin sanki geçmişi ve geleceği yokmuş sadece bugünü varmış duygusuna kapılabilirsiniz. 

Baudrillard’a göre Amerika da çölün kendisi gibi geçmişi ve geleceği olmayan sadece bugün yaşayan bir hiper gerçeklikten ibaretti. 

Ben bu analize tam katılmamakla birlikte bunun mükemmel, iç bağlantıları son derce sağlam bir analiz olduğunu kabul ediyorum. Bence çölün sakin boşluk duygusu ve hiçlik, sonsuzluk algısı insanın “acaba o muazzam boşluğu nasıl doldurabilirim” türünde yaratıcı düşüncelerini de canlandırabilir.

Çölün yaratıcı düşünceyi nasıl tetikleyebileceği açısından, İngiliz mimarlık yazarı Peter Reyner’ın “Scenes in America Deserta” adlı çalışmasına dikkat çekmek istiyorum. 

Çöl onun da yaratıcı düşüncesini tetiklemiş olmalı ki, yazar çöller ile modern estetiğin arasında direkt bir bağlantı olduğunu söylüyor. Ona göre çöller ölçülemez derecede büyük olan alanların anlaşılması için kriter sunmaktadır. 

Bu, örneğin Mondrian gibi ressamların yarattığı tablolara sığmayan, nerdeyse tablodan taşan görüntülerini çağrıştırmaktadır. 

Mimaride de Mies van der Rohe’nun binaları insana çöldeki sonsuzluk duygusunu verebilmektedir. Yazara göre, aynı duyguyu Giacometti’nin heykellerinde de görebiliriz.

Bunu görebilir miyiz bilemiyorum ama en azından kesinlikle görmeye çalışmalıyız. 

Amerikan çölünün anlamını ve bunun yaratıcı düşünceyi nasıl etkilemiş olduğunu anlamak için okuduğum kitaplardan bir tanesi Aidan Tynan’ın “The Desert in Modern Literature and Philosophy: Wasteland Aesthetics” (Modern Edebiyat ve Felsefede Çöl: Çorak Tabiat Estetiği) adlı kitabı. 

Bu çalışmayı okumak bir açıdan şans diğer yandan da büyük bir şansızlıktı. Kitap size çölün hangi önemli düşünürce nasıl ele alındığını öğretirken, bir yandan da zor cümleleriyle sizi nerdeyse okumaktan tamamen vazgeçecek duruma getiriyordu. 

Ben buna benzer bir duyguyu Heidegger, Derrida, Lacan, Adorno okurken sık yaşarım. Onların, bazı cümlelerini biz sıradan insanların özellikle anlamaması için kurmuş olduklarını düşünürüm. 

Aidan Tynan da en az Heidegger kadar zor anlaşılır yazıyordu ve üstelik bundan özel bir keyif de alıyor gibiydi. 

Neyse, kendimi zorlayarak da olsa çalışmayı okudum tabii. Sonunda Heidegger, Nietzsche ve Deleuze’un modernliğin eleştirilerinde çöl kavramını nasıl kullandıkları konusunda bir fikir sahibi olmuştum.

Nietzsche “Zerdüşt Böyle Buyurdu” çalışmasında “Çöl büyüyor, vah diyorum çölü olanlara,” diyerek modern zamanların aynı çöllerde olduğu gibi insana bir çoraklık, bir bitmişlik duygusu verdiğini ve bunun modern insanın felsefi durumu olduğunu söylüyordu. 

Yaşadığı dönemin dünyasına bakan Heidegger ise “Yaşanılan tahribat ve yıkım bizim için dünyanın, insanların ve yeryüzünün bir çöle dönüşmesi anlamına geliyor. Yani bu tahribat çağı varlığın yok olması demektir. Bu ise düşünülmesi bile çok zor olan bir şeydir,” diye yazıyordu.

Evet çölün o yalnız, boş ve sessiz hali filozofları modern yaşamın çöküntüsü ve tahribatı konusunu düşünmeye yöneltmiş görünüyor.

Slovoj Zizek de 2002 yılında “Welcome to the Desert of the Real” (Gerçeğin Çölüne Hoşgeldiniz) adlı çalışmasında bence Heidegger ekolünü sürdürmüş. O da çölün modern hayatın yıkılmışlığını ve tahribatını çağrıştırdığını söylüyor.

Çoraklıktan bahsedince elbette T.S. Eliot’ın “The Wasteland” şiirini ihmal etmek de olmaz. O da şiirini, çöl sembolünü modern yaşamın tahribatı ve bireyde yarattığı boşluk duygusuyla özdeşleştiren felsefenin etkisinde yazmıştır.

