Sevgili okurlar yıl 1975…
Beat Kuşağı’nın neredeyse kutsal kabul ettiği “Easy Rider” filmi 1969’da gösterime girmiş.
Gerçi “On the Road” (Yolda) adlı kült çalışmanın yazarı Jack Kerouac filmin gösterime girdiği yıl ölmüştü ama onun çalışmasındaki fikirler Beat Kuşağı ve hippiler tarafından toplumun her katmanına yayılıyordu.
San Francisco’da düzenlenen şiir okuma performansında doğaçlama caz temposunda okuduğu “Uluma” şiiriyle Allen Ginsberg, “Yolda” kitabıyla Jack Kerouac ve “Çıplak Şölen” çalışmasıyla William Burroughs Beat Kuşağı’nın ideolojik babalarıydılar.
Burroughs bu arada kendi beyin kimyasıyla denemeler yapmak için birçok madde kullanıyordu ve bunlar da dönemin Beat Kuşağı içinde çok popülerdi.
Bu arka planı bilmeden, 1975’te Amerika’nın hemen hemen tüm üniversitelerinin sosyal bilimler bölümlerinde Fransız teorik akım sevdasını başlatmış ünlü bir düşünürün neden çölde vakit geçirmeye ikna olduğunu anlayamazsınız.
O çöl gezisini düzenleyenler Kaliforniya’da bir üniversitede hoca olan Simeon Wade ve hayat arkadaşı Michael Stoneman’dı.
Özellikle Simeon Wade, LSD’nin insan beyni üzerine etkileri hakkında çalışmalar yapıyordu. O dönemde Amerika’da bu konu tartışılıyordu ve resmi kurumların bazıları da bu işe girişmişti.
Wade, Foucault’ya hayrandı. Onu bir deha olarak görüyor ve onun gibi beyin kapasitesi büyük bir düşünürün beyninin çöl ortamında LSD etkisiyle ne tepkiler vereceğini merak ediyordu.
Anlayacağınız Michel Foucault aslında o gün çöle bir deneyin konusu olarak gitmişti. Bu arka plandan sonra şimdi gelelim beni asıl ilgilendiren konuya.
Geziyi düzenleyenler yanlarında müzik sistemi de götürmüşlerdi ve Foucault’ya çölde müzik de dinleteceklerdi. Seçtikleri parçalar oldukça ilginçti.
Listede;
-Amerikan klasik müzik bestekarı Charles Ives’ın “Three Places in New England” adlı eseri,
-Richard Strauss’un “The Last Four Songs” adlı eseri,
-Stockhausen’ın “Kontakta” dahil bazı avangard parçaları yer alıyordu.
Bu liste bana uymuyor ama açıkça söylemek gerekirse bu, galiba klasik müzik tutkunlarının çölde dinleyebileceği güzel bir liste olmuş.
Ben ilk önce Charles Ives seçimini anlamakta biraz zorlandım. Bu bestekar gerçek Amerikan klasik müziğinin bestekarı olarak bilinir. Müziğini hayatın her alanından özelikle gelişmekte olan Amerikan şehirlerinin gündelik yaşamından aldığı sesler ile düzenlemişti ve atonal parçalarını o günlerde anlayarak dinleyebilmek oldukça zordu ama geleceği gören bir müzik devrimcisi olduğu kesindi.
Önemli bir bestekardı ama çöldeki Foucault üzerinde ne tür bir etkisi olabileceğini ilk önce anlamamıştım. Daha sonra bir yorumcunun, “Three Places in New England” üzerine söylediklerini okuyunca meseleyi anladım.
“Özelikle ilk parçası rüya gibi bir blues parçasını andırıyor,” denildiğini okuyunca bunun çöl ortamına çok da güzel uyum sağlayacağını gördüm.
Strauss’un parçaları -bir tanesi hariç- ölüm temasıyla ilgili olduklarından, düşünce hayatının tamamında ölüm konusuna özel ilgi göstermiş olan Foucault’ya çölün insana verdiği sonsuzluk duygusuyla ölümü nasıl düşündürebileceğini hatırladığımda bu parça da çok uygun geldi bana.
Eleştirmenler ise Stockhausen’ı elektronik müziğin ve bunun insan sesiyle uyumunun imkanlarını klasik müzikte ilk olarak deneyen devrimci bir bestekar olarak değerlendiriyorlar. Ben de bir ara “acaba çöle elektronik müzik daha mı uygun” diye araştırma yaptığımdan Foucault için bu seçimin de iyi olduğuna karar verdim.
Dediğim gibi güzel ve çöle uyan bir müzik listesi fakat tam anlamıyla bana uygun değil; ben yine cazda kalacağım. Ve aslında bir blues olan Ry Cooder’ın slide gitarıyla çalmış olduğu o muhteşem parçasını (feeling bad blues) inşallah bir gün çölde dinleyeceğim.