Filozof düşünürlerin çöl sembolünü böyle kullanarak ne yapmaya çalıştıklarını çok iyi anlıyor ve bunu bir yöntem olarak kabul de ediyorum. Ama çöl görüntülerine baktığımda bende doğan duygular boşluk ve hiçlik değil, tersine sakin bir güzellik ve yaratıcı düşünceye davet görüyorum.

Yani burada, aynı görünümden birbirine çok ters duyguların doğması gibi bir durum da var aslında. Bu, bazı semboller söz konusu olduğunda sık rastlanılabilen bir yorum farklılığı. 

Zizek bahsettiğim o çalışmasında Jean Baudrillard’ın “Simulacra and Simulation” adlı çalışmasından oldukça yararlanmıştır. Ben, çölü anlamak için Baudrillard’ın bu adı bile zor anlaşılır hayli zor çalışması yerine onun “America” adlı daha kolay anlaşılabilen çalışmasını önemsiyorum. 

Umarım sadece kolay anlaşılır olan kitapları okuduğumu düşünmezsiniz çünkü biraz önce yazdıklarımdan öyle bir hava sezilebilir. Aksine zor olanları okumak onlarla boğuşmak hoşuma gidiyor ama bir kitabı Heidegger gibi yazmaya çalışmanın pek de doğru olmayacağına inanıyorum.

Bazen yazarken tıpkı çölde olabildiği gibi içimi sakin bir boşluk hissi doldurduğundan ve o boşluk duygusu beni yeni yaratıcı fikirlerin peşine düşmeye teşvik ettiğinden, çölü sadece bu nedenle de olsa sevmeyi sürdüreceğim. 

Sanırım çöl sevgim, çocuk yaşlarımda Ankara’daki sinemalarda seyrettiğim, Türkiye’ye o dönemde beş-altı yıl gecikmeyle gelen, Amerikan kovboy filmlerini izlerken başlamış olmalı.

Film endüstrisi 1950’li yıllarda önemli bir teknik değişim yaşadı. Beyazperdede filmlerin görünümünde CinemaScope (sinemaskop) görüntü boyutuna geçildi. O zamana kadar filmlerin görünümünde akademi oranı denilen bir boyut uygulanıyordu. 

Fransız film eleştirmeni ve sinema teorisyeni Andre Bazin, Film Philosophy Journal dergisinde 1953’te yazdığı “Will CinemaScope Save Film Industry” (Sinemaskop Film Endüstrisini Kurtaracak mı?) başlıklı yazısında bu yeni teknolojinin sinemaya yeni anlatım imkanları getireceğini söylüyordu. 

CinemaScope görüntü özellikle beyazperdede manzara ve arka plan gibi yatay görüntülerin devasa muhteşemliği içinde perdeye aktarılmasına imkân veriyordu. 

Bu, bazı destanların anlatıldığı filmlere uygundu. Kovboy filmleri (Western) de CinemaScope ile çekilmeye o günlerde başladı. Western adından da anlaşılacağı gibi, bu filmler tabii ki daha çok Amerika’nın batı bölgelerinde geçiyordu. 

Amerika’nın batısı denilince özelikle çöl ortamını anlamak lazım. Bu yüzden dönemin kovboy filmlerinde arka planda genelde muhteşem çöl görüntüleri bulunurdu. Örneğin, “beyaz adamın” kafilesine saldırmak için ufuktan tozları kaldıra kaldıra yaklaşan Kızılderilileri görürken aynı zamanda çölün harika manzarasını da deneyimleme imkanınız olurdu. 

CinemaScope sayesinde beyazperdede geniş yatay görünümde yansıyan çöl manzarasında onun muhteşem vahşi güzelliğini görmek de mümkün oluyordu. Sanıyorum bu ve benzer görüntüler sayesinde daha çocuk yaşlarımdayken bende bir çöl sevgisi oluşmaya başladı. 

Ondan bir süre sonra ulaşabildiğim her film, her belgesel ve her TV dizisinde eğer çölle ilgili bir sahne varsa ona özellikle önem vermeye başladım. 

Yıllar içinde kovboy filmlerine ilgim azaldı. Kovboy filmleri dönemimden uzun yıllar sonra çöl sevgimi en çok tatmin eden ise “Breaking Bad” dizisidir. Bu diziyi baştan sona dört kez izlemiş olmamın dizide görülebilen New Mexico çölü manzaralarıyla ilgisi olmalı çünkü bir diziyi bu kadar fazla izlemenin başka bir anlamı olamaz. 

Bir sonraki sahnede nelerin konuşulacağını neredeyse ezbere bildiğim bu dizi çöl ortamı sayesinde benim için farklı anlamlara gelmişti.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.